Düzen ile düzensizlik arasında: Evrenin ve insanın bitmeyen savaşı
Evrene baktığımızda ilk gördüğümüz şey düzen gibi görünür.
Gezegenler yörüngelerinde döner, mevsimler birbirini izler, gece gecenin ardından gelir, tohum toprağın altında çatlar ve zamanı geldiğinde bir ağaca dönüşür. Uzak bir galaksinin içinde milyarlarca yıldız, bizim zihnimizin kavrayamayacağı kadar büyük bir düzenin parçası olarak hareket eder.
Fakat biraz daha yakından baktığımızda başka bir şey görürüz.
Patlayan yıldızlar vardır. Çarpışan galaksiler. Yok olan canlı türleri. Depremler, fırtınalar, hastalıklar, rastlantılar, ölüm…
Ve bütün bunların ortasında insan.
Kendi içinde de aynı manzarayı taşıyan tuhaf bir canlı.
Bir tarafımız düzen ister. Güvenlik, alışkanlık, süreklilik, anlam…
Diğer tarafımız ise durmadan duvarlara çarpar. Değişmek, kaçmak, yıkmak, yeniden başlamak ister.
İnsan dediğimiz şey, içinde aynı anda hem bir kozmos hem de bir kaos taşıyan varlıktır.
Kaostan önce ne vardı?
Antik Yunanlıların kosmos dediği şey yalnızca “evren” değildi.
Kosmos; düzen, uyum, güzellik ve ölçü fikrini de taşıyordu. Hatta kelimenin kendisinde estetik bir anlam bile vardı. Dünya yalnızca var olan bir şey değil, aynı zamanda belli bir düzen içerisinde “güzel” görünen bir bütündü.
Karşısında ise khaos vardı.
Fakat kaosu bugün kullandığımız anlamıyla yalnızca “karmaşa” olarak düşünmek biraz yanıltıcıdır.
Kaos, düzenin karşısında duran basit bir düzensizlik değildir.
Daha çok, henüz biçim kazanmamış olanın karanlığıdır.
Bir heykeltıraşın karşısındaki mermer blok gibi.
Henüz heykel değildir.
Ama heykel olma ihtimalini taşır.
Bu yüzden kaos, kosmosun düşmanı değil; onun ham maddesidir.
Her düzen, içinde biraz kaos taşır
Nietzsche'nin meşhur cümlesini burada hatırlamamak mümkün değil:
“İnsanın içinde bir kaos olmalı ki dans eden bir yıldız doğurabilsin.”
Nietzsche'nin kaosu romantikleştirmesinin nedeni budur. Ona göre insanın bütün iç çatışmalarını susturması, kusursuz bir huzura ulaşması anlamına gelmez. Tam tersine, yaratıcı güç, çoğu zaman çatışmanın içerisinden çıkar.
Bir insanın bütün çelişkilerini ortadan kaldırdığınızda geriye ne kalır? Yalnızca uslu bir insan.
Ama yaratıcı insan? O biraz huzursuzdur. Biraz yaralı. Biraz taşkın. Kendisine bile yabancıdır. Van Gogh'un gökyüzünü neden o kadar hareketli çizdiğini düşünün. Yıldızlar gerçekten öyle görünmüyordu. Ama onun zihninde öyle dönüyorlardı.
Sanat dünyanın nasıl olduğunu değil, insanın dünyanın içinde nasıl yaşadığını gösterir.
Bu yüzden sanatın tarihi biraz da kaosun biçime dönüştürülmesinin tarihidir.
Her kaos da özgürlük değildir
Fakat burada başka bir tehlike başlar. Kaosu kutsamak da en az düzeni kutsamak kadar kolaydır. Modern insan zaman zaman bütün sınırları kaldırmayı özgürlük sanıyor. Kuralsızlık özgürlük değildir. Dağılmak özgürlük değildir. Her dürtünün peşinden gitmek özgürlük değildir. Çünkü insan yalnızca kendisini sınırlayan kurallardan değil, kendisini içeriden yöneten dürtülerden de özgürleşmek zorundadır. Freud'un insan zihnine getirdiği en büyük rahatsızlıklardan biri de buydu. İnsan kendisinin efendisi olduğunu sanıyordu. Sonra bilinçdışı geldi ve bu güzel hikâyeyi bozdu. İçimizde bizim adımıza karar veren, arzulayan, korkan, bastıran ve tekrar tekrar aynı yerlere götüren başka kuvvetler olduğunu öğrendik.
Demek ki içimizdeki savaş yalnızca “ben” ile “dünya” arasında değildir. İnsan kendi içinde bir iç savaş taşır.
Akıl başka yere gider.
Arzu başka yere.
Vicdan başka yere.
Korku başka yere.
Ve bütün bunların ortasında “ben” dediğimiz şey, sanki bir savaş meydanının ortasında duran geçici bir hükümet gibidir.
Her düzen biraz şiddet içerir
Düzen dediğimiz şeyin masum olduğunu düşünmek de kolay değildir. Çünkü düzen kurmak, çoğu zaman bazı ihtimalleri dışarıda bırakmak demektir. Bir toplum düzen kurar ve bunun için yasalar koyar. Bir şehir düzen kurar ve bunun için sınırlar çizer. Bir insan kendi hayatını düzenler ve bunun için bazı arzularından vazgeçer.
Her “evet”, başka bir şeye söylenmiş “hayır”dır.
Bu yüzden düzen yalnızca huzur değildir. Aynı zamanda seçimdir. Sınırdır. Disiplindir. Bazen de baskıdır.
Michel Foucault'nun modern toplum üzerine düşünürken gösterdiği şeylerden biri tam olarak buydu: Düzen yalnızca dışarıdan dayatılan kaba bir güç değildir. İnsan zamanla düzenin gözetimini kendi içine taşır. Bir süre sonra kimsenin sizi kontrol etmesine gerek kalmaz. Kendinizi siz kontrol edersiniz. En güçlü hapishanelerin bazılarında duvar bile yoktur.
Peki kaos?
Kaos da masum değildir. Kaos insanı özgürleştirebilir. Aynı zamanda parçalayabilir.
Bir ilişkiyi bitirebilir.
Bir hayatı dağıtabilir.
Bir zihni yorabilir.
Bir insanın kendisine kurduğu bütün anlamları bir gecede yerle bir edebilir.
İşte bu yüzden mesele kosmosu seçip kaosu yok etmek değildir. Çünkü bunu yapmaya çalıştığınız anda yaşamı da yok etmeye başlarsınız. Yaşamın kendisi zaten hareketten ibarettir.
Her şey değişir.
Her şey çözülür.
Her şey yeniden biçimlenir.
Her düzen bir gün bozulur.
Her kaosun içinden de yeni bir düzen doğar.
Her şeyin ortasında Herakleitos duruyor
Belki de bu meselenin en güzel cümlelerinden bazılarını iki bin beş yüz yıl önce Herakleitos söyledi:
“Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.”
Çünkü nehir değişmektedir. Ama daha önemlisi, nehir değiştiği için nehirdir. Akış durduğunda nehir artık nehir değildir. İnsan da biraz böyledir. Kendimizi sabit bir varlık gibi düşünmeyi seviyoruz.
“Ben buyum.”
“Ben böyle bir insanım.”
“Ben değişmem.”
Oysa bunların her biri küçük birer yanılsama olabilir. Çünkü insan, kendi üzerine sürekli yazı yazan bir metindir. Bugünkü “ben”, dünkü “ben” değildir. Yarının “ben”i ise henüz ortada yoktur. Kim olduğumuzdan çok, hangi yöne doğru değiştiğimiz önemlidir.
Kozmosun içindeki kaos, kaosun içindeki kozmos
Modern bilim de bize şaşırtıcı bir şey söylüyor. Evren, düşündüğümüz kadar mekanik ve kusursuz bir saat değildir. Karmaşık sistemlerde küçük değişimler büyük sonuçlara dönüşebilir. Kaos teorisinin bize gösterdiği şeylerden biri budur. Bir kelebeğin kanat çırpması meselesi aslında şiirsel bir metafordan fazlasını anlatır: Küçük nedenler, karmaşık sistemlerde büyük sonuçlar doğurabilir.
İnsan hayatı da böyle.
Bir telefon.
Bir karşılaşma.
Bir cümle.
Bir tren yolculuğu.
Bir gece verilmiş yanlış karar.
Sabah söylenmiş doğru bir söz.
Bazen hayatımızın bütün yönünü değiştirir.
İnsan geleceğini çoğu zaman büyük kararlarla değiştirdiğini sanır. Oysa hayatın büyük kırılmaları çoğu zaman küçük anların içinden çıkar. Bu yüzden kader dediğimiz şey, büyük bir plan olmaktan çok, küçük rastlantıların birbirine bağlanma biçimidir.
Jung'un gölgesi
Carl Gustav Jung'un “gölge” kavramı da burada başka bir kapı açar. İnsan yalnızca göstermek istediği kişiden oluşmaz. Sakladığı, bastırdığı, görmek istemediği tarafları da vardır.
Kıskançlık.
Öfke.
Arzu.
Korku.
İktidar isteği.
Yetersizlik duygusu.
Bazen de başkalarında nefret ettiğimiz ve kendimizde görmek istemediğimiz özellikler. İnsanın olgunlaşması, bu karanlık tarafları tamamen yok etmesi değildir. Onlarla karşılaşabilmesidir. Çünkü bastırılan şey ortadan kaybolmaz. Sadece karanlıkta yaşamaya devam eder. En beklemediğiniz anda kapıyı içeriden açar. Jung'un düşüncesiyle söylersek, insan kendi gölgesiyle yüzleşmeden bütünleşemez. İçimizdeki kosmosu kurmanın ilk şartı, içimizdeki kaosu inkâr etmemektir.
İnsan neden sürekli düzen arıyor?
Çünkü belirsizlik korkutucudur. İnsan bilinmeyenden hoşlanmaz. Bir isim koymak ister. Tanımlamak ister. Sınıflandırmak ister. “Bu nedir?” “Bu neden oldu?” “Bundan sonra ne olacak?” Bütün dinler, felsefeler, bilimler ve mitolojiler biraz da bu soruların etrafında dolaşmadı mı? İnsan gökyüzüne baktı ve hikâyeler yarattı. Yıldızları birleştirip takımyıldızlar yaptı. Ölüm karşısında mitler kurdu. Doğanın karşısında tanrılar yarattı. Belirsizliğin içine anlam yerleştirdi. Çünkü anlam, gerçeğin kendisinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şeydir.
Ama burada trajik bir paradoks var:
Düzen ararken gerçeği fazla düzenleyebiliriz.
Hayatı açıklamak isterken onu küçültebiliriz.
İnsanı tanımlamak isterken onu bir tanıma hapsedebiliriz.
Aşkı anlamaya çalışırken aşkı öldürebiliriz.
Mesele denge değil, dans etmektir
“Kozmos ve kaos arasında denge kurmak.” Güzel bir cümle. Ama yeterince doğru değil. Çünkü denge statik bir şeydir. Oysa yaşam statik değildir. Mesele denge değil, danstır. Düzen bir adım atar. Kaos karşılık verir. Düzen yeniden biçimlenir. Kaos yeniden ortaya çıkar. Ve hayat devam eder. Tıpkı müzikte olduğu gibi. Müziği yalnızca notalar oluşturmaz. Sessizlikler de oluşturur. Tabloyu yalnızca boyalar oluşturmaz. Boşluklar da oluşturur. Şiiri yalnızca sözcükler oluşturmaz. Söylenmeyenler de oluşturur.
Evren de böyledir.
Yalnızca var olanlardan değil, yokluklardan, boşluklardan, kırılmalardan ve ihtimallerden oluşur.
Ve insan...
Bütün mesele burada düğümleniyor. Biz evrenin dışından ona bakan varlıklar değiliz. Evrenin içinden çıkmışız. İçimizde taşıdığımız kaos, dışarıdaki evrenin kaosundan bütünüyle farklı olmayabilir. Kalbimizin çarpıntısı ile yıldızların hareketi arasında doğrudan bir benzerlik kurmak bilimsel olarak anlamsız olabilir. Ama felsefi olarak düşündüğümüzde tuhaf bir yakınlık vardır: İkimiz de hareket ediyoruz. İkimiz de değişiyoruz. İkimiz de çözülüyoruz. İkimiz de yeniden biçimleniyoruz. Ve ikimiz de kendi düzenimizi kurarken, bir sonraki kaosun tohumlarını içimizde taşıyoruz.
İnsanın trajedisi budur.
Kendine bir ev kurar ve sonra o evin duvarlarına çarpmaya başlar.
Düzen kurar. Sonra o düzenin içinde sıkışır. Kaostan kaçar. Sonra kaossuz yaşayamadığını fark eder. Tam kendisini bulduğunu düşündüğü anda başka bir “ben” ortaya çıkar. Ve savaş yeniden başlar.
Son söz: Evren susmuyor
Evrenin bize verdiği en büyük ders, düzenin sonunda kaosu yenmesi değildir. Hiçbir taraf kazanmayacaktır. Çünkü kosmos ve kaos birbirinin düşmanı değil, birbirinin koşuludur. Yıldızların görünmesi için karanlık gerekir. Bir ağacın büyümesi için tohumun önce toprağın karanlığında parçalanması gerekir. Bir sanatçının yeni bir şey yaratabilmesi için eski biçimlerin biraz bozulması gerekir. Bir insanın değişebilmesi için de kendi kurduğu düzenin çatlaması gerekir. Bu yüzden hayatımızdaki bütün kırılmaları yalnızca felaket olarak görmemek gerekir.
Bazıları gerçekten felakettir.
Ama bazıları da eski hayatımızın artık bize dar geldiğini haber verir.
Belki kaos kapıyı çaldığında hemen onu kovmamalıyız.
Biraz dinlemeliyiz.
Çünkü bazen yıkıldığını sandığımız şey, aslında bizi içeride tutan duvarın kendisidir. İnsanın bütün hikâyesi, şu iki kuvvetin arasında geçer:
Bir yanımız dünyayı anlamlı ve düzenli bir yere çevirmek ister.
Diğer yanımız ise o düzenin içinde ölmemek için her şeyi yeniden bozmak ister.
Kosmos bizi ayakta tutar.
Kaos bizi değiştirir.
Biri bize bir yuva verir.
Diğeri o yuvanın duvarlarını sorgulatır.
Hayat dediğimiz şey, bu ikisinden birini seçmek değil; yıkılırken bile yeniden biçim bulabilen bir varlık olmayı öğrenmektir.
Çünkü evrenin en büyük sırrı düzenin kaosu yenmesi değildir.
Asıl sır şu: Kaos, her seferinde biraz daha güzel bir düzen doğurmak için gelir.
Ve insan, kendi içinde bunu fark ettiği gün, savaşın tarafı değil; dansın kendisi olur.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın