Aynı Hakikate Bakan İki Pencere: Mevlânâ ve Sadreddin Konevî

Aynı Hakikate Bakan İki Pencere: Mevlânâ ve Sadreddin Konevî
1 Beğen
0 Yorum


Konya'da aşk ile metafizik neden aynı dili konuşmadı?

Bazen bir sohbet, bilmediğiniz bir dünyanın kapısını açar

Geçtiğimiz günlerde, yazılarımı okuyarak değerlendiren ve kıymetli yorumlarıyla düşüncelerimi derinleştiren sevgili dostum Av. Osman Azak ile uzun bir sohbetimiz oldu.
Türk filozofları ve düşünce tarihimiz üzerine sürdürdüğüm bir araştırmadan söz ettim. Felsefe, düşünce tarihi ve farklı düşünürler arasındaki karşılaştırmalarda mümkün olduğunca doğru ifadeler kullanabilmek için kitaplardan araştırma tezlerine, internet kaynaklarından yapay zekâya ve en önemlisi farklı bakış açıları sunan dost sohbetlerine kadar ulaşabildiğim kaynaklardan yararlanmaya çalışıyorum.
Osman, araştırmamı dinledikten sonra Mevlânâ bölümüne geldi ve tek bir cümle söyledi:
“Mevlânâ'dan bahsedeceksen, aynı dönemde yaşamış Sadreddin Konevî'den bahsetmemen konu anlatımı açısından eksik kalacaktır.”
İşte bazen bir araştırma böyle başlıyor.
Daha önce adını duymadığım Sadreddin Konevî...
İlk tepkim merak oldu. Hemen internete sordum. Ardından Diyanet Vakfı'nın İslâm Ansiklopedisi'ne, kitaplara, makalelere ve ulaşabildiğim başka kaynaklara yöneldim.
Sonra fark ettim ki, aslında yalnızca bir düşünürü araştırmıyordum.
Bir kapı açılmıştı.
O kapının ardında 13. yüzyıl Anadolu'sunun düşünce dünyası, Mevlânâ'nın çevresinde şekillenen entelektüel ilişkiler ve tasavvuf ile felsefenin birbirine temas ettiği çok daha derin bir alan vardı.
Her yeni bilgi başka bir soruya, her soru başka bir isme götürdü.
Sadreddin Konevî'nin dünyasına girdikçe Mevlânâ'ya da yalnızca şiirlerinin ve güzel sözlerinin penceresinden bakmanın ne kadar eksik kalabileceğini düşünmeye başladım. Bu vesileyle beni böyle bir araştırma yolculuğuna çıkaran sevgili Osman Azak'a teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Türk filozofları ve düşünce tarihimiz üzerine hazırladığım daha kapsamlı çalışma hâlâ devam ediyor. Fakat bu kez araştırmanın tamamlanmasını beklemek istemedim.
Çünkü bazen öğrendiğiniz bir şeyi paylaşmak için bütün yolculuğun bitmesini beklemeniz gerekmez.
Bazen yalnızca açılan kapıdan içeri bakmak yeterlidir.
Şimdi sizi, 13. yüzyıl Anadolu'sunun iki büyük düşünürünün dünyasına davet etmek istiyorum:
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Sadreddin Konevî.
Biri daha çok şiirleri ve aşk diliyle tanındı; diğeri felsefe ile tasavvufun kesiştiği yerde, varlığın ve bilginin meselelerini kavramsal bir dille ele aldı.
Aynı çağın, aynı şehrin ve aynı düşünsel iklimin içinde yaşayan bu iki isme birlikte baktığımızda karşımıza yalnızca iki ayrı düşünür değil, Anadolu'nun düşünce tarihine açılan iki farklı pencere çıkıyor.
 
Aynı şehirde iki farklı dil
13. yüzyıl Konya'sını düşündüğümüzde zihnimizde çoğu zaman tek bir görüntü belirir: Dönen semazenler, ney sesi, Mevlânâ'nın şiirleri ve insanı kendi içine çağıran büyük aşk dili.
Oysa aynı Konya'nın başka bir yüzü daha vardı.
Orada yalnızca aşk konuşulmuyor; varlığın ne olduğu, Tanrı ile âlem arasındaki ilişkinin nasıl anlaşılması gerektiği, insanın hakikatinin nerede bulunduğu ve bilginin mümkün olup olmadığı üzerine yoğun tartışmalar yürütülüyordu.
Bu dünyanın en önemli isimlerinden biri Sadreddin Konevî idi.
Mevlânâ ile Konevî aynı yüzyılda yaşadılar, aynı şehirde bulundular ve birbirlerini yakından tanıdılar. Aralarında başlangıçta bir mesafe olduğu, fakat zaman içinde bunun güçlü bir karşılıklı saygıya dönüştüğü aktarılır.

Hatta Mevlânâ'nın cenaze namazını Konevî'nin kıldırmasını vasiyet ettiği yönünde rivayetler vardır.
Hikâyeyi ilginç kılan da tam olarak burasıdır:
Birbirlerine benzedikleri için değil, farklı oldukları hâlde aynı hakikatin çevresinde buluşabildikleri için yakınlaştılar.
 
Önce Konevî'yi Mevlânâ'nın gölgesinden çıkarmak gerekir
Sadreddin Konevî bugün Mevlânâ kadar tanınmıyor. Fakat İslâm düşüncesi açısından bakıldığında bu durum yanıltıcı olabilir.
Konevî, Muhyiddin İbnü'l-Arabî'den sonra vahdet-i vücûd düşüncesinin en önemli temsilcilerinden biri kabul edilir. İbnü'l-Arabî'nin metafizik mirasının sistematik biçimde işlenmesinde ve sonraki kuşaklara aktarılmasında önemli bir rol üstlenmiştir.
En önemli eserlerinden biri olan Miftâhu'l-Gayb, nazarî tasavvufun sonraki gelişiminde etkili olmuş ve üzerine çok sayıda şerh yazılmıştır.
Konevî'nin temel sorularından biri şudur: Varlık nedir?
Bunun hemen arkasından başka bir soru gelir: İnsan, varlığı ve Mutlak Varlık'ı ne ölçüde bilebilir?
Konevî'nin düşüncesini anlamak için bazı temel kavramları bilmek gerekir.

Vücûd — Varlık

“Vücûd” varlık demektir.
Konevî'nin düşüncesinde gerçek ve mutlak anlamda varlık Allah'a aittir. Yaratılmışların varlığı ise bağımsız ve mutlak değildir; Allah'ın varlığına bağlıdır.
Bunu kabaca bir ışık benzetmesiyle düşünebiliriz: Güneş kendi ışığını üretir; ay ise ışığını güneşten alır. Ayın ışığı gerçektir ama kendinden değildir.
Tecellî — İlâhî hakikatin görünmesi
“Tecellî”, ortaya çıkma veya görünme anlamına gelir.
Tasavvuf düşüncesinde Allah'ın isim ve sıfatlarının varlık âleminde görünür hâle gelmesini ifade eder.
Merhamet, bağışlama, bilgi, kudret gibi ilâhî sıfatların dünyadaki izlerini bu çerçevede düşünmek mümkündür.
Dolayısıyla varlığa yalnızca “Ne var?” diye değil,
“Burada hangi ilâhî anlam görünür hâle geliyor?”
diye de bakılır.
A'yân-ı sâbite — Sabit hakikatler
Konevî ve İbnü'l-Arabî geleneğinde a'yân-ı sâbite, yaratılmışların Allah'ın ilmindeki mümkün varlık hakikatlerini ifade eder.
Bunu fiziksel olarak henüz ortaya çıkmamış bir şeyin ilâhî ilimdeki hakikati gibi düşünmek mümkündür.
Burada önemli olan, a'yân-ı sâbitenin Allah'tan bağımsız varlıklar olmadığını unutmamaktır.
İmkân — Mümkün olma
“İmkân”, bir şeyin var da olabileceği, yok da olabileceği anlamına gelir.
Klasik İslâm metafiziğindeki ayrımla:
Allah → Vâcibü'l-vücûd: Varlığı zorunlu olan.
Yaratılmışlar → Mümkinü'l-vücûd: Varlığı kendisinden zorunlu olmayan.
Bu ayrım Konevî'nin metafizik düşüncesinin temel taşlarından biridir.

Zât ve Sıfat

“Zât”, bir şeyin kendisini, özünü ifade eder. Allah hakkında kullanıldığında Allah'ın kendisine işaret eder.
İnsan aklı Allah'ın isim ve sıfatları hakkında konuşabilir; ancak ilâhî Zât'ın kendisini bütünüyle kuşatamaz.
Sıfat ise ilim, kudret, irade, hayat gibi nitelikleri ifade eder.
Bu ayrım, Allah'ın birbirinden bağımsız parçalardan oluştuğu anlamına gelmez. İnsan zihninin ilâhî hakikat hakkında konuşabilmesi için yaptığı kavramsal bir ayrımdır.
İnsan-ı kâmil — Olgun insan
Ve bütün bu kavramlar arasında Mevlânâ ile Konevî'yi birbirine yaklaştıran en önemli kavramlardan biri insan-ı kâmildir.
Konevî'nin düşüncesinde insan-ı kâmil, ilâhî isim ve sıfatların en kapsamlı şekilde tecellî ettiği varlık olarak düşünülür. İnsan, varlığın hakikatini yansıtan bir ayna hâline gelebilir.
Mevlânâ'da ise bu düşünce çok daha şiirsel ve yaşantısal bir biçim kazanır.
İnsan-ı kâmil; nefsini aşan, benliğinin esaretinden kurtulan, sevgiyle dönüşen ve hakikate yaklaşan insandır.
Burada iki düşünür arasındaki temel fark da görünür hâle gelir:
Konevî bunu metafizik bir sistem içinde açıklar.
Mevlânâ ise insanın yaşayacağı bir dönüşüm olarak anlatır.
 
Mevlânâ aynı soruyu başka bir yerden soruyordu
Mevlânâ'nın temel sorusu da aslında Konevî'nin sorusundan çok uzak değildir:
İnsan, kendisini varlığın hakikatinden ayıran perdeyi nasıl kaldırabilir?
Fakat yöntemi farklıdır.
Konevî'nin kavramlarla yaptığı şeyi Mevlânâ çoğu zaman hikâyelerle, sembollerle, şiirle, aşk diliyle ve semâ ile anlatır. İnsanın Tanrı'dan kopmuşluk hissini teorik bir problem hâline getirmek yerine onu ayrılık olarak anlatır. İnsanın dönüşümünü metafizik mertebelerle açıklamak yerine onu hamlıktan pişmeye, pişmekten yanmaya doğru götürür. Bu yüzden Mevlânâ'da aşk yalnızca bir duygu değildir. Aşk, insanın kendisinden çıkmasını sağlayan bir dönüşüm kuvvetidir.
Konevî'nin metninde hakikatin yapısını anlamaya çalışırız. Mevlânâ'nın şiirinde ise o hakikatin insanda neye dönüştüğünü hissederiz. Belki de aralarındaki farkı en basit şekilde şöyle söyleyebiliriz:
Konevî “Anla.” der gibidir.
Mevlânâ “Dönüş.” der gibidir.
 
Peki neden başlangıçta mesafeli kaldılar?
Burada dikkatli olmak gerekiyor. Tarihsel kaynaklarda Mevlânâ ile Konevî'nin kapsamlı bir felsefî çatışma yaşadığına dair kesin ve ayrıntılı bir kayıt bulunmuyor. Buna karşılık bazı geleneksel kaynaklarda Konevî'nin başlangıçta Mevlânâ'ya mesafeli olduğu ve özellikle semâ konusunda tereddüt taşıdığı aktarılır. Bu ayrıntı küçük görünse de iki düşünür arasındaki yaklaşım farkını anlamak açısından oldukça anlamlıdır. Çünkü mesele yalnızca müzik ya da dönmek değildi.
Asıl soru şuydu: Hakikate ulaşmak için insan kendisini ne kadar bırakabilir?
Konevî'nin dünyasında disiplin, bilgi, kavramsal ayrım ve metafizik idrak önemlidir. Mevlânâ'nın dünyasında ise insanın bazen kavramların sınırlarını aşması gerekir. Biri hakikate doğru bilginin disiplininden ilerler. Diğeri aşkın tecrübesinden geçerek hakikate yaklaşır. Bu nedenle aralarındaki farkı “akıl ve kalp” gibi fazla basit bir karşıtlığa indirgemek doğru olmaz.
Asıl ayrım daha inceliklidir: Hakikati hangi dille ifade edeceğimiz.
 
Birbirlerini değiştirmeden birbirlerini kabul etmek
Konevî'nin zaman içinde Mevlânâ'ya büyük bir saygı geliştirdiği yönünde geleneksel kaynaklarda çeşitli anlatılar bulunur. Bu ilişkinin en güçlü sembollerinden biri ise Mevlânâ'nın ölümünden sonra cenaze namazını Konevî'nin kıldırdığına dair rivayettir. Bu ayrıntı tarihsel bir olaydan çok daha fazlasını anlatıyor olabilir.
Çünkü hikâyenin sonu “Konevî Mevlânâ'yı ikna etti” ya da “Mevlânâ Konevî'yi değiştirdi” değildir.
Daha incelikli bir şey vardır: Birbirlerini değiştirmeden birbirlerini kabul ettiler.
Belki de farklı düşünceler arasındaki en olgun ilişki biçimi budur.
 
Hakikat nerede aranmalı?
İki düşünürü yan yana koyduğumuzda fark daha belirginleşiyor.
Mevlânâ için hakikat İnsanın iç dönüşümünde görünür. İnsan kendi benliğinden sıyrıldıkça hakikate yaklaşır. Bu nedenle aşk merkezi bir kavramdır. Mevlânâ için insanın problemi yalnızca bilgisizlik değildir.
Benliktir.
İnsan çok şey bilebilir ama yine de nefsinin esiri olabilir. Bu yüzden bilgi tek başına yeterli değildir.
Konevî için hakikat Varlığın kendisinde ve varlığın düzenindedir. Tanrı-âlem ilişkisini, zorunlu ve mümkün varlık arasındaki ayrımı, tecellîyi ve insanın bu yapı içindeki yerini anlamak gerekir. Dolayısıyla Konevî'nin düşüncesinde:Bilmek, varlığın düzenini kavramaktır. Mevlânâ'da ise: Bilmek, dönüşmeden tamamlanmış sayılmaz.
 
Birinin medresesi, diğerinin meydanı

İki düşünür arasındaki fark, hitap ettikleri çevrede de görülür.
Konevî'nin çevresinde âlimler, medrese mensupları ve metafizik meselelerle ilgilenen entelektüeller bulunur. Düşüncesi sonraki yüzyıllarda Ekberî-Konevî geleneğinin oluşumunda önemli rol oynar. Mevlânâ'nın çevresi ise çok daha geniştir. Âlimler, dervişler, esnaf, yoksullar, saray çevresinden insanlar ve farklı sosyal kesimlerden insanlar onun etrafında toplanabilir. Bu yüzden Mevlânâ'nın dili teorik bir çevrenin dışına çıkarak çok daha geniş bir insan topluluğuna ulaşır. Konevî'nin bir metnini anlamak için belirli bir felsefî altyapı gerekir. Mevlânâ'nın bir hikâyesi ise çoğu zaman felsefe eğitimi olmayan bir insanda bile karşılık bulabilir. Bu, birinin diğerinden üstün olduğunu göstermez.
Sadece aynı sorunun farklı kapılardan içeri alınmasıdır.
 
İkisi de yalnızca “mistik” değildi
Mevlânâ'yı yalnızca şiir yazan bir aşk şairine indirgemek ne kadar yanlışsa, Konevî'yi yalnızca kuru bir metafizikçiye indirgemek de o kadar yanlış olur. Mevlânâ'nın şiirinin altında ciddi bir İslâmî ilim ve düşünce altyapısı vardır. Konevî'nin metafiziğinin altında ise yoğun bir tasavvufî tecrübe bulunur.
Dolayısıyla mesele basitçe: Akla karşı kalp değildir. Daha çok, aynı hakikatin hangi dilde ve hangi deneyim üzerinden ifade edileceği meselesidir.
 
Biri haritayı çiziyor, diğeri yolda yürüyor
Belki bu iki düşünür arasındaki farkı en iyi burada görebiliriz. Konevî'nin metinleri bize hakikatin mantığını verir. Mevlânâ'nın şiirleri ise hakikatin tecrübesini hissettirir.
Konevî, varlığın birliğini nasıl düşünmemiz gerektiğini sorar.
Mevlânâ, o birlik fikrinin insan hayatında nasıl yaşanabileceğini gösterir.
Konevî'nin metafiziği zihne seslenir.
Mevlânâ'nın şiiri zihnin yanında kalbi de harekete geçirir.
Bu nedenle biri diğerinden daha “derin” değildir.
Çünkü derinlik bazen düşüncede, bazen tecrübede ortaya çıkar.
Ve belki tam da bu yüzden onları karşı karşıya koymak yerine yan yana okumak gerekir.
 
13. yüzyıl Konya'sından bugüne kalan


13. yüzyıl Konya'sına bugün yeniden baktığımızda, karşımıza yalnızca geçmişte yaşamış iki düşünür çıkmıyor.
Kendini, bilgiyi, aşkı, hakikati ve insan olmayı anlamaya çalışan iki büyük zihin çıkıyor.
Bugün hâlâ aynı soruların etrafında dolaşıyoruz:
Ben kimim?
Bilmek ne demektir?
Hakikat nerede başlar?
İnsan kendisini nasıl aşar?
Ve bütün bunların içinde aşkın yeri nedir?
Mevlânâ başka bir dille, Konevî başka bir derinlikle bu soruların peşinden yürüdü.
Belki onları bugün hâlâ konuşuyor olmamızın nedeni bütün cevapları vermiş olmaları değil; insanı soru sormaya devam ettirecek kadar büyük bir düşünce alanı bırakmış olmalarıdır.
Ve bence Konya'nın bize bıraktığı en güzel derslerden biri de burada:
Aynı hakikate bakan insanların aynı şeyi söylemeleri gerekmez.
 
Son Söz: Bir kapı daha aralanırken
Bu araştırmaya başladığımda Mevlânâ hakkında bildiklerimi yeniden düşünmek gibi bir niyetim yoktu. Sadece Türk düşünce tarihine dair sürdürdüğüm çalışmanın bir parçasını tamamlamaya çalışıyordum.
Sonra bir sohbet sırasında Sadreddin Konevî'nin adı geçti.
Bir isim, bir meraka dönüştü.
Merak, araştırmaya.
Araştırma ise daha büyük bir düşünce dünyasının kapısını açtı.
Konevî'yi tanımaya başladıkça Mevlânâ'ya da başka bir gözle bakmaya başladım. Mevlânâ'nın şiirlerindeki aşkın, yalnızca güzel sözlerden ibaret olmadığını; arkasında varlık, bilgi, insan ve hakikat üzerine yüzyıllar boyunca tartışılmış derin bir düşünce geleneğinin bulunduğunu daha iyi gördüm.
Bu yazının benim için asıl anlamı da burada.
Bir düşünürü tanımak bazen başka bir düşünürü yeniden keşfetmektir.
Osman'ın o gün söylediği tek bir cümleyle açılan kapıdan içeri girdim. Karşıma yalnızca Sadreddin Konevî çıkmadı; onunla birlikte Mevlânâ'ya, tasavvufa, felsefeye ve Anadolu'nun çok daha derin düşünce tarihine başka gözlerle bakmaya başladım.
Araştırma hâlâ devam ediyor.
Belki bu yazı da o yolculuğun yalnızca küçük bir durağı.
Ama bazı araştırmalar vardır; bir sonuca ulaşmaktan çok, bakışınızı değiştirir.
Bazı kapılar da bir kez açıldığında, artık dünyaya eskisi gibi bakamazsınız.
Benim için Sadreddin Konevî'nin kapısı böyle bir kapı oldu.
Şimdi o kapıyı biraz da sizin için aralık bırakıyorum.
Siz de içeri baktığınızda, yüzyıllar önce söylenmiş bazı sözlerin aslında bugün hâlâ bize ait olduğunu fark edersiniz.
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın