Aşkın en zor sınavı, sevdiğin insanın sana ait olmadığını kabul etmektir.
“Seni seviyorum” ile “benimsin” arasındaki mesafe, sandığımızdan çok daha kısadır.
Birini sevdiğimizde onun hayatında özel bir yere sahip olmak isteriz. Bizi seçsin, bizi özlesin, bizi merak etsin, bize ihtiyaç duysun isteriz. Bir süre sonra ise bu istekler fark edilmeden başka bir şeye dönüşebilir: Onun hayatı üzerinde söz sahibi olma arzusuna.
Kiminle görüştüğünü bilmek isteriz.
Nereye gittiğini merak ederiz.
Kimlerin ona yakın olduğunu takip ederiz.
Bize ayırdığı zamanı ölçmeye başlarız.
Ve bütün bunları çoğu zaman tek bir cümleyle meşrulaştırırız: “Çünkü onu seviyorum.”
Oysa belki de asıl soru şudur: Sevdiğimiz için mi sahip olmak istiyoruz, yoksa sahip olmak istediğimiz için mi sevgimize bu kadar anlam yüklüyoruz?
Ben sevdiğim kişinin özgür olmasını isterim.
Benden bile.
Çünkü benimle birlikte olmasının anlamlı olabilmesi için, benimle olmak zorunda olmaması gerekir.
Aşk mı, sahip olmak mı?
İnsanın sevdiğini sahiplenme arzusu yeni değil.
Mitolojinin en eski hikâyelerinde, şiirlerde, romanlarda ve bugün kurduğumuz ilişkilerde aynı korkunun farklı biçimlerini görüyoruz: “Seni kaybetmek istemiyorum.” Bu cümlede elbette sevgi vardır. Ancak yalnızca sevgi yoktur. Kaybetme korkusu da vardır. İnsan, kaybetmekten korktuğu şeyi kontrol etmeye başladığında ise aşk ile sahip olma arasındaki sınır silikleşir.
Yunan mitolojisindeki Orpheus ve Eurydike hikâyesi bu açıdan oldukça çarpıcıdır.
Orpheus, ölüler dünyasına girerek Eurydike'yi geri almak ister. Ona bir şart koşulur: Arkasına dönüp sevdiği kadına bakmayacaktır. Eurydike onun arkasından gelecektir; fakat Orpheus ona güvenmek zorundadır.
Ama Orpheus dayanamaz.
Döner.
Ve Eurydike'yi ikinci kez kaybeder.
Bu hikâyeyi yalnızca bir aşk trajedisi olarak okuyabiliriz. Fakat başka bir soru da sorabiliriz:
Sevdiğimiz insanın gerçekten bizimle olduğundan emin olmak için kaç kez arkamıza dönüyoruz?
“Beni hâlâ seviyor musun?”
“Kimle konuşuyorsun?”
“Neden bana eskisi kadar yazmıyorsun?”
“Beni gerçekten istiyor musun?”
Bazen insanın sürekli görmek, bilmek ve kontrol etmek istemesinin altında sevgi değil, belirsizliğe tahammül edememek vardır.
Çünkü sevdiğimiz insanın özgür olduğunu kabul etmek, onun bizim seçmediğimiz ihtimallere de sahip olduğunu kabul etmektir.
Ve aşkın en zor taraflarından biri budur:
Sevdiğin insanın hayatında bir ihtimal olarak kalmayı kabul etmek.
Bir insanı sevmek, onun üzerinde hak sahibi olmak değildir
İlişkilerde “hak” duygusu çok kolay ortaya çıkıyor.
“Ben onun sevgilisiyim.”
“Bana bunu yapamaz.”
“Benden habersiz böyle davranamaz.”
Bu cümlelerin bazıları gerçekten sağlıklı sınırların ifadesidir. İlişkinin içinde sadakat, dürüstlük ve karşılıklı sorumluluk vardır. Özgürlük, verilen sözleri yok saymak anlamına gelmez. Fakat başka bir noktada hak duygusu, mülkiyet duygusuna dönüşebilir. Sevgili olmak, diğer insanın hayatının sahibi olmak değildir. Onun arkadaşlarını seçme hakkını, yalnız kalma ihtiyacını, kendi dünyasını, kendi düşüncelerini ve kendi seçimlerini ortadan kaldırmaz. Çünkü bir ilişki iki insanın birbirine sahip olması değil, iki özgür insanın birbirleriyle bir hayat kurmayı seçmesidir.
Aradaki fark çok büyüktür. Sahiplikte güvence aranır. Sevgide ise seçim. Sahiplik, “Beni bırakamazsın.” der. Sevgi, “Gitmekte özgürsün; ama kalmanı isterim.” diyebilir. İkinci cümle daha acı vericidir. Ama aynı zamanda daha gerçektir.
Kıskançlık bize ne söylüyor?
Kıskançlığı bütünüyle kötü bir duygu olarak görmek de kolaycılık olur. Kıskançlık bazen ilişkinin içinde gerçekten bir sorun olduğunu haber verir. Bazen de insanın kendi geçmişinden, güvensizliklerinden veya kaybetme korkusundan beslenir.
Bu yüzden kıskandığımızda ilk sorumuz: “O neden böyle davranıyor?” olmamalı.
Belki önce şunu sormalıyız: “Ben neden bu kadar korkuyorum?” Çünkü kıskançlık bazen karşıdakinin yaptığı şeyden çok, bizim kendimiz hakkında inandığımız bir şeyle ilgilidir.
“Ya benden daha iyisini bulursa?”
“Ya artık beni istemezse?”
“Ya benim yerime başkasını koyarsa?”
Bunların altında çoğu zaman sevginin kendisinden daha eski bir korku vardır: “Ya yeterli değilsem?”
İşte burada duygusal olgunluk devreye girer. Kıskançlığı bastırmak değil; onun ne söylediğini anlamak. Karşı tarafı kontrol etmek yerine kendi korkusuna bakabilmek. Ve gerektiğinde şu ayrımı yapabilmek: Ben gerçekten bir sınırın ihlal edildiği için mi incindim, yoksa kaybetme ihtimaline dayanamadığım için mi? Bu ayrım yapılmadan verilen her tepki, sevgiyi korumaya çalışırken ilişkiyi boğabilir.
Mevlânâ'nın aynasında aşk
Mevlânâ'nın aşk anlayışı bu meseleye bambaşka bir kapı açar.
Onun dünyasında aşk yalnızca iki insan arasındaki duygusal yakınlık değildir. Aşk, insanın kendi benliğini dönüştüren bir deneyimdir.
Bu nedenle aşkı yalnızca “Ben ne hissediyorum?” sorusuyla anlamak mümkün değildir.
Daha zor bir soru vardır: “Bu aşk beni nasıl bir insana dönüştürüyor?”
Eğer sevdiğim insan beni daha cömert, daha anlayışlı, daha sabırlı ve daha açık bir insan yapıyorsa aşkın dönüştürücü tarafıyla karşılaşmışımdır. Ama beni sürekli denetleyen, hesap soran, korkan, kıyaslayan ve sahip olmaya çalışan birine dönüştürüyorsa, belki de sevginin içine kendi nefsimi karıştırıyorumdur.
Çünkü insan bazen sevdiğini değil, sevdiği insanın kendisine verdiği duyguyu sever.
Sevilmek hoşumuza gider.
Özlenmek hoşumuza gider.
İhtiyaç duyulmak hoşumuza gider.
Birinin hayatında vazgeçilmez olmak, içimizdeki bazı boşlukları doldurur.
Fakat burada çok zor bir soru belirir: Ben seni mi seviyorum, yoksa senin beni sevmeni mi seviyorum?
Bu sorunun cevabı insanı rahatsız eder.
Çünkü eğer benim mutluluğum senin bana duyduğun ihtiyaçla doğru orantılıysa, ben seni özgür bir insan olarak değil, kendi değerimi doğrulayan bir kaynak olarak görmeye başlamış olabilirim.
O zaman senin gitmenden korktuğum kadar, senin bana artık ihtiyaç duymamandan da korkarım.
Ve bu noktada aşk, fark edilmeden mülkiyete dönüşür.
Mevlânâ'nın aşk düşüncesinin asıl sarsıcı tarafı da burada belirir: İnsan, sevgi içinde kendisini büyütmek yerine kendisini aşmaya çağrılır.
Aşkın meselesi “Ben ne elde edeceğim?” değil,
“Ben neyimden vazgeçebileceğim?” sorusudur.
Sevdiğin insanı gerçekten sevmek, onu kendine bağlamaktan önce onun senden bağımsız bir varlık olduğunu kabul etmektir. Onu kendi eksikliğinin ilacı yapmamaktır. Onun sevgisini kendi değerinin kanıtı hâline getirmemektir. Ve en önemlisi, onun özgürlüğünü kendi sevgisinin bedeli olarak görmemektir.
Leylâ ile Mecnun: Kavuşmanın ötesindeki aşk
Leylâ ile Mecnun'un yüzyıllardır anlatılmasının nedeni yalnızca kavuşamayan iki sevgilinin hikâyesi olması değildir.
Bu hikâye, aşkın zamanla nesnesini aşabileceğini gösteren güçlü bir anlatıdır.
Mecnun'un yolculuğu Leylâ'yı elde etmekten başlayıp, Leylâ'nın kendisinde açılan daha büyük bir hakikate doğru ilerler.
Tasavvuf geleneği de bu hikâyeyi zamanla dünyevî aşktan ilahî aşka uzanan bir dönüşüm olarak yorumlar.
Burada önemli olan şudur: Aşkın başlangıcında “seni istiyorum” vardır.
Fakat aşk derinleştikçe insanın sorusu değişir: “Seni nasıl kendime ait kılarım?” yerine,
“Seni severken sana nasıl zarar vermem?” demeye başlar.
Aşkın işareti budur. Çünkü aşk, sevdiğini elde etmekten çok, sevdiğinin varlığına saygı gösterebilme sanatına dönüşür.
Rilke ve iki insanın yalnızlığı
Rainer Maria Rilke'nin aşk üzerine düşüncelerinde insanın sevdiği kişiyle bütünleşmek yerine, iki ayrı insan olarak kalabilmesinin önemi dikkat çeker.
Bu düşünce modern ilişkiler için hâlâ çok değerlidir. Çünkü bize yıllarca aşkın iki insanı “bir” yaptığı söylendi. Oysa belki de iyi bir ilişki iki insanı tek bir kişiye dönüştürmez. Tam tersine, iki ayrı insanın ayrı kalabilmesine rağmen yakın olabilmesini sağlar.
Senin benden ayrı arkadaşların olabilir.
Benim senden ayrı hayallerim olabilir.
Sen bazen yalnız kalmak isteyebilirsin.
Ben bazen kendi dünyama çekilebilirim.
Benden bağımsız bir mutluluğun olabilir.
Ve bunların hiçbiri sevgimizin düşmanı olmak zorunda değildir.
Çünkü sevdiğim insanın bütün dünyası olmak istemek, ilk bakışta romantik görünse de uzun vadede ağır bir sorumluluktur. Ben senin bütün dünyan olmak zorunda değilim. Sen de benim bütün dünyam olmak zorunda değilsin.
Birbirimizin dünyası olmak yerine, birbirimizin dünyasında özgürce yer alabiliriz.
Bence sevginin sağlıklı tarafı burada başlar.
Özgürlük gerçekten ne kadar özgür?
Burada romantik bir yanılgıya da düşmemek gerekir. “Sevdiğim insan özgür olsun.” demek kulağa güzel gelir. Fakat bu cümleyi gerçekten sınayan şey, onun özgürlüğünün bizim istediğimiz sonuçla örtüşüp örtüşmemesidir.
Ya giderse?
İşte asıl mesele burada başlar.
Sevdiğim insanın özgürlüğünü yalnızca benimle kalmayı seçtiği sürece savunuyorsam, aslında özgürlüğü değil, kendi istediğim sonucu savunuyorumdur.
Gerçek özgürlük daha acı bir ihtimali de kabul eder: Benimle kalmak zorunda değilsin. Bunu söyleyebilmek, sevgiyi azaltmaz. Tam tersine, sevgiyi mülkiyetten ayırır. “Gitme” demek isteyebilirim. Hatta içimden bütün gücümle “gitme” diye bağırabilirim. Ama onun gitme hakkını inkâr edemem. Çünkü bir insanın benimle kalması, kalmak zorunda olduğu için değil, kalmak istediği için anlamlıdır.
Sevginin değeri buradan gelir.
Simone de Beauvoir'ın hatırlattığı şey
Simone de Beauvoir'ın özgürlük düşüncesini ilişkilere taşıdığımızda oldukça zor bir sonuçla karşılaşırız: Kendi özgürlüğümü istiyorsam, sevdiğim insanın özgürlüğünü de tanımak zorundayım. Bu, ilişkide sorumluluğun ortadan kalkması demek değildir. Aksine, özgür iki insan arasındaki bağlılık çok daha ciddi bir bağlılıktır.
Çünkü zorunluluktan doğmaz.
Korkudan doğmaz.
Mecburiyetten doğmaz.
Seçimden doğar.
Sen benimle kalıyorsan, çünkü kalmak zorundasın diye değil; başka yollar varken, beni seçtiğin için kalıyorsun.
Bundan daha güçlü bir bağlılık biçimi var mı, bilmiyorum.
Ama ya gerçekten giderse?
Belki bütün yazının en zor sorusu bu.
“Onu özgür bırakırım.”
Bunu söylemek kolay.
Peki ya gerçekten giderse?
Peki ya başka birini seçerse?
Peki ya bir gün bana: “Artık burada olmak istemiyorum.” derse?
İşte o zaman aşkın üzerine söylediğimiz bütün güzel sözler gerçek bir sınavdan geçer. Çünkü sevdiğim insanın özgürlüğünü kabul etmek, yalnızca onun benimle kalma özgürlüğünü değil, benden gitme özgürlüğünü de kabul etmektir. Bunu kabul etmek, canımın yanmayacağı anlamına gelmez. Tam tersine. Belki çok canım yanar. Belki onu kaybettiğim için uzun süre yas tutarım. “Keşke kalsaydı” derim. Ama onun gitmesini engellemekle onu kaybetmenin acısını ortadan kaldırmış olmam. Sadece sevgiyi korkunun içine hapsetmiş olurum.
Benim istediğim aşk bu değil. Ben sevdiğim insanın hayatında bir kafes olmak istemiyorum. Onun güvenlik görevlisi de değilim. Denetçisi hiç değilim. Ben onun yanında yürümek istiyorum. Onunla gülmek, onunla susmak, birlikte yaşlanmak, aynı masada yıllar geçirmek istiyorum. Ama bütün bunları yaparken onun kendi hayatının sahibi olduğunu unutmadan.
Aşkın en zor cümlesi
Belki de aşkın en olgun hâli “Benimsin” diyebilmek değildir.
Tam tersine: “Sen bana ait değilsin.” diyebilmektir.
Ama hemen ardından: “Yine de seni seviyorum.”
Çünkü sahip olmakla sevmek arasındaki en büyük fark burada ortaya çıkar.
Sahip olmak güvence ister.
Sevgi ise seçilmeye razıdır.
Sahip olmak “Beni bırakma.” der.
Sevgi “Kalmanı istiyorum.” der.
Ve olgun sevgi bunun arkasına daha zor bir cümle ekler: “Ama kalmak için kendinden vazgeçme.” Çünkü seni yanımda tutmak için özgürlüğünü senden alırsam, yanımda duran kişi hâlâ sen misin?
Bundan emin olamam.
Belki bedenin yanımdadır ama iraden çoktan uzaklaşmıştır.
Ben böyle bir beraberliği istemiyorum.
Benim istediğim, yanında duran insanın gerçekten orada olması.
Mecbur olduğu için değil.
Korktuğu için değil.
Yalnız kalmamak için değil.
İstediği için.
Sevdiğim kişinin özgür olmasını isterim
İnsan sevdiği kişiyi özgür bırakmayı öğrendiğinde aşkın ne kadar kırılgan olduğunu da öğreniyor.
Çünkü artık hiçbir şeyi garanti edemiyorsun.
Onun kalacağını garanti edemiyorsun.
Seni hep seveceğini garanti edemiyorsun.
Yarın da aynı insan olarak yanında olacağını garanti edemiyorsun.
Aşk zaten garanti aramak değildir.
Aşk, garanti olmadığını bilerek birine güvenebilmektir.
Bu yüzden sevdiğim kişinin özgür olmasını isterim.
Benden bile.
Çünkü benim sevgimin bedeli onun özgürlüğü olmasın.
Benim yanımda kalmak için kendinden eksilmesin.
Beni kaybetmemek için hayatını küçültmesin.
Bana ait olmak için kendisine yabancılaşmasın.
Ben onun sahibi olmak istemiyorum.
Onun seçimi olmak istiyorum.
Ve eğer bir gün yollarımız ayrılırsa, bunu kabullenmek kolay olmayacak.
Ama en azından şunu bileceğim: Yanımda kaldığı zamanlar bana ait olduğu için değil, özgür olduğu hâlde beni seçtiği için kaldı.
Aşkın en güzel tarafı da? Bir insanın sana ait olması değil: Sana ait olmadığı hâlde seni seçmesi.
Bence sevginin ulaşabileceği en güzel yer şudur: “Seni kaybetmekten korkuyorum. Ama seni yanımda tutmak için kendini kaybetmeni istemiyorum.”



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın