Türk Edebiyatı, Felsefesi ve Sanatı: Bir Coğrafyanın Düşünce Hafızası

Türk Edebiyatı, Felsefesi ve Sanatı: Bir Coğrafyanın Düşünce Hafızası
0 Beğen
0 Yorum

Bir coğrafyanın gerçek zenginliği, insanın kendisine sorduğu sorularda saklıdır.
Bir coğrafyanın değerini yalnızca kurduğu şehirlerle, kazandığı savaşlarla ya da geride bıraktığı mimari eserlerle ölçmek mümkün değil.
Belki daha önemli bir ölçü var: İnsan burada hangi soruları sordu?
Ben kimim?
Nereden geldim?
Nereye gidiyorum?
İnsan doğayla nasıl yaşamalı?
Güç nedir?
Adalet nedir?
Özgürlük nedir?
Ve belki de en zor soru: İnsan, kendi hayatına nasıl anlam verebilir?
Anadolu ile Orta Asya arasında uzanan Türk kültür dünyası, bu soruların hiçbirine tek bir cevap vermedi. Yüzyıllar boyunca farklı kültürlerle karşılaştı; onlardan etkilendi, onlarla çatıştı, bazı düşünceleri dönüştürdü ve kendi dünyasında yeniden yorumladı.
Bu nedenle Türk düşünce tarihini yalnızca “filozoflar tarihi” olarak okumak eksik kalır.
Çünkü düşünce sadece kitaplarda ortaya çıkmaz.
Destanlarda, şiirlerde, tekkelerde, medreselerde, saraylarda, savaş meydanlarında, köylerde, müzikte, resimde ve modern edebiyatta da kendini gösterir.
Bu yüzden Türk düşüncesini anlamanın en iyi yollarından biri, edebiyatı, felsefeyi ve sanatı aynı büyük hafızanın parçaları olarak okumaktır.

Her şey mitolojiyle başlamadı; ama mitoloji çok şey anlattı
İslamiyet öncesi Türk düşünce dünyasına baktığımızda sistematik bir felsefe okulundan çok, doğayla ve evrenle güçlü bir ilişki kuran bir dünya görüşüyle karşılaşırız.
Gök, yer, su, ağaç, hayvanlar ve atalar yalnızca çevrede bulunan varlıklar değildi. Evren, canlı bir bütün olarak düşünülüyordu.

Tengri fikri, insanın evrendeki yerini yeniden düşünmesini sağlayan kozmik bir anlayış taşıyordu. Umay koruyuculuk ve doğurganlıkla ilişkilendiriliyor; Ergenekon yeniden doğuşun ve sıkışmışlıktan çıkışın sembolüne dönüşüyor; Bozkurt ise yol göstericilik ve yeniden varoluş fikrini temsil ediyordu.
Burada modern anlamda bir “felsefe sistemi” aramak doğru olmaz.
Fakat felsefeyi yalnızca yazılı sistemlerden ibaret görmezsek, mitolojinin de insanın dünyayı anlamlandırma biçimlerinden biri olduğunu fark ederiz.
Çünkü bir toplumun doğaya, ölüme, tanrılara ve kadere ilişkin anlattığı hikâyeler, aslında o toplumun dünyaya nasıl baktığını anlatır.
Türk düşüncesinin en eski damarlarından biri de burada bulunuyor: İnsan, doğanın efendisi değil; onun içindeki yolculardan biridir.
 
Bilge Kağan'dan Yusuf Has Hacib'e: Yönetmek de bir düşünme biçimidir
Türk düşüncesinin erken dönemlerinde dikkat çeken isimlerden biri Bilge Kağan'dır.
Orhun Yazıtları'nı yalnızca tarihî belgeler olarak değil; devlet, halk, yönetim ve sorumluluk üzerine düşünceler taşıyan metinler olarak da okuyabiliriz.
Orada yalnızca savaşlar ve zaferler anlatılmaz.
Devletin nasıl ayakta tutulacağı, halkın nasıl korunacağı, yöneticinin sorumluluğu ve toplumun nasıl bir arada kalacağı üzerine düşünceler de vardır.
Orhun Yazıtları'nın 8. yüzyılda, Magna Carta'dan yaklaşık dört yüzyıl önce dikilmiş olması bu açıdan ilgi çekicidir. Elbette iki metni aynı tarihsel koşullarda ortaya çıkmış hukuk belgeleri gibi değerlendirmek doğru değildir. Magna Carta doğrudan siyasal-hukuki bir sözleşme niteliğindeyken, Orhun Yazıtları devlet, hükümdar, halk ve sorumluluk ilişkisi üzerine kurulu bir siyasal düşünce metni olarak okunabilir.
Fakat aralarında dikkat çekici bir ortak soru vardır:
Yönetenin gücü nerede başlar, sorumluluğu nerede başlar?
Buradaki benzerliği tarihsel bir üstünlük yarışına çevirmek gereksizdir. Önemli olan, farklı toplumların farklı dönemlerde benzer bir gerçeğe ulaşmış olmasıdır:
İyi yönetim yalnızca güçle değil, adalet ve sorumlulukla mümkündür.
Yüzyıllar sonra Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig ile bu düşünceyi daha sistematik bir biçimde ele aldı. Eserin adı bile “mutluluk veren bilgi” anlamına gelir.
Fakat burada mutluluk, yalnızca zenginlik ya da dünyevi başarı değildir. Bilgelik, adalet, ölçü ve doğru yönetim olmadan elde edilen güç, insanı da devleti de çürütebilir.
Bugün kişisel gelişim kitaplarında sorduğumuz bazı soruların aslında ne kadar eski olduğunu görmek şaşırtıcıdır: Nasıl daha iyi bir insan olurum?
Gücümü nasıl kullanmalıyım?
Başarı ile erdem arasında nasıl bir ilişki vardır?
Mutlu olmak ne demektir?
Yusuf Has Hacib'in dünyasında iyi insan ile iyi toplum birbirinden ayrı değildir.
İnsanın kendisini nasıl yönettiği ile toplumun nasıl yönetildiği arasında doğrudan bir bağ vardır.
 
Ahmet Yesevî: Bilgiden önce insan olmak
Türk düşüncesindeki büyük dönüşümlerden biri tasavvufla birlikte ortaya çıktı.
Hoca Ahmed Yesevî, Türklerin İslamlaşma sürecinde yalnızca dinî değil, kültürel ve ahlaki açıdan da önemli bir rol oynadı.
Onun düşüncesinde insanın iç dünyası merkezdedir.
Nefs, kibir, gösteriş, dünya tutkusu ve benlik üzerine düşünürken aslında oldukça evrensel bir insan portresi ortaya çıkar.
Yesevî'nin mirasında dikkat çeken temel düşüncelerden biri şudur: İnsan dış dünyayı değiştirmeden önce kendi içindeki dünyaya bakmalıdır.
Bu düşünce daha sonra Yunus Emre'de, Mevlânâ'da, Hacı Bektaş Veli'de ve Anadolu'nun farklı düşünce damarlarında başka biçimlere bürünerek yaşamaya devam edecektir.
 
 
Yunus Emre: Felsefenin Şiir Hâli
Türk düşüncesinin tarihine baktığımızda, felsefenin her zaman kitapların ve medreselerin içinde aranamayacağını görürüz. Yunus Emre bunun en güçlü örneklerinden biridir.
Onu yalnızca bir şair olarak okumak, Yunus'un asıl meselesini eksik bırakır. Çünkü Yunus'un şiirlerinde aşk, yalnızca romantik bir duygu değildir. Ölüm, yalnızca hayatın sonu değildir. Dünya, yalnızca yaşadığımız yer değildir. “Ben” ise sandığımız kadar sağlam bir argüman  değildir.
Yunus bütün bunların üzerine aynı soruyu bırakır: İnsan, kendisini ne sanıyor ve aslında kim?
Yunus'un düşüncesinin merkezinde bu soru vardır.
İnsan dünyaya gelir, sahip olur, ister, öfkelenir, gururlanır, başkalarını yargılar ve sonunda bütün bunların geçici olduğunu fark eder. Yunus'un şiiri tam burada başlar. İnsana dünyanın faniliğini anlatırken, aslında ona kendisinin de sandığı kadar kalıcı olmadığını hatırlatır.
“Mal sahibi, mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi?”
Bu dizelerin gücü, ölümden söz etmesinde değil; insanın sahiplik duygusunu bir anda tersine çevirmesindedir. Çünkü Yunus yalnızca “Her şey geçicidir” demez. Daha rahatsız edici bir soru sorar: Senin olduğunu düşündüğün şeylerin hangisi gerçekten senin?
Bu yüzden Yunus Emre'nin düşüncesinde insanın en büyük yanılgılarından biri benliktir. İnsan kendisini merkeze koydukça dünyayla arasına duvar örer; kendi doğrularını mutlaklaştırdıkça hakikatten uzaklaşır. Yunus'un “ben”i eritmeye çalışmasının sebebi de budur.
Onun meşhur sözü bu düşüncenin neredeyse bütün özünü taşır:
“İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir.”
Burada Yunus, bilgiyi küçümsemez. Tam tersine, bilgiyi insanın kendisine dönmesi gereken bir yol olarak görür. Fakat bilgi insanı değiştirmiyorsa, yalnızca zihinde biriken malumattan ibaret kalır.
Bu nedenle Yunus'un düşüncesinde kendini bilmek, yalnızca psikolojik bir farkındalık değildir. Kibirden uzaklaşmak, eksikliğini kabul etmek, başkasının acısını kendi acın kadar önemsemek ve insanı insandan ayıran duvarları yıkabilmektir.
Bu yüzden Yunus'un en büyük felsefi kavramı aşktır.
Fakat burada aşkı bugünün romantik anlamıyla okumak büyük bir yanılgı olur. Yunus'un aşkı, insanı kendisine kapatan değil, kendisinden çıkaran bir güçtür. Seven insanın “ben”i büyümez; küçülür. Sahip olma arzusu azalır, ayrılık duygusu zayıflar ve insan kendisini başkasından üstün görmemeye başlar.
Bu bakımdan Yunus'un: “Yaratılanı severiz, Yaradan'dan ötürü.” sözü yalnızca güzel bir tasavvuf cümlesi değildir. Aynı zamanda güçlü bir insan anlayışıdır.
Çünkü burada insan, değeri sahip olduğu şeylerden veya ait olduğu kimliklerden dolayı değil, var olduğu için değerlidir.
Yunus'u yüzyıllar sonra hâlâ canlı tutan şey de belki budur. O, insana yukarıdan konuşmaz. Ona kusursuz olmasını söylemez. İnsan olmanın eksikliğini kabul ederek konuşur.
Ölümü bilir ama yaşamdan vazgeçmez. Dünyanın geçici olduğunu bilir ama insanı küçümsemez. Aşkı anlatır ama aşkı sahip olmakla karıştırmaz. Bilgiyi önemser ama bilgiden önce insanın kendisini bilmesini ister.
Ve bütün bunları ağır bir felsefe diliyle değil, insanın hafızasında kalabilecek kadar sade bir dille söyler.
İşte Yunus Emre'yi Türk düşünce tarihinde önemli kılan şey tam da budur: O, felsefeyi kürsüden indirip insanın kalbine koydu.
Bu yüzden Yunus'un şiirlerini okurken yalnızca bir şairi okumayız.
Bazen kendimizi okuruz.
Ve insan kendisini gerçekten okumaya başladığında, felsefe zaten başlamıştır.
 
Mevlânâ ve Şems: Aşkın ötesinde bir dönüşüm
Anadolu'nun düşünce dünyasını Mevlânâ'dan söz etmeden anlatmak neredeyse mümkün değildir. Fakat Mevlânâ'yı yalnızca aşkı, hoşgörüyü ve güzel sözleri anlatan romantik bir şair olarak okumak, onun düşüncesinin en güçlü tarafını gözden kaçırır.
Mevlânâ'nın asıl meselesi insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin dönüşmesidir.
Onun düşünce dünyasında insan tamamlanmış bir varlık değildir. İnsan, kendi nefsinin, arzularının, korkularının ve benlik iddiasının içinde sıkışmış hâlde yaşar. Bu nedenle hakikate ulaşmak, yalnızca dışarıdan bilgi edinmekle mümkün değildir.
İnsanın önce kendisindeki perdeleri kaldırması gerekir.
Bu düşünce, Mevlânâ'nın tasavvuf anlayışının merkezindeki önemli ayrımlardan birini ortaya çıkarır:
Bilmek başka, bilginin dönüştürdüğü insan olmak başkadır.
İnsan çok şey bilebilir; fakat bildikleri onu kibirden, korkudan, tutkularından ve benlik duygusundan kurtarmıyorsa, o bilgi henüz hakikate dönüşmemiştir.
Mevlânâ'nın aşk anlayışı da burada sıradan romantik aşktan ayrılır.
Aşk, yalnızca bir başkasına duyulan yoğun bir duygu değil, insan için bir dönüşüm kuvvetidir. Benliğin sınırlarını sarsar, insanı kendi merkezinden çıkarır ve onu kendisinden daha büyük bir hakikatle karşı karşıya bırakır.
Bu nedenle Mevlânâ'da aşk huzurdan çok huzursuzluk getirir.
Çünkü gerçek aşk, insana yalnızca sevdiğini göstermez.
Kendisini de gösterir.
İnsan sevdiğinde kendi eksiklikleriyle, bağımlılıklarıyla, korkularıyla ve sahip olma arzusuyla karşılaşabilir. Bu yüzden aşk, Mevlânâ'nın düşüncesinde bir duygu olmaktan çıkıp insanın kendisini dönüştürme imkânına dönüşür.
Ve tam burada Şems-i Tebrizî'nin ortaya çıkışı anlam kazanır.
Şems'i yalnızca Mevlânâ'nın hayatına giren “gizemli bir dost” olarak görmek eksik kalır. Şems'in Mevlânâ üzerindeki etkisinin asıl önemi, onun yerleşmiş düşünce düzenini sarsmasında aranmalıdır.
Mevlânâ, Şems ile karşılaşmadan önce de bilgili bir âlimdi.
Fakat Şems ona yeni bilgiler vermekten çok, sahip olduğu bilginin sınırlarını gösterdi.
Bu önemli bir ayrımdır.
Çünkü bazen insanın değişmesi için daha fazla şey öğrenmesi gerekmez.
Bildiklerinin yeterli olmadığını fark etmesi gerekir.
Şems'in Mevlânâ üzerindeki etkisini bu açıdan okuduğumuzda, aralarındaki ilişkiyi yalnızca mistik bir dostluk ya da romantik bir anlatı olmaktan çıkarıp bir düşünsel karşılaşma olarak görebiliriz.
Şems, Mevlânâ'nın güvenli düşünce alanını bozdu.
Onu yalnızca anlatmaya değil, yaşamaya; yalnızca bilmeye değil, tecrübe etmeye; yalnızca hakikatten söz etmeye değil, hakikat karşısında kendisini değiştirmeye zorlayan bir karşılaşmanın içine çekti.
Bu yüzden Şems'in Mevlânâ'daki etkisi bir “öğretmenin öğrencisine bilgi vermesi” şeklinde anlaşılmamalıdır. Daha çok, bir insanın başka bir insanın içindeki dönüşüm ihtimalini harekete geçirmesi olarak okunabilir.
Mevlânâ'nın düşüncesinde insanın yolculuğu da zaten burada başlar: İnsan kendisini tamamlanmış sandığı anda durağanlaşır. Oysa hakikat, insanı sürekli olarak kendi sınırlarının dışına çağırır. Şems'in getirdiği sarsıntı biraz da budur.
İnsanın kendisi hakkında bildiği her şeyi yeniden sorgulaması.
Bu nedenle Mevlânâ ile Şems arasındaki ilişki, bugün hâlâ yalnızca tarihsel bir merak konusu değildir.
Çünkü modern insanın problemi de farklı değil. Çok fazla bilgiye sahibiz. Fakat bilgimizin bizi ne kadar değiştirdiği ayrı bir mesele. İnsanlar birbirleriyle sürekli iletişim hâlinde. Fakat gerçekten birbirlerine dokunup dokunmadıkları tartışmalı.
Aşkı biliyoruz. Fakat aşkın bizi değiştirmesine izin veriyor muyuz?
Mevlânâ ile Şems arasındaki karşılaşma bu yüzden bugün de anlamlıdır.
Çünkü bize şunu hatırlatır: Bazı insanlar hayatımıza cevap vermek için değil, yanlış sorularla yaşadığımızı göstermek için girer.
İnsanın gerçek dönüşümü, yeni bir şey öğrenmesiyle değil, kendisi hakkında kurduğu eski hikâyenin yıkılmasıyla başlar.
 
Konevî: Tanrı, varlık ve insan
Sadreddin Konevî'nin düşüncesinde insan, yalnızca görünen dünyayı anlamaya çalışan bir varlık değildir. Kendi varlığının derinliklerine doğru ilerleyen bir yolcudur.
Hakikat, yalnızca aklın kavrayacağı bir bilgi olarak değil, insanın kendi varlığında tecrübe etmesi gereken bir gerçeklik olarak ele alınır.
Konevî'nin düşüncesinde Tanrı, varlık ve insan birbirinden kopuk değildir. İnsan, ilâhî hakikatin kendisinde açığa çıkabileceği bir ayna olarak düşünülebilir.
Fakat bu aynanın berraklaşması gerekir.
Nefs, tutkular ve benlik iddiası aşıldıkça insanın hakikate bakışı da değişir.
Bu nedenle Konevî'de bilmek, yalnızca bilgi sahibi olmak değildir.
Bilginin insanı dönüştürmesidir.
Hakikati bilmek, insanın kendisine bakışını değiştirmektir.
 
Hacı Bektaş Veli: İnsan merkezli bir ahlak
Anadolu'nun düşünce haritasında Hacı Bektaş Veli de ayrı bir yerde durur.
Onun etrafında şekillenen gelenekte insan, ahlaki sorumluluğu olan bir varlık olarak ele alınır. Hoşgörü, dayanışma, birlik ve insanın kendi davranışlarından sorumlu olması öne çıkar.
Burada önemli olan, düşüncenin yalnızca soyut bir hakikat arayışında kalmamasıdır.
Hakikat, insanın davranışında görünür hâle gelmelidir.
Bu anlayış, Anadolu'nun kültürel dokusunu oluşturan düşünce damarlarından biri olarak daha sonraki edebiyatta, halk kültüründe ve toplumsal hayatta yaşamaya devam etti.
 
Divan edebiyatı: Dünyadan kaçmak değil, dünyayı başka bir dille anlatmak
Sonra edebiyat devreye girdi.
Fuzûlî, Bâkî, Nef'î, Nedîm...
Bunları yalnızca “eski şairler” olarak okumak büyük bir kayıp olur.
Özellikle Fuzûlî, aşk üzerinden insanın imkânsızlıklarını, tutkularını, acısını ve ulaşamadığı şeylere duyduğu özlemi anlatırken son derece güçlü bir psikolojik dünya kurar.
Aşk burada yalnızca romantik bir duygu değildir.
İnsanın kendi eksikliğiyle karşılaşmasıdır.
Nedîm'de ise hayatın zevki, İstanbul'un gündelik hayatı ve dünyevi hazlar öne çıkar. Bu iki farklı ruh hâli bile bize önemli bir şey söyler: Türk edebiyatı hiçbir zaman tek bir duygunun edebiyatı olmadı. Bir yanında fanilik ve acı vardır. Diğer yanında hayata duyulan iştah. İnsan zaten hep bu ikisinin arasında yaşar.
 
Batı ile karşılaşma: Tanzimat'tan modern düşünceye
19. yüzyıla gelindiğinde Türk düşüncesinin önünde yeni bir dünya açıldı.
Batı ile karşılaşma artık kaçınılmazdı.
Aydınlanma düşüncesi, pozitivizm, özgürlük fikri, milliyetçilik, anayasal yönetim, bilim ve modernleşme tartışmaları Osmanlı aydınlarının düşünce dünyasını dönüştürmeye başladı.
Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi gibi isimler yalnızca edebiyatla ilgilenmiyordu.
Yeni bir toplumun nasıl kurulabileceğini tartışıyorlardı.
Daha sonra Tevfik Fikret, Mehmet Âkif, Ziya Gökalp ve başka isimlerle birlikte bu tartışma daha da genişledi.
Buradaki asıl mesele Batı'yı taklit etmek değildi.
Daha zor bir soru vardı: Kendi kültürel hafızanı kaybetmeden modern dünyaya nasıl girebilirsin? Bugün bile tam anlamıyla cevaplayamadığımız sorulardan biri budur.
 
Ziya Gökalp ve toplum fikri
Ziya Gökalp, Türk modernleşmesinin en etkili düşünürlerinden biridir.
Sosyoloji, kültür, millet, eğitim ve modernleşme üzerine düşünürken temel meselelerinden biri şuydu: Bir toplum modernleşirken kendi kültürel kimliğini nasıl koruyabilir? Gökalp'in fikirlerinin tamamını bugün olduğu gibi kabul etmek zorunda değiliz. Zaten düşünce tarihinin amacı geçmişte yaşamış düşünürleri kutsamak değildir. Onları yeniden okumak ve yeniden tartışmaktır. Bir düşünürün değerini yalnızca haklı olup olmadığıyla değil, bizi hangi sorularla baş başa bıraktığıyla da ölçebiliriz.
 
Büyük kırılma: Mustafa Kemal Atatürk
Bu uzun düşünce yolculuğunun en kritik eşiklerinden biri de Mustafa Kemal Atatürk dönemidir.
Atatürk'ü bütün bu hikâyenin merkezine yerleştirmekten çok, onu Türk düşüncesinin yaşadığı büyük dönüşümün bir parçası olarak görmek daha anlamlıdır.
Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemindeki siyasi, ekonomik ve toplumsal krizlerin ardından yeni bir devlet kurmak yalnızca askerî başarıyla açıklanabilecek bir mesele değildi.
Askerî strateji elbette belirleyiciydi.
Fakat bunun yanında okuma, analiz etme, karar verme, farklı düşünce sistemlerinden yararlanma ve çağın değişen koşullarını kavrama yeteneği de vardı. Atatürk'ün dikkat çekici taraflarından biri, savaşın ardından yeni toplumun hangi zihinsel temeller üzerinde yükselmesi gerektiğini düşünmesiydi.
Eğitim, bilim, hukuk, dil, tarih ve kültür alanındaki reformlar bu nedenle yalnızca siyasi kararlar olarak değil, aynı zamanda bir zihniyet değişikliği projesi olarak da okunabilir. Atatürk'ün düşüncesini tek bir felsefi akıma indirgemek doğru olmaz. Akılcılık, bilimcilik, ilerleme fikri, özgürlük, yurttaşlık ve millî egemenlik gibi farklı düşünsel damarların etkisi görülebilir.
Önemli olan, bunların hazır bir Avrupa düşüncesinin Türkiye'ye aktarılması şeklinde değerlendirilmemesidir.
Atatürk'ün düşüncesi, Osmanlı'nın son dönemindeki siyasi ve toplumsal krizlere verilen özgün bir cevaptı.
Onun modernleşme anlayışında mesele yalnızca kurumları değiştirmek değildi.
İnsanın düşünme biçimini değiştirmekti.
Siyasal düşüncesinin merkezinde ise millî egemenlik bulunuyordu. Devletin meşruiyetinin hanedandan ya da kutsal bir otoriteden değil, milletten kaynaklanması gerektiği fikri yeni devletin temel anlayışlarından biri hâline geldi.
Bu açıdan Atatürk'ün düşüncesindeki önemli unsurlardan biri de insanı kaderinin edilgen taşıyıcısı olmaktan çıkarıp, kendi geleceğini akıl ve iradesiyle kurabilecek bir özne olarak görmesidir.
Tarihsel öneminin bir kısmı burada yatıyor: Sadece zamanının sorunlarını anlamak değil, o sorunlara yeni bir gelecek tasavvuruyla cevap vermek.
 
Modern Türk edebiyatı: İnsan yeniden kendi içine dönüyor
Cumhuriyet dönemine gelindiğinde Türk edebiyatında başka bir dönüşüm başladı.
Artık yalnızca “toplum nasıl değişmeli?” sorusu değil,
“Ben kimim?” sorusu da edebiyatın merkezine daha güçlü biçimde yerleşiyordu.
Ahmet Hamdi Tanpınar bunun en önemli örneklerinden biridir. Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi eserlerinde zaman, modernleşme, Doğu-Batı arasında kalmışlık, hafıza ve bireyin parçalanmışlığı üzerine özgün bir dünya kurdu.
Tanpınar'ı okurken Türkiye'nin modernleşme hikâyesini yalnızca tarih kitaplarında değil, insanın ruhunda da izleriz.
Oğuz Atay ise modern insanın yalnızlığını, tutunamamasını ve toplumla kurduğu karmaşık ilişkiyi başka bir dille anlattı.
Turgut Özben ve Selim Işık gibi karakterler, modern insanın parçalanmışlığının edebî karşılıklarına dönüştü.
Bilge Karasu, Leylâ Erbil, Sevim Burak, Tezer Özlü, Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin ve daha birçok yazarla birlikte edebiyatın düşünsel sınırları daha da genişledi.
Artık soru yalnızca şu değildi: Türkiye nasıl değişiyor?
Daha kişisel ve daha rahatsız edici bir soru ortaya çıkmıştı: İnsan bu değişimin içinde neye dönüşüyor?
 
Ulus Baker: Düşüncenin gündelik hayata dönüşmesi
Burada özellikle Ulus Baker'in düşünce dünyasına bakmak anlamlıdır.
Baker'i yalnızca sosyolog ya da filozof olarak sınıflandırmak yaptığı işi daraltır.
Felsefe, sosyoloji, sinema, siyaset, iletişim ve gündelik hayat arasında dolaşan bir düşünce biçimi geliştirdi.
Spinoza'dan Deleuze'e, Marx'tan Weber'e; sinemadan televizyona kadar geniş bir alanda düşündü.
Fakat onu bugün hâlâ ilginç kılan şeylerden biri, düşünceyi akademik kürsüden çıkarıp gündelik hayatın içine taşımasıdır.
İnsanların yalnızca ne söylediğiyle değil, neyi söyleyemediğiyle de ilgilendi.
Duyguların, kanaatlerin, korkuların ve arzuların toplumsal hayatı nasıl biçimlendirdiğini sorguladı.
Bu yüzden Baker'i okurken bazen bir felsefe metni okumuyormuş hissine kapılabiliriz.
Bir televizyon programı...
Bir politik konuşma...
Bir film...
Bir arkadaş sohbeti...
Bir kalabalık...
Bir sessizlik...
Hepsi düşüncenin konusu olabilir.
Ve sonunda insan şu soruyla baş başa kalır: Biz gerçekten kendi düşüncelerimizi mi düşünüyoruz, yoksa bize düşündüğümüzü sandığımız şeyler mi düşündürülüyor? Ulus Baker'i bugün yeniden okumak için en güçlü nedenlerden biri budur.
 
Sanat: Bir toplumun bilinçaltı
Felsefe kitaplarda kalmaz.
Edebiyat sayfalarda kalmaz.
Sanat da galerilerin duvarlarında asılı duran nesnelerden ibaret değildir.
Bir toplumun sanatına baktığımızda onun neden korktuğunu, neyi özlediğini, neye güldüğünü ve neyi unutmaya çalıştığını görebiliriz. Türk sanatındaki dönüşüm de bu açıdan okunabilir. Bedri Rahmi Eyüboğlu Anadolu'nun renklerini modern sanatla buluşturdu. Abidin Dino insanı ve toplumsal hayatı farklı bir estetik anlayışla ele aldı. Ara Güler, İstanbul'un yalnızca görüntülerini değil, şehrin hafızasını da kaydetti. Yılmaz Güney sinemayı toplumsal gerçekliğin sert yüzüyle buluşturdu. Nuri Bilge Ceylan ise insanın iç dünyasındaki sessizlikleri, taşra ile kent arasındaki gerilimleri ve insan ilişkilerindeki kırılmaları sinemanın diline taşıdı.
Bütün bu farklı sanatçılara baktığımızda, aralarında ortak bir soru beliriyor: İnsan, yaşadığı dünyayla nasıl bir ilişki kuruyor?
 
Peki bütün bunların bize kişisel olarak ne faydası var?
Belki de yazının asıl meselesi burada başlıyor.
Felsefe tarihini öğrenmek yalnızca geçmişte yaşamış insanların düşüncelerini ezberlemek değildir. Bir düşünürün bize bırakabileceği en değerli şey, kendi hayatımıza başka bir açıdan bakabilme yeteneğidir.
Yusuf Has Hacib, bilgelik ile güç arasındaki ilişkiyi düşündürebilir.
Yesevî, insanın önce kendi iç dünyasına bakmasını hatırlatabilir.
Yunus Emre, insanı yargılamadan önce anlamaya çağırabilir.
Mevlânâ, değişimin bazen kendi benliğimizle kurduğumuz ilişkiyi değiştirmekle başladığını düşündürebilir.
Fuzûlî, arzunun insan üzerindeki gücünü gösterebilir.
Tanpınar, geçmiş ile bugün arasında yaşadığımız sıkışmayı görünür kılabilir.
Oğuz Atay, modern insanın yabancılaşmasını önümüze koyabilir.
Ulus Baker ise daha rahatsız edici bir soru sorabilir: Düşüncelerimizin gerçekten bize ait olup olmadığını hiç kontrol ettik mi? Kişisel gelişim tam burada başlıyor.
Daha fazla kitap okumakta değil.
Daha fazla başarı elde etmekte de değil.
Kendimizi daha dürüst biçimde tanımakta.
Korkularımızı, arzularımızı, alışkanlıklarımızı ve bize ait sandığımız düşünceleri sorgulamakta.
Çünkü insanın kendisini değiştirmesi çoğu zaman yeni bir bilgi edinmesiyle değil, bildiğini sandığı şeylere yeniden bakmasıyla başlar.
 
Son söz: Şanslı olduğumuzu ne zaman fark edeceğiz?
Bugün Türkiye'de yaşarken içinde bulunduğumuz coğrafyanın olağanüstü hikâyesini zaman zaman unutuyoruz.
Oysa Orta Asya'nın bozkırlarından Anadolu'nun kadim şehirlerine; Selçuklu'dan Osmanlı'ya; tasavvuftan modernleşmeye; divan şiirinden romana; minyatürden modern resme; halk müziğinden sinemaya kadar uzanan büyük bir kültürel hafızanın içindeyiz.
Bu coğrafya yalnızca savaşların ve imparatorlukların geçiş noktası olmadı.
Düşüncelerin de geçiş noktası oldu.
Doğu ile Batı'nın...
Eski ile yeninin...
Gelenek ile modernliğin...
Akıl ile sezginin...
Birey ile toplumun...
sürekli karşılaştığı bir yer oldu.
Bu nedenle burada yetişen insanların düşünceleri hiçbir zaman tek bir kaynaktan beslenmedi.
Biraz bozkırdan,
biraz tasavvuftan,
biraz Yunus'tan,
biraz Mevlânâ'dan,
biraz Fuzûlî'den,
biraz Batı felsefesinden,
biraz modernleşmenin sancılarından,
biraz İstanbul'un karmaşasından,
biraz Anadolu'nun sessizliğinden,
biraz da insanın bitmek bilmeyen kendini arayışından...
Bütün bunlar birbirine karıştı. Ve bizim asıl zenginliğimiz tam olarak burada. Geçmişimizle bazen kavga ediyoruz. Bazen onu romantikleştiriyoruz. Bazen de hiçbir şey düşünmeden yanından geçip gidiyoruz. Oysa yapılması gereken ne geçmişi kutsamak ne de ondan utanmak.
Onu anlamak.
Çünkü bu topraklar bize yalnızca bir geçmiş bırakmadı. Bize düşünmek için büyük bir malzeme bıraktı. Fakat bir medeniyetin büyüklüğü yalnızca geçmişte yetiştirdiği büyük insanlarla ölçülemez. Asıl mesele, bugün yaşayan insanların o mirasla ne yaptığıdır. Bize düşen, geçmişin cevaplarını tekrar etmek değil; onun cesaretini devralmaktır.
Yani yeniden sormak: Ben kimim?
Nasıl yaşamalıyım?
Neye inanıyorum?
Düşüncelerim gerçekten bana mı ait?
Ve belki de en önemlisi: Benden önce sorulmuş bütün bu soruların üzerine, benim kendi sorum ne olacak?
Çünkü bir medeniyet yalnızca geçmişte büyük insanlar yetiştirdiği için büyük değildir.
Yeni sorular sorabilen insanlara hâlâ imkân verdiği için büyüktür.
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın