Tezer Özlü: Yeryüzüne Dayanabilmek ve Yaşama Tutunmak

Tezer Özlü: Yeryüzüne Dayanabilmek ve Yaşama Tutunmak
2 Beğen
0 Yorum

“Neden edebiyat? Yeryüzüne dayanabilmek için.”
Bazı yazarlar vardır; onları okuduğunuzda yalnızca bir kitabı bitirmiş olmazsınız. Bir süre kendi hayatınıza dışarıdan bakmaya başlarsınız. Daha önce sıradan kabul ettiğiniz bazı şeyler tuhaf görünür: Sabahları neden işe gittiğiniz, neden aynı insanlarla aynı cümleleri kurduğunuz, neden bazı ilişkilerin içinde kalmaya devam ettiğiniz, neden yaşarken sürekli başka bir zamanı beklediğiniz...
Tezer Özlü biraz böyle bir yazardı.

18 Şubat 1986'da, henüz 43 yaşındayken ölmesi, Türk edebiyatının yalnızca önemli bir yazarını değil, daha söyleyecek çok sözü olan bir sesi de erkenden susturdu.
Fakat Tezer Özlü'yü yalnızca ölümünden, hastalıklarından, ruhsal bunalımlarından veya “gamlı prenses” imgesinden hareketle okumak bana eksik geliyor. Çünkü onun edebiyatında ölüm kadar güçlü bir başka damar daha var: Yaşama arzusu.
Hatta belki de Özlü'nün bütün meselesi tam olarak budur: İnsan, hayatın acılarını bilerek nasıl yaşamaya devam eder?
 
Çocukluğun soğuk gecelerinden hayatın sıcaklığına

Tezer Özlü denildiğinde akla ilk gelen eserlerden biri Çocukluğun Soğuk Geceleri.
Çocukluk, aile, toplum, baskı, yalnızlık ve bireyin kendisine ait bir hayat kurma isteği, Özlü'nün dünyasında birbirinden ayrı konular değildir. Onun için insanın kendisi olabilmesi, başkalarının onun adına belirlediği hayatı reddetmesiyle başlar.
Bu yüzden Özlü'nün düşüncesinde özgürlük yalnızca siyasi bir kavram değil, çok daha kişisel bir meseledir.

Kendi hayatının sahibi olabilmek.

Kendisine biçilen role sığmamak. Toplumun “normal” dediği şeyin gerçekten normal olup olmadığını sorgulamak. Ve gerektiğinde yalnız kalmayı göze almak.
Özlü'nün bireycilik anlayışı da buradan beslenir. Yeryüzüne Dayanabilmek İçin kitabında, insanın kendi dünyasına egemen olmasının kişisel özgürlüğün başlangıcı olduğunu söyler. Onun yazma gerekçesi de buna bağlanır: Dünya acılıdır; insanın bu acının içinden kendine bir alan açması gerekir.
Bu bakımdan Özlü yalnızca “hüzünlü bir yazar” değil, kendi hayatını başkasının elinden geri almaya çalışan bir yazardır.
 
Acıdan romantizme

Tezer Özlü'nün dünyasında romantizm, pembe bir mutluluk masalı değildir.
Onun romantizmi daha çıplaktır. Bir tren yolculuğunda, yabancı bir şehirde, bir otel odasında, bir kitapta, bir film karesinde, bir insanın sesinde veya geçmişten kalan bir anıda ortaya çıkar. Özlü'nün romantizmi biraz kederlidir.
Çünkü insanın sevdiği şeylerin geçici olduğunu bilir.
Çocukluk geçer.
Aşk geçer.
Şehirler değişir.
İnsanlar ölür.
Ve sonunda insan, bütün bunların arasında kendisine şu soruyu sormak zorunda kalır: Ben bütün bunların içinde gerçekten yaşadım mı?
Yaşamın Ucuna Yolculuk tam da bu sorunun etrafında dolaşan bir kitaptır.
Özlü, Avrupa'da yaptığı yolculuklarda yalnızca şehirleri gezmez; edebiyat tarihinin izlerini de takip eder. Cesare Pavese, Italo Svevo ve Franz Kafka gibi yazarların yaşadığı ve öldüğü coğrafyalara yönelirken aslında kendi iç dünyasının haritasını da çıkarır.
Bu yüzden onun yolculuğu turistik değil, bir insanın kendisini arama biçimidir.
Belki de kitabın adı bu yüzden bu kadar güçlüdür: Yaşamın Ucuna Yolculuk.
Çünkü yaşamın ucuna kadar giden insan, hayatın kendisini daha açık görmeye başlar.
 
Tezer Özlü'nün karanlığının içinde bir yaşama sevinci var

Özlü'yü yalnızca ölüm ve acı üzerinden okumak kolaydır. Çünkü onun metinlerinde ölüm çok sık karşımıza çıkar. Lakin burada önemli bir paradoks vardır.
Ölümü düşünen bir insan, hayatın ayrıntılarını da yoğun hisseder.
Bu nedenle Özlü'nün yazılarında seyahat etmek, okumak, sevmek, bir şehirde dolaşmak, kitapçıları gezmek, müzik dinlemek, sinemaya gitmek ve yeni yerler görmek yalnızca gündelik uğraşlar değildir.
Bunlar yaşama tutunma biçimleridir.
Hatta onun bir cümlesi bu dünyayı çok güzel özetler: “Ben bir kenti, o kentteki kitapçı dükkanlarına göre değerlendiririm.”
Ne kadar basit görünüyor. Ama aslında çok şey söylüyor. Bir şehri alışveriş merkezleriyle, lüks otelleriyle veya pahalı restoranlarıyla değil, kitapçılarıyla ölçmek... Bence Tezer Özlü'nün yaşama biçiminin küçük bir özeti gibidir bu. Hayatı büyük başarılarla değil, küçük ama gerçek temaslarla anlamlandırmak.
Bir kitap.
Bir yolculuk.
Bir film.
Bir dost.
Bir aşk.
Bir şehir.
Bir kahve.
Bir sokak.
Ve bütün bunların insanda bıraktığı iz.
 
Sinema: Hayatı başka bir gözle görmek

Tezer Özlü'nün sinemayla ilişkisi ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor.
Çünkü sinema onun için yalnızca film izlemek değildi.
Yeryüzüne Dayanabilmek İçin kitabında edebiyatın yanı sıra sinema ve tiyatro üzerine yazıları da bulunur. Özlü, sinemayı bağımsız bir sanat olarak görür ve onun kendi araçlarıyla gelişmesi gerektiğini savunur. Özellikle Eisenstein, Pudovkin, De Sica, Rossellini ve Visconti gibi sinemacıların çalışmalarına dikkat çeker.
Burada ilginç olan şey şudur: Özlü sinemaya edebiyatçı gibi değil, hayatı başka biçimde algılamaya çalışan bir insan gibi bakar.
Bir filmin değerini yalnızca iyi çekilmiş olmasına bağlamaz. Onun için önemli olan, filmin insanın içinde ne bıraktığıdır.
Bir filmi sevmeyi şöyle tanımlar: “Bir filmi sevmek ne demek? O filmden etkilenmek, o filmi düşünmek, o filmi unutmamak demek.”
Bu cümle aslında yalnızca sinema hakkında değildir.
Bir kitabı sevmek de böyledir.
Bir şehri sevmek de.
Bir insanı sevmek de.

Gerçekten sevdiğimiz şeyleri tüketmeyiz; onları içimizde taşırız.

Özlü'nün sinemayla kurduğu ilişki bu nedenle onun edebiyatıyla da akrabadır. Görüntü, yolculuk, kent, insan yüzü, zaman ve hareket onun dünyasında yalnızca estetik unsurlar değildir; insanın kendisini tanımasının yollarıdır.
Bu açıdan sinema, Özlü için yeryüzüne bakmanın başka bir penceresidir.
 
“Eski aşklara dönemezsin...”

Tezer Özlü'nün mektupları ve notları da onun düşünce dünyasının önemli parçalarını oluşturur. Ferit Edgü ile mektuplaşmalarında edebiyat kadar hayatın kendisi de vardır.
Aşk vardır.
Yalnızlık vardır.
Dostluk vardır.
Kırgınlık vardır.
Ve geçmiş vardır.
Mektuplardan arda kalan şu cümlesi çok akılda kalıcıdır: “Eski aşklara dönemezsin, ama eski kitaplara dönebilirsin.” İlk bakışta romantik bir cümle. Ama biraz düşününce oldukça sert. Çünkü insan geçmişe dönmek ister.
Eski bir sevgiliye.
Eski bir şehre.
Eski bir eve.
Eski bir zamana.
Fakat hayat buna izin vermez.
Kitap ise verir.
Çünkü kitap aynı yerde durur.
İnsan değişir.
Kitap değişmez.
Edebiyatın en büyük tesellilerinden biri budur.
Hayat geri dönmez; ama bazı cümleler bizi geçmişte bıraktığımız kendimize götürebilir.
 
Mutluluk, acının karşıtı olmak zorunda değil

Burada Tezer Özlü'den çıkarılabilecek daha önemli bir ders olduğunu düşünüyorum.
Mutluluğu, acının hiç olmadığı bir hayat olarak düşünmemek. Özlü'nün dünyasında hayat zaten kusursuz değildir.
İnsan yaralanır.
Yalnız kalır.
Sever.
Kaybeder.
Hayal kırıklığı yaşar.
Bazen kendisini bile taşıyamaz.
Ama bütün bunlara rağmen yaşamaya devam eder.
Bu yüzden onun karanlık metinlerini okurken yalnızca “ne kadar acı çekmiş” diye düşünmek bana haksızlık gibi geliyor.
Asıl soru şu olmalı: Bunca acının içinde hayatı hâlâ neden bu kadar sevmiş?
Çünkü Özlü'nün metinlerinde sürekli bir hareket vardır.
Yola çıkmak.
Başka bir ülkeye gitmek.
Yeni bir kitap okumak.
Bir film izlemek.
Bir yazarı keşfetmek.
Bir dostla mektuplaşmak.
Aşkı aramak.
Kendine ait bir hayat istemek.
Bütün bunlar, ölüm düşüncesinin karşısında yaşamın küçük ama dirençli hareketleridir. Özlü'nün bize bıraktığı en önemli düşünce budur: Hayatın güzel olması için kusursuz olması gerekmiyor.
Yaşama sevinci, her şey yolunda olduğu için değil; hiçbir şey yolunda değilken bile sabah yeniden dışarı çıkabilmekten doğuyor.
 
Yeryüzüne dayanabilmek

Tezer Özlü'nün “Neden edebiyat?” sorusuna verdiği cevap aslında bütün yazarlığını özetler: “Yeryüzüne dayanabilmek için.” Bu cümleyi bugün başka türlü de okuyabiliriz. Belki hepimizin yeryüzüne dayanabilmek için bir şeye ihtiyacı var. Kiminin müziğe. Kiminin aşka. Kiminin denize. Kiminin kitaplara. Kiminin yolculuklara. Kiminin dostluğa.Kiminin yalnızlığa.Kiminin ise sadece birkaç saat boyunca kimsenin kendisinden bir şey istemediği sessiz bir odaya.
Tezer Özlü'nün edebiyatı bize hayatın dayanılmaz olduğunu söylemiyor.
Daha incelikli bir şey söylüyor: Hayat dayanılması güç bir yerdir; ama yine de yaşanmaya değecek kadar güzeldir.Bu yüzden onu yalnızca hüzünle hatırlamamak gerekir. Çünkü Tezer Özlü'nün ölümle bu kadar konuşmuş olması, yaşamı küçümsediği anlamına gelmez.
Tam tersine.
Ölümün farkında olan insan, hayatın ayrıntılarını daha keskin görür.
Bir trenin camından dışarı bakmayı.
Bir kitabın sayfalarını çevirmeyi.
Bir filmi sonuna kadar izlemeyi.
Bir şehri yürüyerek tanımayı.
Bir insanı gerçekten sevmeyi.
Ve en önemlisi: Kendi hayatını başkalarının beklentilerinden kurtarmayı.

Tezer Özlü bugün hayatta değil. Ama yazarlar ölmez. Çünkü onların kitapları, bizim henüz sormadığımız soruları sormaya devam eder.
Özlü'nün sorusu da hâlâ orada duruyor: Bu hayatı gerçekten yaşadın mı, yoksa sadece sana verilen hayatı mı sürdürdün?

Onun, ölüm anlatısını anmanın en doğru yolu, Cevabı karanlıkta aramak değil, bir gün daha yaşamayı seçmek, bir yolculuğa çıkmak, bir kitap açmak, sevdiğimiz bir filmi yeniden izlemek ve yeryüzünün bütün kusurlarına rağmen hayatın tarafında durmaktır.

Çünkü Tezer Özlü'nün karanlığından geçerek vardığımız yer, ölüm değil; hayatın ta kendisidir.
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın