Eğleniyor muyuz, Yoksa Kendimizden mi Kaçıyoruz?

Eğleniyor muyuz, Yoksa Kendimizden mi Kaçıyoruz?
0 Beğen
0 Yorum

İnsan bazen gerçekten mutlu olduğu için eğlenir.
Bazen de düşünmemek için.

Dışarıdan bakıldığında ikisini birbirinden ayırmak kolay değildir. İkisinde de kahkahalar vardır; kalabalık sofralar, müzik, seyahatler, geceler, telefon ekranları, arkadaşlar ve bitmek bilmeyen planlar...
Asıl fark, bütün bunlar sona erdiğinde ortaya çıkar.
Müzik sustuğunda, eve dönüldüğünde, telefon komimdin üzerinde sessiz kaldığında ve insan kendi sesiyle baş başa kaldığında... İşte o zaman anlaşılır: Yaşadığımız hayatın içinde miyiz, yoksa hayatın içine saklanıyor muyuz?

Çünkü eğlenmek başka şeydir, oyalanmak başka.
Biri hayatın sevincidir. Diğeri hayattan kaçmanın kibar adı.
Modern insanın belki de en büyük sıkıntılarından biri, kendi sessizliğine tahammül edememesi. Birkaç dakika boş kalınca telefona uzanıyoruz. Bir ilişki bittiğinde hemen yenisini arıyoruz. Canımız sıkıldığında dışarı çıkıyor, eve geldiğimizde bir kitap açıyor, kitabı kapattığımızda müzik dinliyoruz.
Sanki sessizlik kötü bir şey getirecekmiş gibi.
Oysa çoğu zaman sessizlik bize bir şey getirmez.
Zaten içimizde olanı görünür yapar.
 
Kendimizle baş başa kalmak neden bu kadar zor?

Bir ayrılık olur. Beklediğimiz şey gerçekleşmez. Yıllarca uğruna çalıştığımız hayatın bize ait olmadığını fark ederiz. Bazen de ortada büyük bir felaket yoktur; yalnızca içimizde tarif edemediğimiz bir boşluk belirir.
O boşlukla ne yapacağımızı bilemeyiz.
İşte tam o sırada hayatımızı başka şeylerle doldurmaya başlarız.
Arkadaşlarla buluşuruz.
Çalışmaya gömülürüz.
Tatile çıkarız.
Daha çok gezeriz.
Daha çok içer, daha çok konuşur, daha çok tüketiriz.
Bunların hiçbirinde bir sorun yok.
İnsan elbette eğlenmeli. Denize girmeli, sevdiği müziği dinlemeli, dostlarıyla gülmeli, güzel bir sofraya oturmalı. Hayat sürekli kendimizi analiz ettiğimiz ağır bir muhasebe defteri değil.
Mesele başka bir yerde başlıyor: Bütün bunları hayatı daha güzel yaşamak için mi yapıyoruz, yoksa içimizde duymak istemediğimiz sesi susturmak için mi?
Çünkü meşguliyet gerçekten güçlü bir ağrı kesici. Acıyı iyileştirmez. Ama bir süre hissettirmez.

Pascal'ın odası

Blaise Pascal, insanın kendi başına bir odada sessizce oturabilmesinin ne kadar zor olduğundan söz ederken aslında bugün sosyal medya çağında yaşadığımız şeyi yüzyıllar öncesinden görmüş gibi.
İnsan, kendisiyle baş başa kaldığında kendi hayatının sorularıyla karşılaşır.
Ben ne yapıyorum?
Nereye gidiyorum?
Bunca koşuşturmanın sonunda neye ulaşacağım?
Yaşadığım hayat gerçekten benimmi?
Pascal'ın işaret ettiği mesele “yalnız kalmak” değil. Daha derinde, insanın kendisiyle karşılaşmaktan kaçması var.
Bugün elimizde bu kaçış için çok daha fazla araç bulunuyor.
Telefonlar, diziler, sosyal medya, sürekli açık mesajlaşma ekranları, bitmeyen içerikler...
Pascal'ın odası artık cebimizde. Sessizlikten kaçmak için yanımızda taşıyoruz.

Kierkegaard'ın kalabalığı

Kierkegaard'ın düşüncesinde insanın kendisi olabilmesi önemli bir mesele. Kalabalığın içinde yaşarken insanın kendi sesini kaybetmesi mümkün.
Bu düşünce günümüzde daha da tuhaf bir hâl alıyor. Hiç olmadığımız kadar insanla iletişim hâlindeyiz ama hiç olmadığımız kadar kendimizden uzağız.
Bir fotoğraf paylaşıyoruz.
Birileri beğeniyor.
Bir şey yazıyoruz.
Birileri cevap veriyor.
Bir yere gidiyoruz.
Fakat bütün bunların arasında çok basit bir şeyi unutuyoruz: Bir anın gerçekten yaşanmış olması, onun sürekli gösterilmesi anlamına gelmiyor.
Kalabalık yalnızlığı ortadan kaldırmaz. Yalnızlığın üzerini örter.
 
Schopenhauer'ın yalnızlığı

Schopenhauer'ın yalnızlık üzerine düşünceleri de bence burada ilginç bir yerede. Ona göre insanın kendi başına kalabilme kapasitesi, kendi iç dünyasının zenginliğiyle yakından ilişkili.
Bu, “insanlardan uzak durmak gerekir” demek değildir. Tam tersine, başkalarıyla kurduğumuz ilişkinin niteliğini belirleyen şeylerden biri, yalnızken ne olduğumuzdur. Kendi içinde yaşayacak dünyası olmayan insan, dışarıdaki kalabalığa sürekli ihtiyaç duyar. Bu nedenle bazı insanların yalnız kalmaktan korktuğunu düşünürüz. Korktukları şey yalnızlık değildir. Kendileriyle karşılaşmaktır.
 
Orpheus neden arkasına baktı?

Mitolojinin en dokunaklı hikâyelerinden biri Orpheus ile Eurydike'nin hikâyesidir.
Bu hikaye beni çok etkilemiştir. Orpheus, ölen sevgilisi Eurydike'yi yeraltı dünyasından geri almak için Hades'in karşısına çıkar. Kendisine bir şartla izin verilir: Eurydike arkasından gelirken ona bakmayacaktır. Yeryüzüne çıkana kadar sabretmesi gerekir.
Fakat tam çıkışa yaklaşırken Orpheus dayanamaz. Arkasına bakar. Eurydike'yi ikinci kez kaybeder. Bu hikâyeyi yalnızca aşkın trajedisi olarak okumak mümkün. Ama başka bir yerden bakıldığında insanın belirsizliğe tahammül edememesiyle de ilgilidir.
Bazı şeyleri kontrol etmek isteriz. İçimizde korkunç bir oto kontrol canavarı barındırıyoruz. Cevapları hemen almak isteriz. Acıların bittiğinden emin olmak için sürekli arkaya bakarız. Hayatın içinde insanın yapabileceği en zor yolculuk, nereye varacağının cevabını bilmeden yürümektir.
Bugün biz de sürekli arkaya bakıyoruz.
Eski ilişkilere.
Eski fotoğraflara.
Eski mesajlara.
Geçmişte yaptığımız hatalara.
“Acaba başka türlü davransaydım ne olurdu?” sorusuna...
Geçmişi düşünmek anlamaktır, hatırlamaktır. Zira bu geçmişin içinde yaşamaya devam etmektir. Aradaki farkı bilmek kolay değil.

Frankl'in sorusu: Bütün bunları neden yapıyorum?

Viktor Frankl'ın düşüncesi tam burada önem kazanıyor.
Frankl için mesele yalnızca mutlu olmak değildi. İnsan, hayatında bir anlam bulabildiğinde acıya, kayba ve zorluğa rağmen yaşamla bir ilişki kurabiliyordu.
Bu yüzden yalnızca haz peşinde koşmak insanı uzun vadede tatmin etmez.
Çünkü haz şu soruyu cevaplamaz: “Bütün bunların benim için anlamı ne?”
Bir gece çok eğlenebiliriz. Ertesi gün kendimizi iyi hissedebiliriz. Bir hafta tatile çıkabiliriz. Ay boyunca sürekli insanlarla görüşebiliriz. Bütün bunların ardından aynı boşluk geri dönüyorsa belki de eksik olan yeni bir eğlence değildir.
Cevaplanmamış bir sorudur.
İnsan hayatında o kadar çok şey yapar ki, neden yaptığını sormaya vakit bulamaz.

Sisifos'un taşı

Mitolojide Sisifos, kayayı tepeye çıkarır. Kaya yeniden aşağı yuvarlanır. O tekrar çıkarır. Kaya yeniden düşer. Bu hikâyeyi yalnızca anlamsız emeğin sembolü olarak okumak mümkün.
Ama modern hayatın başka bir tarafına da benziyor.
Pazartesi çalış.
Hafta sonu eğlen.
Pazartesi yeniden çalış.
Yorul.
Bir şey satın al.
Kısa süre iyi hisset.
Sonra başka bir şey iste.
Yeni bir plan yap.
Yeni bir hedef koy.
Yeniden yorul.
Ve tekrar başa dön.
Böyle zamanlarda hayatımız gerçekten ilerlemiyor; yalnızca hareket ediyor.
Bu ikisi aynı şey değil.
İnsan sürekli hareket hâlindeyken bile aynı yerde kalabilir.
 
Eğlence ne zaman kaçışa dönüşür?

Bunun kesin bir ölçüsü yok. Ama insan kendisine bazı sorular sorabilir.
Bir gecenin sonunda gerçekten dinlenmiş mi hissediyorum, yoksa yalnızca bir sonraki planı düşünmeye mi başlıyorum? Yalnız kaldığımda huzur mu buluyorum, huzursuz mu oluyorum? Telefon birkaç saat sessiz kaldığında sıkılıyor muyum, yoksa içimde bir şeylerle karşılaşmaktan mı çekiniyorum? Çalışmak beni hayata mı bağlıyor, yoksa düşünmemek için kullandığım bir sığınak mı? Yeni bir ilişkiye gerçekten hazır mıyım, yoksa eski yalnızlığımı yeni bir insanla mı örtmeye çalışıyorum? İnsanın kendisine vereceği en dürüst cevap, bütün davranışlarından daha fazla şey anlatır. Kendimizi kandırmanın en kolay yolu, yaptığımız şeylerin makul olmasıdır.
Çalışmak makuldür.
Gezmek makuldür.
Eğlenmek makuldür.
İnsanlarla görüşmek makuldür.
Lakin makul olan her şey, bizi iyi bir yere götürmez.
 
Acıdan kaçmak yerine onunla oturabilmek

Hayatın bütün acılarını ortadan kaldırmak mümkün değil.
Sevdiğimiz için kaybedeceğiz.
Bağlandığımız için kırılacağız.
Bir şeyleri gerçekten önemsediğimiz için hayal kırıklığı yaşayacağız.
Yaşadığımız için yaşlanacağız.
Bazen doğru olanı yaptığımız hâlde istediğimiz sonucu alamayacağız. Bunun kullanım kılavuzu yok.
Yaş almanın getirdiği olgunluk bunu kabul etmekle başlıyor.
Acının hemen ortadan kalkmasını beklememek...
Bir süre onunla oturabilmek...
Ne söylediğini dinlemek...
Sonra yeniden hayata dönmek. Acının karşısındaki tek seçenek kaçmak değil. Onu anlamak da mümkün.
Bazı yaralar, üzerine sürekli yeni şeyler koyarak iyileşmez. Sadece görünmez oluyor.
Müzik sustuğunda, kalabalık dağıldığında ve gece eve döndüğümüzde yeniden kendini hatırlatmasının sebebi bu.
 
Peki eğlenmekten vaz mı geçeceğiz?

Hayır.

Tam tersine, eğlenmenin ne olduğunu yeniden hatırlayacağız.
Bir arkadaşımızla gerçekten gülmek...
Denize girip hiçbir şey düşünmeden yüzmek...
Sevdiğimiz bir şarkıyı açıp kendimizi ona bırakmak...
Bir yolculuğa çıkmak...
Güzel bir sofrada uzun uzun oturmak...
Bunlar hayattan kaçmak değil.
Bunlar hayatın kendisi olabilir.
Sorun eğlencede değil.
Sorun, eğlencenin hayatın yerini alması.
Mutluluk da insanın bütün sorularını ortadan kaldıran bir durum değil. İnsan mutsuzken bile hayatının anlamlı olduğunu hissedebilir. Bazen de her şey yolunda görünürken içinde tarif edemediği bir eksiklik taşıyabilir.
Çünkü iyi hissetmek ile iyi yaşamak aynı şey değildir.

Özgürlük, sessizlikten kaçmamaktır

Bir gün canımız sıkıldığında hemen telefona uzanmazsak...
Yalnız kaldığımızda bunu bir eksiklik gibi görmezsek...
Bir acı geldiğinde onu hemen başka bir insanın, başka bir gecenin, başka bir yolculuğun veya başka bir uğraşın altında saklamazsak...

O zaman kendimizle yeniden tanışmaya başlarız.
İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki, bütün diğer ilişkilerinin de sessiz temelidir.
Asıl özgürlük, sürekli iyi hissetmek değildir.
Kötü hissettiğimizde de kendimizden kaçmak zorunda olmadığımızı bilmektir.
Hayatı yalnızca eğlenceyle geçirebilirsiniz. Takviminizi doldurabilirsiniz. Evinizi eşyalarla doldurabilirsiniz. Telefonunuzu, hafta sonlarınızı, gecelerinizi, hatta yanınızdaki insanları bile çoğaltabilirsiniz.
Zira insanın içindeki boşluk, daha fazla şey koyarak kapanmaz.
Eksik olan yeni bir şey değildir. İnsanın ihtiyacı, ilk kez gerçekten durmaktır.
Bütün gün başkalarının sesini, müziği, ekranları ve hayatın gürültüsünü dinledikten sonra gece eve döndüğümüzde geriye tek bir ses kalır. Kendi sesimiz.

Hayatın en dürüst sorusu da tam o anda gelir: “Bunca şey yaparken gerçekten yaşıyor muyum, yoksa kendimle karşılaşmamak için sadece oyalanıyor muyum?”
Bu sorudan kaçmak için yine ışığı açabiliriz.
Televizyonu açabiliriz.
Telefonu elimize alabiliriz.
Bir arkadaşımızı arayabiliriz.
Yeni bir plan yapabiliriz.
Ama sonunda gece yine gelir.
Gürültü yine diner.
İnsan kendisiyle kalır.

Çünkü insanın kaçabileceği çok yer vardır; ama kendisinden kaçabileceği hiçbir yer yoktur.
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın