Bazı yönetmenler insanı anlatır. Darren Aronofsky ise insanın kendisiyle baş başa kaldığında neye dönüşebileceğini gösterir izleyenine.
Onun filmlerinde dünya genellikle güzel bir yer değildir. Ama mesele dünyanın karanlık olması da değildir. Aronofsky'nin ilgisini çeken, insanın o karanlığın içinde kendisine nasıl bir çıkış yolu bulduğudur.
Ve daha önemlisi: İnsanın çıkış yolu sandığı şeyin, onu uçuruma götüren yol olmasıdır.
Bu nedenle Aronofsky sinemasında insanlar genellikle kötü değildir.
Onlar sadece bir şey isterler. Bir şeyi çok isterler. Sonra biraz daha fazla. Sonra onsuz yaşayamayacaklarını düşünmeye başlarlar. İşte Aronofsky'nin sineması tam o noktada başlar.
İnsan Ne İstiyorsa, Biraz da Ondan İbarettir
Pi'de Max Cohen hakikati bulmak ister.
Matematiğin içinde evrenin gizli düzenini arar. Sayıların yalnızca sayı olmadığına, dünyanın görünmeyen bir sistem tarafından yönetildiğine inanır.
Max'in trajedisi cehalet değil: Bilme arzusunun sınırını kaybetmesidir.
Bir şeyi anlamak isterken, anlamak istediği şey tarafından ele geçirilir. Bu, Aronofsky'nin ileride tekrar tekrar döneceği bir fikir.
Black Swan'da Nina kusursuz olmak ister.
The Wrestler'da Randy yeniden değerli olmak ister.
The Whale'da Charlie geçmişte kaybettiği bir bağın acısından kaçmak ister.
The Fountain'da ölümün karşısında insanın yenilgiyi kabul edemeyişi vardır.
Mother! ise yaratma, sahip olma, inanç ve hayranlık arzusunu neredeyse bir kâbusa dönüştürür.
Karakterler değişir. Dünyalar değişir. Ama Aronofsky'nin baktığı yer değişmez: İnsanın içindeki boşluk. Ve o boşluğu neyle doldurmaya çalıştığımız.
Aronofsky'nin Karanlığı
Aronofsky'yi “karanlık yönetmen” diye tanımlamak kolay. Ama eksik. Çünkü onun filmlerindeki karanlık, kötülüğün karanlığı değildir. İhtiyacın karanlığıdır.
İnsanın bir şeye ihtiyaç duyması ne zaman arzudan bağımlılığa dönüşür? Sorusunun cevap arayışıdır.
Bir hayal ne zaman insanı yaşatan şey olmaktan çıkar ve onu tüketmeye başlar? Başarı ne zaman kişinin kimliğine dönüşür? Aşk ne zaman iki insanın birbirini kurtarma çabasına dönüşür? Ve en önemlisi: İnsan, kendisini kurtaracağını düşündüğü şeyin kendisini yok ettiğini ne zaman fark eder? Aronofsky'nin filmlerinde cevap çoğu zaman acıklıdır:
Çok geç.
Bir Rüya İçin Ağıt
Bence tüm bunların en çıplak, en acımasız ve belki de en kusursuz hali Requiem for a Dream'dir.
2000 yılında çekilen film, Hubert Selby Jr.'ın romanından uyarlanır. Ama Aronofsky kitabı yalnızca sinemaya uyarlamaz. Romanın karakterlerin zihninin içine giren yapısını sinemanın diliyle yeniden kurar. Yönetmen, Selby'nin karakterlerin iç dünyasını bu kadar görsel hale getirebilmesini filmin kendisini yapmaya iten temel nedenlerden biri olarak anlatır.
Dört insan.
Dört yalnızlık.
Dört rüya.
Ve giderek büyüyen tek bir canavar:
Bağımlılık.
Aronofsky'nin kendi ifadesiyle film bir anlamda “canavar filmi”dir. Fakat canavarın pençeleri, dişleri ya da yüzü yoktur. Canavar karakterlerin kafalarının içindedir. Ve onları önce rahatlatır. Sonra ele geçirir. En sonunda da birbirlerinden koparır.
Sara Goldfarb: Görülmek İsteyen Bir Kadın
Ellen Burstyn'in Sara Goldfarb'ı, filmin belki de en yanlış anlaşılmaya müsait karakteridir. Çünkü ilk bakışta Sara'nın hikâyesi diğerlerinden farklı görünür. Harry uyuşturucu kullanır. Marion uyuşturucu kullanır. Tyrone uyuşturucu kullanır. Sara ise televizyona çıkmak ister. Sonra zayıflamak için hap kullanmaya başlar. Ama Aronofsky tam da burada seyirciyi yakalar. Sara'nın kullandığı şey uyuşturucu değilmiş gibi görünür. Oysa bağımlılığın özü aynıdır. Sara yalnızdır. Yaşlanmıştır. Kocasını kaybetmiştir. Oğlu Harry artık hayatının merkezinde değildir. Günlerinin önemli bir kısmını televizyon karşısında geçirir. Ve bir gün televizyon programına çıkma ihtimali doğar. Bir kırmızı elbisesi vardır. O elbiseyi yeniden giyebilmek ister. Ama aslında elbiseyi giymek istemez. Kendisi gibi hissetmek ister.
Genç.
Güzel.
Önemli.
Görünür.
Sevilir.
İşte trajedi burada başlar. Sara'nın hayali aslında çok insancadır. Bir insanın görülmek istemesinde ne kötülük olabilir? Hiçbir şey. Sorun, Sara'nın kendi değerini artık yalnızca başkalarının onu nasıl göreceği üzerinden ölçmeye başlamasıdır. Televizyon onun için yalnızca televizyon değildir. Bir kurtuluş kapısıdır. Ve kırmızı elbise yalnızca bir elbise değildir. Kaybettiği hayatın sembolüdür. Filmin renk kullanımında kırmızının özellikle Sara'nın saçında ve elbisesinde korunması da bu nedenle anlamlıdır. Aronofsky ve ekibi kırmızıyı filmin büyük bölümünde sınırlayarak Sara'nın rüyasıyla ilişkilendirmiştir. Sara'nın trajedisi böylece uyuşturucudan daha büyük bir şeye dönüşür: İnsan geçmişteki kendisini yeniden bulmaya çalışırken, bugünkü kendisini kaybedebilir.
Harry: Hayalini Gerçekleştirmek İçin Hayatını Harcamak
Jared Leto'nun Harry Goldfarb'ı filmin daha tanıdık yüzüdür. Gençtir. Uyuşturucu kullanır. Para kazanmak ister. Marion'la bir hayat kurmak ister. Bir gün her şeyin güzel olacağına inanır. Harry'nin hikâyesi klasik bir bağımlılık hikâyesi gibi başlar. Ama Aronofsky'nin asıl ilgisi uyuşturucuda değildir. Harry uyuşturucuyu neden kullanmaktadır? Çünkü hayatından memnun değildir. Para kazanırsa daha iyi yaşayacaktır. Daha iyi yaşarsa Marion'la mutlu olacaktır. Mutlu olursa hayat anlam kazanacaktır. Yani Harry'nin zihninde sürekli ertelenen bir gelecek vardır.
“Bir gün...”
Bir gün para olacak.
Bir gün özgür olacak.
Bir gün Marion'la başka bir hayat kuracak.
Bir gün annesiyle her şey düzelecek.
Ve belki de bağımlılığın en tehlikeli cümlesi budur:
Bir gün.
Çünkü insan bugünkü hayatını yaşamayı bırakıp sürekli gelecekteki hayatına yatırım yapmaya başladığında, bugünün kendisi sessizce elinden kayabilir. Harry'nin trajedisi de budur. Hayalini gerçekleştirmek için kullandığı araç, sonunda hayatını yok eder.
Marion: Aşkın Kurtarıcı Olabileceğine İnanan Kadın
Jennifer Connelly'nin Marion'u ise filmin duygusal merkezlerinden biridir. Marion yalnızca uyuşturucu kullanan bir genç kadın değildir. O da sevilmek ister. Bir hayat kurmak ister. Harry ile birlikte kendisini başka bir dünyanın içinde hayal eder. Ve belki de filmdeki en acı fikirlerden biri burada ortaya çıkar: İki insan birbirini gerçekten sevebilir ve yine de birbirlerini kurtaramayabilir. Harry ile Marion'un ilişkisi başta neredeyse romantik bir sığınak gibidir. Dışarıdaki dünya kötüdür. Ama onlar birbirlerine sahiptir. Birbirlerinin yanında kendilerini değerli hissederler. Sonra bağımlılık ilişkilerinin arasına girer. Sevgi, zamanla kurtarıcı olmaktan çıkar. Bir ihtiyaç haline gelir. Sonra pazarlığa dönüşür.
Sonunda ise birbirlerini ayakta tutmak yerine birbirlerinin düşüşünü hızlandırırlar.
Aronofsky'nin yapım notlarında filmin temel meselelerinden birinin aşk olduğu ve özellikle “aşk yanlış gittiğinde ne olduğu” üzerine kurulduğu belirtilir. Bu, filmin uyuşturucu hikâyesinden daha büyük olduğunu gösterir. Çünkü burada bağımlılık yalnızca maddeye değildir. İnsana da bağımlı olunabilir.
Tyrone: Güvenli Bir Yeri Arayan Adam
Marlon Wayans'ın Tyrone'u diğer üç karakterden daha geri planda görünür. Ama onun hikâyesinde çok önemli bir ayrıntı vardır: Tyrone'un asıl aradığı şey yalnızca para değildir.
Güvenliktir.
Sevilmektir. Bir yere ait olmaktır. Geçmişindeki güven duygusuna yeniden ulaşmaktır.
Bu nedenle dört karakterin aslında aynı şeyi aradığını fark ederiz: Harry para ve özgürlük ister. Marion aşk ve yeni bir hayat ister. Sara görünürlük ve gençlik ister. Tyrone güvenlik ve aidiyet ister. Ama hepsinin altında aynı ihtiyaç vardır: Bir boşluğu doldurmak. Ve film tam burada evrenselleşir. Çünkü boşluk yalnızca onların boşluğu değildir. İnsanın boşluğudur.
Filmdeki Asıl Canavar
Belki de Bir Rüya İçin Ağıt'ın en büyük başarısı, uyuşturucuyu merkezden çekip yerine daha rahatsız edici bir soru koymasıdır:
İnsanın uyuşturucusu nedir?
Televizyon olabilir. Para olabilir. Aşk olabilir. Başarı olabilir. Çalışmak olabilir. Güzellik olabilir. Sosyal medya olabilir. Hatta bazen umut bile olabilir.
Aronofsky yıllar sonra The Whale üzerine konuşurken de bağımlılık fikrinin ilgisini çeken tarafının insanların yalnızca kimyasallara değil, çok farklı şeylere bağımlı olabilmesi olduğunu vurgular. Bu yüzden Requiem for a Dream'i yalnızca “uyuşturucu filmi” olarak izlemek, filmin asıl fikrini kaçırmak olur. Uyuşturucu burada yalnızca en görünür biçimdir.
Konu: Kaçış.
İnsan gerçekliğinden hoşlanmadığında ne yapar?
Kendisine başka bir gerçeklik yaratır.
O gerçeklik, gerçek hayatından daha çekici hale gelir.
Aronofsky'nin Kamerası Neden Bu Kadar Rahatsız Edici?
Çünkü yönetmen karakterleri uzaktan izlemek istemez. Onların zihninin içine girmek ister. Pi'de bunu tek bir karakter üzerinden yapar. Requiem for a Dream'de ise dört ayrı bilinç vardır. Bu nedenle filmde split-screen kullanımı yalnızca estetik bir numara değildir.
Aynı anda iki karakterin iki ayrı gerçekliğini göstermek için kullanılır.
Aronofsky, Requiem'de farklı karakterlerin öznelliklerini aynı anda nasıl göstereceğini düşünürken split-screen fikrinin buradan çıktığını anlatmıştır. Sonra görüntüler hızlanır. Tekrarlar çoğalır. Sesler keskinleşir. Yakın planlar giderek sıklaşır. Zaman algısı bozulur. Ve seyirci artık karakterleri izlememeye başlar.
Onlarla birlikte düşmek.
Filmin son bölümü bu nedenle yalnızca dramatik değildir. Fizikseldir. İnsanı yorar.
Rahatsız eder. Bazen seyretmek istemediğiniz halde bakmaya devam edersiniz. Çünkü Aronofsky seyirciye güvenli bir mesafe bırakmaz.
Black Swan: Kusursuzluğun Bedeli
Yıllar sonra Black Swan geldiğinde aslında Requiem for a Dream'in başka bir versiyonunu izliyormuşuz gibi hissedebiliriz. Bu kez uyuşturucu yoktur. Ama bağımlılık vardır. Nina'nın uyuşturucusu: Kusursuzluk. Natalie Portman'ın canlandırdığı Nina, iyi bir balerin olmak istemez. Kusursuz olmak ister. İyi olmak yetmez. Başarılı olmak yetmez. Beğenilmek yetmez. Kendisinden beklenen mükemmelliğe ulaşmak zorundadır. Ve sonunda bedeniyle zihni arasındaki sınır çözülmeye başlar. Sara Goldfarb ile Nina arasında yıllar ve dünyalar kadar fark vardır. Ama ikisi aynı yere bakar: Başkalarının gözündeki benliklerine. Sara ekranda görülmek ister. Nina sahnede kusursuz görülmek ister. İkisinin de kendi benlikleri, başkalarının bakışında şekillenmeye başlar.
The Wrestler: Alkışa Bağımlı Olmak
Mickey Rourke'un Randy'si ise daha sessiz bir trajedidir. Çünkü Randy'nin bağımlılığı ilk bakışta kötü görünmez. Uyuşturucu gibi değildir. Yıkıcı bir alışkanlık gibi görünmez. O sadece ringe çıkmayı sever. Ama zamanla anlarız ki Randy için ring, hayatının kendisidir.
Ringin dışında kim olduğunu bilmiyordur. İnsanlar onu alkışladığında vardır. Alkış kesildiğinde yok olur. Bu yüzden yaşlanmak onun için yalnızca fiziksel bir süreç değildir. Kimliğini kaybetmektir. Aronofsky'nin The Wrestler üzerine yaptığı açıklamalarda da Randy'nin ve filmdeki diğer karakterlerin yaşlandıkça kendi dünyalarında “emekliye ayrılma” tehdidiyle karşılaşmaları dikkat çekicidir. Randy'nin trajedisi Sara'nın trajedisine çok yakındır. Sara televizyon olmadan kendisini görememektedir. Randy seyirci olmadan kendisini görememektedir. İkisi de görünür olmak ister. İkisi de bir zamanlar oldukları kişiye tutunur. Ve ikisi de geçmişteki kimlikleriyle bugünkü hayatları arasında sıkışır.
The Whale: Aynı Yaraya Başka Bir Bakış
The Whale geldiğinde Aronofsky'nin sinemasında önemli bir değişim hissedilir.
Charlie de bağımlıdır. Ama bu kez yönetmen karakterini yalnızca uçuruma sürüklemez.
Onu anlamamızı ister. Brendan Fraser'ın canlandırdığı Charlie, ilk bakışta kolayca yargılanabilecek bir karakterdir. Fakat film ilerledikçe yargının yerini başka bir şey alır:
Şefkat. Aronofsky de filmi yaparken asıl ilgisinin Charlie'nin psikolojisine girmek ve insanların ilk bakışta reddedebileceği bir karakteri yeniden düşünmelerini sağlamak olduğunu söylemiştir. Bu, yönetmenin sinemasında önemli bir noktadır. Çünkü Aronofsky artık yalnızca “insan nasıl kendini yok eder?” diye sormaz. Biraz daha zor bir soru sorar:
Kendini yok eden bir insanı hâlâ sevebilir miyiz?
Aronofsky'nin İnsanları Neden Bizi Rahatsız Ediyor?
Çünkü onları kolayca kötü ilan edemiyoruz.
Max'i anlıyoruz.
Sara'yı anlıyoruz.
Harry'yi anlıyoruz.
Marion'u anlıyoruz.
Nina'yı anlıyoruz.
Randy'yi anlıyoruz.
Charlie'yi anlıyoruz.
Belki de korkutucu olan tam olarak bu. Çünkü onları anladığımız anda, onların hikâyeleri bize uzak olmaktan çıkıyor. Hepimizin küçük bir Sara tarafı var. Bir gün yeniden genç, güzel, önemli veya değerli hissedeceğimiz bir anı bekleyen. Hepimizin biraz Harry'si var. “Bir gün her şey düzelecek” diyerek bugünü erteleyen. Biraz Marion'umuz var. Sevginin bizi kurtaracağına inanan. Biraz Nina'mız var. Kendimize hiçbir zaman yeterince iyi olmadığımızı söyleyen. Biraz Randy'miz var. Geçmişteki halimize tutunup bugünkü halimizi görmezden gelen. Belki biraz da Charlie'miz var. Kendi acımızdan kaçarken kendimize zarar veren.
Sonunda Yine Sara'ya Dönüyoruz
Darren Aronofsky'nin bütün sinemasını tek bir çizgi üzerinde okumak mümkün:
Arzu → takıntı → bağımlılık → yalnızlık.
Ama bu çizgiye bir kelime daha eklemek gerekir: Rüya.
Çünkü Aronofsky'nin karakterleri yalnızca bağımlı değildir. Onların hepsi bir şeyin hayalini kurar. Daha iyi bir hayatın. Sevilmenin. Başarının. Güzelliğin. Gençliğin. Kusursuzluğun. Kurtuluşun. Aronofsky'nin sinemasını bu kadar acımasız yapan şey, bu rüyaların hiçbirinin baştan kötü olmamasıdır. Sara'nın televizyona çıkmak istemesinde ne kötülük vardır?
Harry'nin para kazanmak istemesinde? Marion'un sevilmek istemesinde? Nina'nın başarılı olmak istemesinde? Randy'nin yeniden alkışlanmak istemesinde? Charlie'nin sevdiği insanın sevgisini geri kazanmak istemesinde? Hiçbirinde. Sorun rüyanın kendisi değildir.
Sorun, insanın rüyasını yaşamak için kendisinden ne kadar vazgeçtiğidir.
İşte bu yüzden Bir Rüya İçin Ağıt yıllar geçmesine rağmen hâlâ bu kadar rahatsız edicidir.
Çünkü film bize uyuşturucu kullanan dört insanı göstermiyor yalnızca. Bize dört insanın, kendilerine başka bir hayat kurma çabasını gösteriyor. Ve sonra o hayatın nasıl yavaş yavaş ellerinden kaydığını. Belki de filmin en ağır tarafı budur: Onların hiçbirisi başlangıçta ölmek istemez. Hepsi yaşamak ister.
Daha güzel yaşamak ister.
Daha çok sevilmek ister.
Daha önemli olmak ister.
Daha iyi bir geleceğe ulaşmak ister.
Ama bazen insanın trajedisi kötü bir şey istemesi değildir.
İyi bir şeyi, kendisini yok edecek bir biçimde istemesidir.
Ve film bittiğinde geriye yalnızca uyuşturucular, haplar, televizyonlar ve kırılmış hayatlar kalmaz.
Geriye bize ait bir soru kalır.
Aronofsky'nin bütün sineması aslında bu sorunun etrafında dönmektedir: “Beni kurtaracağını sandığım şey, beni benden uzaklaştırıyor olabilir mi?”
Sara'nın kırmızı elbisesi bu yüzden filmin sonunda hâlâ aklımızdadır. Çünkü o elbise yalnızca Sara'nın rüyası değildir. Hepimizin bir yerlerde sakladığı, “Bir gün...” diye başlayan o küçük hayalin sembolüdür. Bir Rüya İçin Ağıt'ın gerçek ağıtı, insanların rüyalarını kaybetmesi değildir.
Kendilerini, o rüyayı gerçekleştirmeye çalışırken kaybetmeleridir.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın