---
*Operasyon: "Balina." Hedef: fare-adam limanı, kıyı boyunca tüm yapılar. Amaç: Seçilmiş'in
etkisiz hale getirilmesi. Katılımcı sayısı: 19. Bu emir, Komutan'ın bizzat imzasını taşır.*
*— Teşkilat arşivinden, kırmızı mühürlü bir operasyon emri*
---
Meydanda hiç bu kadar çok Nefer bir arada görmemiştim. Camiin avlusunda, sabahın en karanlık saatinde, sıra sıra dizilmiş on dokuz kişiydik — bazı yüzleri tanıyordum, çoğunu tanımıyordum, ama hepimizin üzerinde aynı gerginlik vardı, aynı sessizlik. Işık, listesini elinde tutarak aramızda dolaşıyordu; ama bu sefer emri veren o değildi.
Komutan'ın kendisi geldi.
Onu ilk kez bu kadar yakından görüyordum — uzun boylu değildi, geniş de değildi, ama durduğu yerde bir ağırlık vardı, kimsenin kolayca göz ardı edemeyeceği bir ağırlık. "Bu sabah," dedi, sesi yüksek çıkmadan bütün meydana yayılarak, "on dokuz kişi bir limana gidiyor. Kaçınız döneceğini bilmiyorum. Ama biliyorum ki gitmezsek, o liman büyümeye devam edecek, ve bir gün Eminönü'nün kapısına kadar gelecek." Bir sessizlik oldu. "Işık, ekibi sen yönetiyorsun. Ben burada, haber bekliyor olacağım."
Sıranın içinde bir tanıdık yüz gördüm — Vahit, kolunu birkaç kere açıp kapayarak, sanki hâlâ inanmıyormuş gibi kendi gücüne. Yanına gittim.
"Sonunda," dedim.
"Sonunda," dedi, sırıtarak, ama gözlerinde eskisi gibi bir parıltı yoktu — daha temkinli bir şeydi bu, deneyimin bıraktığı bir iz. "Fehmi Usta iyileşti mi diye sormadan, kolumun iyileştiğini soracaksın değil mi?"
"İkisini de soracağım."
"Fehmi Usta gelmiyor bu sefer — dedi ki 'bir kere ölümün kıyısından döndüm, ikinci kez şansımı zorlamayacağım.' Sema geliyor ama, orada, en arkada." İşaret etti, ve gerçekten de Sema'yı gördüm, elleri hafif titreyerek, ama çenesi dikti.
Kalabalığın arasında Onur'u ve Kerim'i de fark ettim, ikisi de bana başlarıyla selam verdi, kısaca, sanki aramızda uzun sözlere gerek yokmuş gibi. Nurcan'ı ise en son gördüm, kalabalığın kenarında, çantası her zamankinden daha dolu, yüzünde bu sefer gelmemesi gerektiğini bildiği ama gelmekten vazgeçemediği bir ifadeyle.
"Sen de mi," dedim, yanına yaklaşıp.
"Ben o limanı senden önce gördüm," dedi, kısaca. "Orada ne olduğunu bilmeden evimde oturamazdım."
Geri kalanları — on iki, on üç kişi kadar — daha yüzeysel tanıdım o sabah: bir grup savaşçı, ağır zırhlı, önden gidecek olanlar; birkaç büyücü, ellerinde asalar, sinirli ama hazır; iki şifacı daha, Onur ve Nurcan'ın yanında duracaklar. Hepsinin kendi hikâyesi vardı elbette, ama o sabah hepimiz aynı şeydik: sayı, bir emrin altındaki bir rakam, limana gidecek on dokuz kişiden biri.
Işık son bir kez baktı hepimize. "Kimse tek başına hareket etmeyecek," dedi. "Kimse kahraman olmaya çalışmayacak. Limanın neresinde olursanız olun, yanınızdakini koruyacaksınız, o kadar." Sonra bana döndü, bir an, gözlerinde bir şey — belki bir özür, belki bir uyarı. "Sen de, Nefer. Bu sefer gösteriş yok."
---
Limana gün doğmadan vardık, karanlığın son kalıntılarından faydalanarak. Gemi enkazı, tam karşımızda, gündüz gördüğümden çok daha büyüktü — paslı gövdesi gökyüzüne karşı devasa bir hayvan iskeleti gibi yükseliyordu, her rüzgârda inleyen, gıcırdayan bir canavar leşi — ama Nurcan'ın söylediği gibi, o sadece bir sahne dekoruydu, karaya oturmuş, bir daha hiç yüzmeyecek bir kabuk. Asıl liman, onun gölgesinde uzanan taş rıhtım, depo binaları ve dar sokaklardı. Işık, elini kaldırıp üç yöne işaret etti; ekip sessizce üçe bölündü, ben Vahit ve Kerim'in olduğu gruptaydım, rıhtımın sol tarafından, harap depo sıralarının arasından ilerleyecektik.
İlk depoda kimse yoktu, sadece paslı raflar ve karanlık. Ama ikinci depoya girer girmez bir çığlık duyduk — başka bir gruptan, limanın ortasından geliyordu, ve ardından metal sesleri, bir çatışmanın ilk saniyeleri. Işık'ın planı bozulmuştu bile; ya da belki hiç plan yoktu, sadece umuttu.
Vahit önden koştu, kolunu artık hiç düşünmeden kullanarak, palasını iki fare-adamın arasına savurup ikisini birden yere serdi — ben de arkasından, dar sokak arasında sıkışan üçüncü bir figürü omzumla duvara bastırıp kılıcımı kullandım, düşünmeden, yalnızca hareketin kendisiyle. Kerim, arkamızda, geniş baltasıyla geriden geleni durduruyordu — üçümüz, depo duvarları arasındaki dar bir geçitte, birbirimize güvenerek ilerliyorduk.
Rıhtımın açık kısmında daha kötüsü bekliyordu. Kırmızı giysili birkaç figür, gemi enkazının güvertesine ve çevredeki sandık yığınlarına yerleşmiş, uzaktan tüfekleriyle ateş açtı — bir mermi kulağımın yanından geçti, sıcaklığını hissettim, ve Sema, arkamdan, elini kaldırıp önümüze bir buz duvarı ördü, mermiler donmuş yüzeyde patlayıp dağıldı. "Koşun!" diye bağırdı, sesi gerilimle titreyerek ama net. Koştuk, buz duvarının arkasından, tetikçilerin şaşkın bakışları arasından geçip onlara ulaştık — Vahit'in palası birini, benim kılıcım diğerini sustururken, üçüncüsü tüfeğini bırakıp kaçmaya çalıştı, Kerim'in baltası ona ulaşmadan önce rıhtımın kenarından denize atladı.
Bir çığlık daha, bu sefer bizim taraftan — döndüğümde, savaşçılardan biri (adını bile öğrenememiştim) yere düşmüş, omzundan kan akıyordu, bir fare-adamın hançeri orada saplı kalmıştı. Onur hemen yanına koştu, elleri ışıkla dolarken, "Yürüyebilir misin," diye sordu, sert ama sakin bir sesle. Adam başını salladı, dişlerini sıkarak, ve Onur onu ayağa kaldırdı, kanı durdurarak ama yarayı tam kapatmadan — "Şimdilik bu kadarı yeter, devam et."
Limanın ortasına vardığımızda, üç grup yeniden birleşti — kayıp yoktu, ama iki yaralı vardı, biri Onur'un az önce ayağa kaldırdığı adam, diğeri büyücülerden biri, kolunda derin bir kesik. Nurcan onunla ilgilenirken, Işık etrafımıza baktı, sayıyordu, dudakları sessizce hareket ediyordu.
"On dokuz," dedi sonunda, kendine, "hâlâ on dokuz." Bana baktı. "Devam edebilir misin?"
"Edebilirim."
---
Limanın en ucuna, gemi enkazının gölgesine doğru ilerledikçe, sokaklar daralıyor, ışık azalıyordu — ama tuhaf bir şekilde, düşman sayısı da azalıyordu, sanki limanın geri kalanı boşaltılmış gibi, hepsi bizi bu son alana yönlendirmek için. Bir noktada, harap bir depo duvarının üzerinde, kazınmış bir sembol gördüm — basit, üç çizgiden oluşan, hiçbir anlamı olmayan gibi görünen ama bende tuhaf bir tanıdıklık uyandıran bir işaret. Antrepo'da, Azul'un inindeki fare-adam sembollerinden biriyle aynıydı.
"Bunu gördün mü," diye sordum Kerim'e, işaret ederek.
Baktı, omuz silkti. "Fare-adamların bir yazısı vardır, duymuştum. Kimse okuyamıyor artık, ustaları öleli çok oldu." Bir an durdu. "Ya da ölmedi. Kim bilir."
Limanın en ucuna vardığımızda, hava değişti — daha ağır, daha sıcak, sanki nefes alan bir şeyin yakınındaymışız gibi. Geniş bir açık alandı burası, rıhtımın en geniş kısmı, üzerine gemi enkazının devasa gövdesi bir çatı gibi gölge düşürüyordu, paslı gövdenin yarıklarından süzülen sabah ışığı taş zemine ince çizgiler halinde vuruyordu. Ve ortasında, bekliyordu.
Seçilmiş, anlatıldığı gibiydi ama anlatılandan daha fazlasıydı — insana çok yakın bir yüz, keçi sakalı rüzgârda hafifçe savrulan, uzun saçı omuzlarına dökülen bir varlık, ama elleri değildi insan olan — iki dişli, kemik gibi sert bir pençe silahı, her hareketinde havayı çatlatan bir ses çıkarıyordu. Bizi gördüğünde gülümsedi, ki bu gülümseme tuhaf bir şekilde en çok korkuttuğum şeydi, çünkü tamamen insansı, tamamen anlaşılırdı.
"Demek," dedi, sesi pürüzsüz, neredeyse nazik, "bu kadar kişi gönderdiler. Bir onur bu."
Işık'ın işaretiyle çember kurduk, Seçilmiş'in etrafında yarım daire. O ilk hareket etti — pençesi bir savaşçıya doğru öyle hızlı savruldu ki adam kalkanını kaldıramadan yere düştü, göğsünde derin bir yara, ama ölmemişti, sadece devrilmişti. Sema bir buz oku fırlattı, isabet etti ama Seçilmiş'in derisinde hiçbir iz bırakmadı, sadece bir an durakladı, sonra devam etti.
Vahit yere yığıldı, pençenin bir darbesiyle, ama hemen doğruldu, dişlerini sıkarak, palasını yeniden kaldırarak. Tam o anda ben de pençenin ucunu omzumda hissettim — sıcak bir acı, gözümün önü bir an bulandı — ama durmadım, durursam bir daha kalkamayacağımı biliyordum. Sağımdan bir meteorit geçti, alevli bir taş gibi havayı yararak, Seçilmiş'in göğsüne çarptı; hemen ardından bir tanesi daha, sonra bir tanesi daha, art arda, hiç durmadan. Onur ve Nurcan aralıksız koşuşuyordu, bir yaralıdan diğerine, elleri hiç ışıksız kalmıyordu. Derken Seçilmiş, Kerim'in baltasını pençesiyle yakaladı, ikisi bir an öylece kilitlendi, güç güce — tam o anda iki meteorit birden, aynı anda, omzuna saplandı. Kerim geri sıçradı, ve Seçilmiş'in omzunda ilk kez gerçek bir yara açıldığını gördüm, dumanı tüterken.
"Yanıyor!" diye bağırdı biri, "ateşten korkuyor!"
Bu bilgi etrafa yayıldı, herkes anladı; büyücüler art arda meteorit yağdırmaya başladı üstüne, ben ve Vahit yakın dövüşte onu dağıtık tutmaya çalıştık, dikkatini bölerek. Seçilmiş artık gülümsemiyordu — yüzünde ilk kez bir şey kırılmıştı, insansı maskesinin altından bir hayvan çığlığı çıktı, ve pençesi çılgınca savrulmaya başladı, hesapsız, sadece acıyla.
O anı yakaladım. Kılıcımı iki elimle tuttum, tüm ağırlığımla, ve boynunun altına, göğsüne sapladım — derin, tüm gücümle, bir daha çekmeyi bile düşünmeden. Seçilmiş bir an dondu, gözleri bana döndü, ve o insansı yüzde, ölürken, korku değil bir çeşit rahatlama gördüm.
"O da... yalnızca bir tanesiydi," dedi, sesi artık pürüzsüz değildi, boğuk, kanla karışık. "Babamız daha çoğunu... yarattı. Sen bunu bitiremezsin. Kimse bitiremez."
Düştü, ve liman bir anda, tuhaf bir şekilde, sessizleşti — rüzgârın gemi enkazının metalini inletmesi dışında hiçbir ses kalmamıştı.
---
Sayım yaptık. On dokuz kişi geldik, on dokuz kişi döndük — üç ağır yaralı, biri neredeyse hayatını kaybediyordu ama Onur ve Nurcan onu rıhtımın taşları üzerinde, sırt sırta çalışarak, hayata döndürdü. Kimse ölmedi. Işık'ın yüzünde, ilk kez, gerçek bir rahatlama gördüm.
Vahit yanıma geldi, kolunu tutarak, ama gülümsüyordu. "İyileşmek için beklemeye değerdi," dedi.
"Değdi," dedim, ve gerçekten öyle hissettim — yorgunluğun altında, garip bir gurur vardı.
Seçilmiş'in cesedinin yanında, Işık ve birkaç kişi daha bir şeyler arıyordu — üzerinde, boynunda, küçük, bronz bir kolye buldular, üzerinde liman boyunca depo duvarlarında gördüğüm üç çizgili sembol kazınmıştı. Işık onu dikkatle inceledi, sonra bir bez parçasına sarıp cebine koydu.
"Bunu Arzuhalcı'ya götürmemiz gerek," dedi, kendi kendine konuşur gibi. "Ya da İstihbarat Subayı'na. Bilmiyorum artık kime."
"Ne dedi az önce," diye sordum, "duydun mu? 'Babamız' dedi."
Işık'ın yüzü sertleşti. "Duydum," dedi, kısaca, ve başka bir şey söylemedi.
Dönüş yolunda kimse fazla konuşmadı — yorgunluk, sanırım, ama belki de duyduğumuz o son kelimenin ağırlığı. Liman arkamızda kaldıkça uzaklaştı, gemi enkazının silueti sisin içinde küçüldü, ama tuhaf bir şekilde hafiflemedi; sanki geminin kendisi değil, orada bıraktığımız soru bizimle geliyordu. Eminönü'ne vardığımızda, sabah artık iyice ağarmıştı, ve meydanda Komutan hâlâ bekliyordu, tek başına, sanki hiç ayrılmamış gibi.
Bize baktı, saydı, ve başını salladı — bir şükran mıydı, bir rahatlama mı, anlayamadım. Ama o gün, ilk kez, Teşkilat'ın bir kısmı olduğumu değil, ondan daha büyük bir şeyin — bir korkunun, bir sorunun, belki de gelecek bir savaşın — bir parçası olduğumu hissettim.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın