“İnsan; bir kâinattır, ancak kâinat da insandır.
Tek tek bakarsan çok görürsün, bütün bakarsan tek görürsün.”
İnsan kendisini anlamaya çalışırken tuhaf bir duyguya kapılıyor.
Hayata bakıyor, kendisini görüyor.
Biraz daha dikkatli bakınca ailesini, geçmişini, korkularını, tutkularını, aşklarını, öfkelerini, kayıplarını görüyor.
Uzağa bakınca şehri, şehrin dışına çıkınca dağı, denizi, gökyüzünü görüyor.
Daha da uzağa gidince gezegen küçülüyor.
Gezegen küçülünce insanın tüm iddiaları da küçülüyor.
Milyarlarca yıldızın arasında insanın “Ben bu tartışmada haklıydım” cümlesi biraz komik durmuyormu?
Kâinatın umurunda değil.
İyi ki de değil.
Yoksa her gece yıldızlardan biri çıkıp yaptığımız hataların hesabını sorsaydı, uyuyacak yer bulamazdık.
İşin ilginç tarafı: Kâinat insanı önemsemiyor gibi görünürken, insan kâinatı düşünüyor.
Yıldızlara bakıp onların yaşlarını merak ediyor.
Ölümü düşünüyor.
Sonsuzluğu düşünüyor.
Tanrı'yı düşünüyor.
Hiçliği düşünüyor.
Sonra bütün bunları düşünüp gidip buzdolabını açıyor ve “Evde yiyecek hiçbir şey yok” diyor.
Bizler garip bir varlıklarız.
Bir tarafıyla sonsuzluğu düşünürken, diğer tarafta akşam ne yiyeceğimizi düşünüyoruz.
İnsanı insan yapan şeylerden biri tam olarak bu çelişkidir.
Sonsuzluğu merak eden sonlu bir varlık olmak.
Eski düşünürler insan ile âlem arasındaki ilişkiyi bizim bugün kullandığımız “birey” ve “evren” düşüncesinden daha farklı görüyordu.
İbnü’l-Arabî'nin düşüncesinde insan, âlemin küçük bir örneğiyken, âlem büyük insan, insan küçük âlem olarak düşünüyordu.
Bu yalnızca güzel bir benzetme değildir.
İnsanın varlıkta dağılmış olan anlamları kendi içinde toplayan bir mevcudiyeti olduğu fikrine dayanır.
İnsan gökyüzüne bakar ve gökyüzünü yalnızca görmez. Onu anlamaya çalışır.
Dağa bakar, yalnızca taş görmez.
Denize bakar, yalnızca su görmez.
Ölüme bakar, yalnızca sona bakmaz.
Bir anlam arar.
İnsanın tuhaflığı burada başlar.
Kâinat vardır.
İnsan ise kâinatın varlığını mesele hâline getirir.
Taşın böyle bir derdi yoktur.
Ağaç gece yarısı uyanıp “Hayatın anlamı nedir?” diye düşünmez.
En azından elimizde böyle bir bilgi yok.
İnsan düşünür.
Üstelik çoğu zaman düşünmekle yetinmez; düşündüğü şeyi başkasına anlatmak için kitap da yazar.
“Felsefe insanın kendi kafasının içinde çıkardığı gürültüyü düzenleme sanatıdır.”
Herakleitos dünyayı değişmeyen yapı olarak değil, sürekli oluş hâlindeki gerçeklik olarak görüyordu.
Nehir bu yüzden çok güçlü bir imgedir.
Aynı nehre girersin ama su değişmiştir.
Sen de değişmişsindir.
İnsan hayatının tamamı bu nehir gibidir.
Çocukluğundaki sen ile bugünkü sen aynı adı taşıyabilir.
Aynı yüz ifadesi eski fotoğraflarda görülebilir.
Ama o insan artık yoktur.
Etinden, kemiğinden, hatıralarından bir şeyler kalmıştır.
Geri kalan her şey akmıştır.
İnsan bunu kabul etmekte zorlanır.
Geçmişe dönüp eski kendisini arar.
Eski sevgilisini, yaşadığı eski şehrini, eski arkadaşlarını ve hatta eski mutluluğunu arar.
Sonra hayatın neden eskisi gibi olmadığını sorar.
Olmayacaktır.
Nehir geriye doğru akmaz.
İnsan da geçmişine geri dönemez.
Dönse bile karşısına eski hayatı değil, yeni bir geçmiş çıkar.
Spinoza meseleyi başka bir yerden kurar.
Onun dünyasında Tanrı ve doğa birbirinden kopuk iki ayrı gerçeklik değildir.
Deus sive Natura.
Tanrı, yani Doğa.
Bu düşünce insanı evrenin dışında duran bir gözlemci olmaktan çıkarır.
İnsan doğanın karşısında değildir. Doğanın içindedir. Bir ağacı seyreden insan ile seyredilen ağaç arasında mutlak bir kopukluk yoktur. İkisi aynı gerçekliğin farklı görünümleridir. Bu fikir insanın egosuna rahat vermez.
İnsan kendisini özerk bir alan olarak görmek ister. Spinoza bu alanı kaldırır. Oluşturduğun sert çizgileri siler. “Sen doğanın dışında değilsin,” der. Bu açıdan bakınca insanın doğayla kavgası biraz tuhaf görünüyor. Doğayı yenmeye çalışıyoruz.
Oysa doğanın içinden çıkıp doğayı yenmeye çalışmak, kendi ayağımıza çelme atmaya çalışmamıza benziyor.
Plotinos'un düşüncesinde de çokluk, daha derin bir birlikten taşar.
Bir vardır.
Varlıklar ondan taşar.
Çokluk ortaya çıkar.
Fakat çokluk, kaynağından tamamen kopmuş değildir. Bu düşünceyi deniz ve dalgalar üzerinden düşünmek mümkün. Dalgalar farklıdır. Biri büyük, biri küçük. Biri kıyıya erken ulaşır, biri geç. Biri köpürür, diğeri sessizce söner. Fakat hepsi sudur.
İnsana bakınca da benzer bir manzara çıkar. Hepimiz birbirimizden farklıyız. Karakterlerimiz, hikâyelerimiz, acılarımız, sevinçlerimiz farklı. Lakinhayatın temel meseleleri şaşırtıcı biçimde aynı.
Doğmak.
Sevmek.
Kaybetmek.
Korkmak.
Umut etmek.
Yaşlanmak.
Ölmek.
Bunların hiçbirinde VIP üyelik yok.
Mevlânâ'nın dünyasında ise insan ile bütün arasındaki ilişki ayrılıktan çok yakınlık üzerinden okunur.
İnsan kendi içine döndükçe dışarıdan soyutlanmaz. Tersine, daha büyük varlıkla karşılaşır. Mevlânâ'nın düşüncesinde insanın yolculuğu dışarıdan içeriye doğru ilerler. Fakat içeri girdiğinde küçük bir oda bulmaz. Alem bulur. İnsan kendini yalnızca kendi hikâyesi sanırken küçülür. Kendi hikâyesinin içinden daha büyük bir hakikate açıldığında genişler. Bu yüzden “kendini bilmek” sıradan bir kişisel gelişim sloganı değildir.
Sokrates'in “Kendini bil” çağrısı ile İslâm düşüncesindeki insanın kendi hakikatine yönelmesi arasında farklılıklar bulunsa da ortak bir soru vardır: İnsan gerçekten kendisini biliyor mu?
Bu sorunun cevabı parlak değildir. İnsan başkasının hayatını beş dakikada analiz eder. Kendisini kırk yılda çözememiştir. Üstelik başkasına teşhis koymak için uzmanlık belgesi de gerekmez.
Bir kahve yeterlidir.
“Tek tek bakarsan çok görürsün, bütün bakarsan tek görürsün.”
Bence bu sözün ağırlığı burada.
Tek tek bakmak kolaydır.
İnsanları sınıflandırırsın.
İyi.
Kötü.
Başarılı.
Başarısız.
Zeki.
Aptal.
Kazanan.
Kaybeden.
Seven.
Sevmeyen.
Bizim taraf.
Onların tarafı.
Dünya bu ayrımlarla yönetilmeye çok müsait. Zihin düzen sever. Bir düşünce şeklini maddeleştirip kutuya koyunca rahatlar. İnsan da kutuları sever. Fakat hayat kutulara sığmaz.
İyi dediğin insan kötü bir şey yapabilir. Kötü dediğin insan hayatının en güzel cümlesini kurabilir. Güçlü gördüğün, kırılabilir. Sessiz gördüğün insanın içinde fırtına kopabilir. Sana benzeyen biri senden tamamen farklı hayat yaşayabilir. Senden farklı biri, hayatının en tanıdık duygusuna sahip olabilir. Bütün bakmak, farklılıkları inkâr etmek değildir.
Farklılıkların altında aynı varoluşu görebilmektir.
İbnü’l-Arabî'nin insan anlayışı burada yeniden karşımıza çıkıyor. İnsan, âlemin bir özeti gibidir. Gökyüzü onda düşünce olur. Toprak onda beden olur. Su onda hayat olur. Ateş, arzu. Rüzgâr, nefes. Zaman hafıza olur. Ve bütün bunların üzerine bilinç gelir.
İnsan kâinatın yalnızca bir parçası değildir. Kâinatın kendisini anlamaya çalıştığı yerdir.
Bu cümle biraz büyük gibi gelebilir.
Ama insanın hikâyesi zaten biraz büyük cümlelerle küçük hayatların yan yana gelmesinden oluşuyor.
Sabah kalkıyor, kahvemizi içiyor, trafikte sinirleniyoruz. Birine mesaj atıyor, özlüyor, bir faturayı ödememiz gerektiğini düşünüyor, akşam gökyüzüne bakıyoruz. Ve aynı gece yatağımızda sonsuzluğu düşünüyoruz.
İnsan budur.
Bir ayağı günlük hayatın içinde, diğer ayağı bilinmeyenin kıyısında.
“Kâinat insandır” derken asıl mesele insanı büyütmek değil. İnsanı yerine koymaktır. İnsan ne Tanrı'dır ne hiçlik. Ne bütünün kendisidir ne de bütünden kopmuş bir zerre.
İnsan bir bağlantıdır.
Geçmiş ile gelecek, madde ile anlam arasında. Beden ile ruh, ben ile biz arasında. Birlik ile çokluğun içinde.
İnsanın gerçek hikâyesi burada. Kendisine bakarken dışarıyı görür. Dışarıya bakarken kendisini görür. Denize bakar, kendi derinliğini düşünür. Gökyüzüne bakar, kendi küçüklüğünü fark eder. Birini sever, kendisinde daha önce bilmediği tarafla karşılaşır. Birini kaybeder, hayatın ne kadar geçici olduğunu anlar. Bir ağacın kuruduğunu görür, kendi sonunu hatırlar. Çocuğun doğduğunu görür, hayatın ölümden daha eski bir sırrı olduğunu hisseder.
İnsan böylece kâinatı izlerken kendisini okur. Kendisini okurken kâinatı yeniden keşfeder. Bu nedenle insanı anlamanın yolu yalnızca insan psikolojisinden geçmez.
Astronomi gerekir.
Şiir.
Metafizik.
Biyoloji.
Tarih.
Aşk.
Yalnızlık.
Biraz da mizah.
Özellikle mizah.
Kendimizi fazla ciddiye aldığımız anda bütün felsefemiz bozuluyor.
Kâinat milyarlarca yıldır var. Biz ise üç gün önce attığımız bir mesajın neden “görüldü”de kaldığını düşünüyoruz. Aradaki ölçüsüzlüğü fark etmek insanı hem güldürüyor hem de rahatlatıyor. Her şey önemli. Hiçbir şey sandığımız kadar önemli değil. İkisi aynı anda doğru olabilir.
Sonunda insanın önünde iki yol kalıyor.
Ya kendisini bütünün merkezine koyacak. Her şeyi kendi hikâyesine göre yorumlayacak. Ya da kendisini büyük bir bütünün parçası olarak görecek.
İkinci yol insanı küçültmez.
Tam tersine, gereksiz büyüklüklerden kurtarır. Kendini kâinatın merkezi sanmaktan vazgeçen insan, kâinatın karşısında ezilmez.
Yerini bilir.
Bir yıldız değildir belki.
Ama yıldızlara bakabilen bir varlıktır.
Bir okyanus değildir.
Ama okyanusun sonsuzluğunu içinde taşıyabilir.
Sonsuz değildir.
Ama sonsuzluğu düşünebilir.
İşte insanın sırrı burada.
Küçüklüğü ile büyüklüğü aynı bedende taşır.
Bu yüzden hayatın en sağlam felsefesi bana göre şu: Kendini büyütüp yada küçültme. Kendini bütünden ayırma. Bir parça olduğunu bil. Bütünün sende de göründüğünü unutma. İnsanları tek tek gördüğünde onların kusurlarını illaki bulursun. Bütünü gördüğünde ise hikâyelerini anlarsın. Kendine tek başına baktığında eksiklerini görürsün. Bütüne baktığında ise yerini bulursun.
Kâinatın içinde küçücük bir yer kaplıyoruz.
Ama o küçücük yerde bütün kâinatı düşünebilecek kadar büyük bir sır taşıyoruz.
İnsanın görevi kâinatı fethetmek değildir.
Ona ait olduğunu hatırlamaktır.
Çünkü insan kendisini bütünden ayırdığı ölçüde yalnızlaşır; bütünü kendi içinde görebildiği ölçüde çoğalır.
Tek tek bakarsan dünya kalabalıktır. Bütün bakarsan hayat birdir.
İnsan, o birliğin içinde kendi cümlesini yazan küçük ama eşsiz bir kelimedir.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın