---
*"...bağlı kalacağım, bozmaya gelen için tılsımı, yıkmaya gelen için kenti, her nerede
olursam olayım, geri döneceğim." Çürümüş bir dilden, elimden geldiğince — A.*
*— Arzuhalci'nın el yazısıyla, taşın kenarına iliştirilmiş küçük bir kâğıt*
---
Mezarlığın kapısında durmuş, taşa bakarken, bir ses arkamdan geldi — tanıdık bir ses, ama burada, bu saatte hiç beklemediğim bir ses.
"Demek sen de hissettin," dedi Arzuhalci, elinde bir yağ lambası, yanında iki kişi daha, ellerinde kazma ve ip. "Bu taşın seni çağırdığını."
"Çağırmadı," dedim, "ben kendim geldim."
"Aynı şey," dedi, gülümseyerek, ama gözlerindeki telaş gülümsemesini yalanlıyordu. "Kolyeyi Işık'a geri verdim, ama üzerindeki sembolü kendi kayıtlarımla karşılaştırdım gece boyu. Bir şey buldum — henüz emin değilim ama bekleyecek kadar da emin değilim." Fenerini kaldırdı, taşı aydınlattı. "Bu gece Labirent'e iniyoruz, Nefer. Büyük bir ekiple. Sen de geliyorsun, çünkü bu iş seninle başladı."
Ne diyeceğimi bulamadan, arkamdan gelen ayak seslerini duydum — bir, sonra beş, sonra yirmi. Işık'ın çağrısı üzerine toplanmış bir kalabalık, mezarlığın dar sokağını dolduruyordu — savaşçılar, büyücüler, şifacılar, bazı yüzleri tanıdım (Onur, uzaktan başını salladı), çoğunu tanımadım. Yirmi küsur kişiydik, belki daha fazla, taşın etrafında toplanmış, herkesin yüzünde aynı karışık ifade — merak ve tedirginlik bir arada. Biri, elindeki torbayı düzeltirken, yanındakine alçak sesle "kaç saatlik iş bu" diye sordu; öbürü omuz silkti, kimsenin cevabı yoktu.
"Herkes hazır mı," diye seslendi Işık, kalabalığın önüne geçerek. "Bu taşa dokunan geri dönemeyebilir. Bunu bilerek geliyorsunuz. Yiyeceğinizi, suyunuzu, fenerinizi kontrol edin — orada güneş doğmaz, ne zaman çıkacağımızı kimse bilmiyor."
Kimse geri çekilmedi.
Arzuhalci taşın yanına gitti, üzerindeki oyuklardan birine elini bastırdı, ve alçak sesle, ezbere bildiği belli olan birkaç kelime söyledi — anlamadığım bir dilde, ama sesin kendisinde bir ağırlık vardı, sanki kelimelerin kendisi de yıllardır bekliyormuş gibi. Taş, bir anda, içten gelen mor bir ışıkla doldu, ve o ışık büyüdü, büyüdü, ta ki hepimizi yutana kadar.
---
Gözlerimi açtığımda, hava değişmişti — daha ağır, daha nemli, ve her yer o tuhaf, yeşilimsi bir ışıkla aydınlanıyordu, kaynağı belirsiz bir ışık, sanki taşların kendisi hafifçe parlıyormuş gibi. Devasa bir salondaydık — tavanı göremeyecek kadar yüksek, sıra sıra dizilmiş mermer sütunlar, ve sütunların arasında, uzun taş sekiler, mezar gibi, ya da belki gerçekten mezardı. Uzakta, salonun öbür ucunda, birkaç gölge daha gördüm — turuncu pelerinli, yavaş hareket eden şekiller, ve onların arasında bir tanesi, mavi-yeşil bir cübbe içinde, diğerlerinden farklı bir yürüyüşle süzülüyordu. O kadar uzaktı ki emin olamadım, ama içimde bir ürperti bıraktı.
"Roma," dedi Arzuhalci, yanımda, fısıltıyla, gözleri hayranlıkla dolu. "Ya da Roma'dan bile eski. Buraya her geldiğimde aynı şeyi hissediyorum — burası bizim şehrimiz değil. Biz sadece kiracıyız."
Salonun girişine yakın bir yerde, ikinci bir taş dikkatimi çekti — ilk ışınlandığımız taşın neredeyse eşi, üzerinde farklı bir oyma desenle, gölgede, kimsenin fark etmeyeceği bir köşede duruyordu.
İlk hareketi bir sütunun gölgesinde gördüm — yavaş, sarsıla sarsıla ilerleyen bir şekil, sonra bir tane daha. İskelet askerler, eski, paslı zırhlar içinde, ellerinde kılıç ve mızrak, gözlerinde ışık yerine sadece karanlık boşluk vardı. Biri bize döndü, çenesi tıkırdayarak açıldı, ve bir ses çıktı ondan — kelimeler değil tam olarak, ama bir ritim, bir tekrar, sanki çok eskiden ezberlenmiş bir yemin.
"Ne diyor," diye fısıldadım.
Arzuhalci bir an dinledi, sonra yüzü soldu. "Bir yemin," dedi. "'Bozmaya gelen için tılsımı, yıkmaya gelen için kenti' diye bir şey. Bekçiler bunlar, Nefer. Hâlâ görevdeler, ölümden bu kadar yıl sonra bile."
Sadece üç tanesi karşımızdaydı ve savaşçılarımız kalabalıktı — kılıçlar kalkanlara çarptı, kemik parçaları havaya savruldu ama iskeletler yeniden toparlandı, tekrar tekrar, ta ki büyücülerden biri bir meteorit fırlatıp birinin göğüs kafesini paramparça edene kadar. O zaman anladık, ateş onları gerçekten durduruyordu, parçalıyordu, bir daha kalkamayacakları şekilde. Bir iskeletin düşen kalkanında bir kelime gördüm, kazınmış, hâlâ okunaklı: **CUSTOS**.
"Bekçi," dedi Arzuhalci, benim baktığımı görünce, kelimeyi tanıyarak. "Latince. Demek ki bu doğru — onlar birer bekçi, bir şeyi koruyorlar. Ama neyi?"
Bu ilk çatışma, kısa sürdü, kolay bitti — ve tam da bu yüzden, Arzuhalci'nin yüzündeki gerilim hafiflemedi, tam tersine arttı, sanki kolaylığın kendisi bir uyarıymış gibi.
Işık, savaş bitince, gözünü o ikinci taşa dikti, uzun uzun. "Arzuhalci," dedi sonunda, "seni bu kadar derine götürmemem gerekiyordu."
"İyiyim," dedi Arzuhalci, ama sesi ikna edici değildi.
"Değilsin. Sen bir savaşçı değilsin, ben de burada tek başıma bir ekibi komuta edecek kadar deli değilim ki seni de yanımda taşıyayım. O taş bizi geri gönderir." İşaret etti. "Teşkilat'ın bilmesi gereken şeyler var — bu seferi resmî bir operasyon gibi rapor edeceğim, her zamanki gibi." Bir an durdu, gözleri bana kaydı, içinde tuhaf bir dürüstlük vardı. "Gerçi biliyoruz ki değil. Bu artık senin işin, Arzuhalci'nin işi. Ama kimse bunu Komutan'a böyle anlatmayacak."
Bunu duyunca içimde bir şey kıpırdadı — ilk kez, Teşkilat'ın bize verdiği bir görev değil, kendi peşine düştüğümüz bir şey yapıyorduk, ve Işık bunu örtbas ediyordu, bizim için. Kimse bunu söylemedi ama hepimiz hissettik.
Arzuhalci itiraz etmeye çalıştı, yüzünde hâlâ o açlık vardı, ama sonunda başını salladı, isteksizce. Bana son bir kez baktı. "Ne bulursan getir," dedi. "Bir kâğıda kopyala, bir taşa çiz, aklında tut — ne olursa. Ben Çınaraltı'nda, güvende, seni bekleyeceğim." Işık'la birlikte taşa dokundu, ve ikisi mor bir parıltının içinde eriyip gitti, geldiğimiz kadar ani bir şekilde.
Işık gitmeden önce, bana döndü, sadece bir an. "Gözün açık olsun," dedi, sesi alçak. "Sana güveniyorum." Sonra o da gitti.
Geriye, Onur ve on sekiz kişiyle, salonun ortasında kaldık.
---
Zaman, burada, farklı bir şeye dönüştü. Ne bir pencere vardı ne bir gökyüzü; sadece odalar, koridorlar, ve aralarında geçen, sayamadığımız saatler.
İlk saatler odalardan odalara geçip durduk. Sütunlu salondan çıkan üç ayrı koridor vardı; ortadakini seçtik, çünkü en geniş oydu, ve dar bir geçitten sonra kendimizi başka bir odada bulduk — burası daha küçüktü, duvarları raflarla kaplı, üzerlerinde kırık testiler, çürümüş kumaş parçaları, bir zamanlar erzak olduğu belli kalıntılar. Burada dinlendik, ilk kez, torbalarımızdaki ekmeği çıkarıp sessizce yedik, fenerleri tazeledik. Kimse konuşmadı fazla — herkesin aklında aynı soru vardı, ne kadar ilerlediğimiz, ne kadar kaldığı.
"Bu yolculuk," dedi Onur, yanımda otururken, sesi yorgun, "Çınaraltı'ndan Sirkeci'ye kadar olan mesafeden daha uzun hissettiriyor. Ama daha bir yere varmadık bile."
Devam ettik. İkinci koridor bizi dar, alçak tavanlı bir geçide soktu, öyle dar ki tek sıra yürümek zorunda kaldık, ve duvarlardaki oyuklardan, bir ara, taş bir örümcek heykelinin gözlerinin bize döndüğünü gördüm — ya da öyle sandım, çünkü kıpırdamadı, belki de sadece yorgunluğumdu. Bu geçit bizi büyük, çıplak bir odaya çıkardı, dar pencere gibi yarıklarla çevrili, ve burada, beklemediğimiz bir şeyle karşılaştık.
Karşı duvarın gölgesinde, hareketsiz duran mavi-yeşil bir figür — aynı, salonda uzaktan gördüğüm o şey. Yaklaşmadı, sadece izledi, kapüşonunun altından, ve biz de ona yaklaşmadık, Işık'ın son emrini hatırlayarak: dağılmak yok. Uzun bir süre öylece durduk, karşılıklı, ta ki figür yavaşça dönüp bir yan geçide süzülene kadar, hiç ses çıkarmadan.
"Ruh Çalan," dedi biri, arkamda, sesi titreyerek. "Söylentiler doğruymuş"
Kimse peşinden gitmedi. Kimse de rahatlamadı.
O odadan çıkan tek geçit bizi, bir süre sonra, kapalı bir duvara çıkardı — taş, düz, hiçbir oyuk yok. Geri dönmek zorunda kaldık, aynı yoldan, aynı örümcek heykelinin önünden geçerek, ve bu sefer kimse şaka yapmadı gözlerinin kıpırdadığına dair. On dakikalık bir yürüyüş boşa gitmişti, belki daha fazla — kimse saatini çıkarıp bakmadı, ama herkesin yüzünde aynı bezginlik vardı.
İkinci bir dönemeçte, üç Mezar Nöbetçisi daha çıktı karşımıza, bu sefer dar bir koridorda, tek sıra dövüşmek zorunda kaldığımız bir yerde. Öndeki iki savaşçı sırayla vurdu, arkadan gelen büyücüler ateşlerini aralardan geçirmeye çalıştı, ve bir ara, iskeletlerden biri bir savaşçının kalkanını parçaladı, adam geriye savruldu, omzu duvara çarptı — ama kalktı, küfrederek, tekrar öne atıldı. Bu, Antrepo'daki ilk baskınımı hatırlattı bana, o zamanki gibi dar, o zamanki gibi nefes nefese, ama şimdi etrafımda tanımadığım yüzler vardı, ve bu da onu bir şekilde daha ağır kılıyordu.
Bir ara, dar bir geçidin köşesinde, insan kemikleri gördüm — Mezar Nöbetçilerinden değil, gerçek, çürümüş kemikler, yanında paslanmış bir fener ve boş bir su tulumu. Kim olduğunu, ne zaman öldüğünü kimse bilemedi, ama üzerinde bir Teşkilat işareti yoktu, ne de tanıdık bir şey. "Bizden önce buraya girmiş biri," dedi Onur, alçak sesle, sanki yüksek söylerse ölüyü rahatsız edecekmiş gibi. "Yalnız gelmiş, demek ki. Ya da yalnız kalmış." Kimse daha fazla konuşmadı, ama herkes bir adım daha sıkı yürüdü ondan sonra, birbirine daha yakın.
Üçüncü, belki dördüncü odada — artık saymayı bırakmıştım — küçük bir cephanelik bulduk, raflarda paslı ama hâlâ keskin mızraklar, üzerlerinde tanımadığım bir nakış. "Bunlar Demirci Rüstem'in ilgisini çeker," diye düşündüm, kırılmış mızrak uçlarından birini eğilip alarak, torbama koyarken.
Bir başka odada, taştan oyulmuş küçük bir havuz vardı, suyu hâlâ duruyordu, yüzeyi yeşilimsi ışıkla parıldayan — kimse dokunmadı, kimse içmedi, ama uzun süre baktık ona, sadece susuzluğumuzu hatırlatması için.
Bacaklarım ağrımaya başlamıştı, gözlerim yanıyordu fenerin titrek ışığından, ve etrafımdaki yüzlerde de aynı yorgunluğu görüyordum — kimse şikayet etmiyordu ama kimse de dinç değildi. Bir noktada, dar bir koridorun ortasında, İlhan'ı düşündüm — nasıl da farklı bir hayatı seçmişti, güneşin altında bir sancağın gölgesinde, buradaki gibi bir karanlığın içinde değil.
Yanımda yürüyen bir büyücü — adını sonradan öğrendim, Feride — elindeki fenerin yağının azaldığını fark edip küçük bir şişeden biraz daha döktü, alev bir an küçülüp sonra yeniden canlandı. "Bu kaçıncı fenerim," dedi, kendi kendine, ama ben de duydum. "Eminönü'nde güneş şimdi nerede sence?"
"Bilmiyorum," dedim, gerçekten de bilmediğim için. "Belki batmıştır. Belki hâlâ öğle."
"İkisi de mümkün," dedi, kısa bir gülümsemeyle, ve yürümeye devam etti.
Sonunda, ilerleyen bir koridorun sonunda, duvarların birden genişlediğini fark ettim. Işığımı kaldırdım, ve karşımda, zeminden tavana kadar uzanan devasa bir kabartma gördüm — bir örümcek, sekiz bacağı duvarın her yanına yayılmış, ortasında karanlık, aşağı inen dar bir geçit.
"İşte burası," dedim, sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi, ne kadar yorgun olduğumu o an anladım. "Arzuhalci'nin bahsettiği yer bu olmalı."
Onur, yanıma gelip kabartmaya baktı, sonra bana, sonra geride kalan on yedi yorgun yüze. "Dinlenmemiz lazım," dedi, "birkaç dakika bile olsa. Kimse bu haldeyken o kapıdan geçmemeli."
Oturduk, sırt sırta, fenerleri ortada toplayıp, ve ilk kez, Labirent'e girdiğimizden beri, birkaç kişi gerçekten uyudu, kısa da olsa. Feride, fenerinin son yağını dökerken, "Işık'ın dediği doğruymuş," dedi, kimseye özellikle değil. "Ne zaman çıkacağımızı gerçekten bilmiyoruz."
Ben uyuyamadım — gözlerimi kapattığımda, hâlâ o mavi-yeşil figürü görüyordum, bizi izleyen, sabırlı bekleyişiyle, ve az önce gördüğümüz kemikleri, ve Arzuhalci'nin "ne bulursan getir" derken gözlerindeki o açlığı. Onur'un nöbet sırası bendendi; onun yerine ben tuttum, gözlerim ağırlaşana kadar örümcek kabartmasına bakarak, içindeki karanlığın bizi ne kadar beklediğini merak ederek.
Kalktığımızda — kaç saat sonra bilmiyorum, sadece bedenimin biraz daha az ağrıdığını hissettim — herkes toparlandı, sessizce, ve kabartmanın önünde son bir kez durduk.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın