Wish You Were Here: İnsan Kendi Hayatından Ne Zaman Kaybolur?

Wish You Were Here: İnsan Kendi Hayatından Ne Zaman Kaybolur?
0 Beğen
0 Yorum

Birini özlemek kolay anlatılır.

Adını söylersin, bir anısını hatırlarsın, sesini duyduğunu sanırsın. Oysa bazı özlemler vardır; kime ait olduğunu bile tam olarak anlayamazsın. Bir insanı mı özlüyorsundur, geçmişte kaldığın bir hayatı mı, kaybettiğin bir dostu mu, yoksa bir zamanlar olduğun kişiyi mi?

Pink Floyd’un Wish You Were Here şarkısı tam da bu belirsizliğin içinde duruyor benim için.
İlk dinleyişte birine söylenmiş hüzünlü bir cümle gibi gelir: Keşke burada olsaydın.
Şarkı ilerledikçe o cümlenin yalnızca bir insana değil, kaybolan bir zamana, parçalanan bir dostluğa, yabancılaştığımız kendimize ve hayatın içindeki gerçeklik duygusuna söylendiğini fark edersin.
Şarkının asıl sorusu “Kimi özlüyorsun?” değil.
“Ne zaman ve nasıl kayboldun?”

İnsan bazen birini kaybettiğinde değil, onun hâlâ hayatta olduğunu bildiği hâlde ona artık ulaşamadığında özlemeye başlar. Wish You Were Here biraz da bu ulaşamamanın şarkısıdır.

İlk dinleyişte bir arkadaşın, sevgilinin, geçmişte kalmış bir insanın ardından söylenmiş gibi gelir. Oysa Pink Floyd’un 1975 tarihli albümünün merkezindeki mesele yalnızca bir insanın yokluğu değildir. Daha derinde başka bir soru vardır:

İnsan, hayatının içinde yaşarken kendisinden ne zaman uzaklaşır?

Şarkının hikâyesinin arkasında elbette Syd Barrett var. Pink Floyd’un kurucularından Barrett, grubun ilk yıllarındaki yaratıcı merkezlerden biriydi. Sonrasında yaşadığı ağır psikolojik sorunlar nedeniyle gruptan uzaklaştı ve geride yalnızca bir arkadaş değil, Pink Floyd’un geçmişteki hâli de kaldı.

Grup 1975’te Wish You Were Here albümünü hazırlarken Barrett’ın yokluğu hâlâ hissediliyordu. Pink Floyd’un kendi anlatımında albümün temel temalarından biri zaten “absence”, yani yokluktu. Syd’in yokluğu, grubun yaşadığı yabancılaşma ve müzik endüstrisinin insanı bir ürüne dönüştüren tarafı aynı hikâyenin farklı yüzleri hâline geldi.

Bu nedenle Wish You Were Here yalnızca Syd Barrett için yazılmış bir ağıt değildir.

Daha büyük anlam taşır.

Kaybettiğimiz insanlarla birlikte kendimizden de bir parçayı kaybetmemizin hüzünlü anlatımıdır.
 
“Did you exchange a walk-on part in the war for a lead role in a cage?”

Şarkının zihinde en çok yankı uyandıran sorularından biri: “Savaşta küçük bir rolü, kafeste başrol olmakla mı değiştirdin?”
Buradaki “savaş”, gerçek bir savaş değil. Hayat mücadelesinin kendisidir.
İnsanın risk aldığı, hata yaptığı, sevdiği, kaybettiği, mücadele ettiği gerçek hayat…

İçinde bulunduğu, güvenli lakin ruhsuz bir kafes.

İnsan büyüdükçe garip bir takas yapmaya başlar. Çocukken dünyayı deneyimlemek ister. Sonra güvenlik ister. Para ister. Statü ister. Başarı ister. İnsanların onayını ister.

Zamanla elinde bunların çoğu var olur. Ama hayatın kendisi eksiktir.

Pink Floyd burada modern insanın en büyük paradokslarından birine dokunur: Kendimizi korumak için kurduğumuz hayat, sonunda bizi kendimizden uzaklaştırıyor.

Syd Barrett'ın hikâyesi bu anlamda yalnızca kişisel bir trajedi değil. Aynı zamanda şöhretin, beklentilerin ve başarı makinesinin insan üzerindeki baskısının da sembolüne dönüşmüş halidir.

Albümün diğer parçaları bu düşünceyi daha da açık hâle getirir. Welcome to the Machine, müzik endüstrisini insanı hayallerinden koparıp üretim sisteminin parçasına dönüştüren makine olarak ele alırken; Have a Cigar sektörün yüzeyselliğini ve sanatçının metaya dönüşmesini alaycı bir dille anlatır. Pink Floyd’un resmi anlatımında da albümün bir tarafının doğrudan müzik endüstrisinin samimiyetsizliği ve ticari baskısıyla ilgili olduğu belirtilir.

Yani albümdeki “yokluk” yalnızca Syd’in yokluğu değil.

İnsanın öznel yokluğudur.
 
“Did you exchange a walk-on part in the war / For a lead role in a cage?”

“Savaşın içinde küçük bir rolü mü takas ettin,
kafesin içinde başrolü oynamak için?”

Bu soru bugün dinlendiğinde daha da tuhaf biçimde tanıdık gelir. Çünkü kafes artık yalnızca plak şirketleri, şöhret veya sahne değildir.
Kafes kariyerimizdir.
Telefonumuz.
Ssosyal medyada oluşturduğumuz kimlik.
Başkalarının bizden beklediği insan olmak zorunda kalmaktır.
Bazen de yıllarca değiştirmeye cesaret edemediğimiz hayatımızdır.
İnsan kendi kafesinin anahtarını cebinde taşır. Ancak kapıyı açmak, anahtarı taşımaktan çok daha zordur.
 
“Were you traded for a part in the war?”

Şarkının devamındaki imgeler daha da sertleşir:

“Cennet için cehennem mi takas ettin?”
“Soğuk bir çelik ray için yeşil bir tarla mı?”
“Bir kafes için savaşta başrol mü?”

Bütün bu soruların ortak noktası takas fikri.
Hayatımız boyunca bir şeyleri başka şeylerle değiştiririz.
Gençliğimizi başarıyla.
Zamanımızı parayla.
Özgürlüğümüzü güvenlikle.
Sessizliğimizi kalabalıklarla.
Gerçekliği konforla.
Sonra bir gün durup kendimize şu soruyu sorarız: “Ben bunların karşılığında ne verdim?”
İşte Wish You Were Here tam o noktada başlar.
 
“We're just two lost souls swimming in a fish bowl, year after year…”

Şarkının en unutulmaz dizesi bu olabilir: “Biz yalnızca bir fanusun içinde, yıl be yıl yüzen iki kayıp ruhuz.”

Bir fanusun içinde yüzmek…

Hareket ediyorsun. Ama ilerlemiyorsundur.
Dışarıdan bakıldığında hayat devam ediyordur. İşe gidiyorsundur. İnsanlarla konuşuyorsundur. Para kazanıyorsundur. Tatillere çıkıyorsundur. Fotoğraflar çekiyorsundur.
Ama içeride bir şeyler aynı yerde dönüp duruyordur.
Aynı korkular. Aynı alışkanlıklar. Aynı ilişkiler. Aynı hatalar. Aynı kaçışlar.
Ve sonra şarkı sorar: “What have we found? The same old fears.”

“Ne bulduk?”
Cevap şaşırtıcı derecede insanın ruhunu acıdır: “Aynı eski korkuları.”
İnsan hayatını değiştirdiğini sanır.
Gerçekte yalnızca hayatın önümüze koyduğu dekor değiştirmiştir.
 
Pink Floyd burada kimi anlatıyor?

İşte şarkının asıl büyüklüğü burada. Syd Barrett'i anlatıyor olabilir. Roger Waters'ı anlatıyor olabilir. Pink Floyd'un şöhretle birlikte değişen dünyasını anlatıyor olabilir. Lakin yalnızca bunlar değil.

Çünkü Wish You Were Here'in özlemi, bir insanın yokluğundan daha geniş bir yere uzanır: İnsanın kendisine yabancılaşmasına.

Roger Waters'ın şarkı sözlerinde sık sık karşılaştığımız mesele de tam olarak budur. İnsan yalnızca bir başkasını kaybetmez; zamanla kendi sesini, hayallerini ve dünyayla kurduğu sahici ilişkiyi de kaybedebilir.

Bu açıdan bakınca The Wall ile de aynı düşünsel damara bağlanır.

The Wall'da okul yalnızca bir okul değildir. Çocukların tek tip düşünmeye zorlandığı, yaratıcılığın törpülendiği, bireyin sisteme uydurulduğu düzenin simgesidir. Duvar da yalnızca insanın çevresine ördüğü bir savunma değildir; toplumun, otoritenin, korkuların ve yaşanan travmaların insanın içine ördüğü duvardır.

Waters'ın dünyasında insanı makineye dönüştüren şey yalnızca teknoloji değil. İnsanın kendisi olmaktan uzaklaşmasıdır.

Bu yüzden Wish You Were Here'deki “yoksunluk” duygusunu yalnızca Syd Barrett'in yokluğuna bağlamak şarkının alanını azaltıyor bence.

Roger Waters yıllar sonra şarkının, sevdiğin ya da hayatında önemli bir yere sahip olmuş bir insanın yanında olmamasının yarattığı kayıp duygusuyla ilişkili olduğunu anlattı. Fakat şarkının sözleri bundan daha geniş bir yere açılır: Gerçek olanla sahte olanı, insan olmakla bir role dönüşmeyi, yaşamakla yalnızca hayatın içinde bulunuyor görünmeyi birbirinden ayırmaya çalışır.

Bu yüzden şarkı bize bu kadar tanıdık gelir.

Bir insanı özlerken yalnızca onu özlemeyiz.

Onun yanındayken olduğumuz insanı da özleriz.

Bir şehri özlerken yalnızca sokaklarını değil, o sokaklarda yaşayan hâlimizi hatırlarız.Eski bir şarkıyı dinlerken gençliğimizi değil yalnızca; gençken dünyaya baktığımız o tuhaf, henüz tamamen kirlenmemiş bakışı da ararız.
Eski bir fotoğrafa baktığımızda fotoğraftaki insanı değil, o insanın henüz bizden uzaklaşmadığı zamanı özleriz.
Wish You Were Here tam da bu yüzden yıllar geçtikçe eskimeyen bir şarkı.
Şarkının sorduğu soru yalnızca “Sen neden burada değilsin?” değil.
Daha rahatsız edici bir soruyu barındırıyor içinde: “Ben ne zaman burada olmaktan vazgeçtim?”
İnsan bir başkasının yokluğunu fark eder.
Daha sonra dönüp kendisine bakar ve asıl kaybın çok daha eski bir yerde başladığını görür.
 
Bir şarkıdan daha fazlası

Şarkının kendisi kadar albümün kapağı da bu düşünceyi anlatır.
İki adam el sıkışmaktadır.
Fakat adamlardan biri yanmaktadır.
Bu görüntü, müzik endüstrisindeki “anlaşma” fikrinin oldukça ironik bir karşılığı: El sıkışma vardır ama samimiyet yoktur. Görünen vardır ama gerçek yoktur.
Albümün siyah plastikle kaplanmış ilk baskıları da aynı fikri sürdürür. Kapakta grup adının ve albüm bilgilerinin görünmez hâle getirilmesi, albümün merkezindeki yokluk fikrini görsel olarak tamamlar.
Pink Floyd burada yalnızca müzik yapmaz.
Bir fikir inşa eder: Bir şeyin varlığı kadar yokluğu da anlam taşır.
 
Peki bu şarkı neden bu kadar dokunuyor?

Wish You Were Here bize büyük süslü laflar söylemez.
Bizi suçlamaz. Hayatın anlamını açıklamaya çalışmaz. Sadece sorular sorar.
Cenneti cehennemle değiştirdin mi?
Gerçeği bir gösteriyle değiştirdin mi?
Bir kahraman olabilecekken kendi kafesinin içinde mi yaşamaya başladın?
Ve en sonunda: “Wish you were here.” “Keşke burada olsaydın.” Buradaki “sen”in kim olduğunu ise dinleyici yani bizler tamamlar.
Syd Barrett olabilir.
Eski bir sevgili.
Kaybedilmiş bir dost.
Gençliğimiz.
Geçmişteki hâlimiz.
En acı ihtimal: Kendi eski hâlimiz.

Yıllar sonra aynaya baktığımızda yüzümüz hâlâ oradadır, zira aynadaki kişiye bakıp onu tanıyamayız. İşte o an Wish You Were Here yeniden çalmaya başlar.

Çünkü insanın hayatındaki en büyük kayıp, sevdiği birinin gitmesi değil; kendi hayatının içinde kendisine rastlayamaz hâle gelmesidir.

Şarkının söylediği şey de bu: İnsan her zaman kaybettiği birini aramaz. Yıllar sonra, kalabalıkların ortasında, başarıların içinde, şarkıda bahsedilen güvenli kafesinin başrolünde otururken…
kendini arar.

Ve o zaman anlar: Bazı insanlara “keşke burada olsaydın” deriz.
Bazı zamanlara.
Bazı aşklara.
Bazı dostluklara.
Bazı eski hayatlara.
Benim ise bu şarkıyı dinlerken hissettiğim: “Keşke ben de o zamanlar olduğum kişi kadar burada olsaydım.”
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın