Kıyamet'in Mirası - Kitabe - 11

Kıyamet'in Mirası - Kitabe - 11
0 Beğen
0 Yorum

---

*"Bir taşın iki yüzü olur bazen — biri seni içeri çağırır, öbürü seni eve geri yollar."*
*— Arzuhalci'nın, dönüş taşını gösterirken söylediği, Nefer'in daha sonra defterine not ettiği bir söz*

---

Kabartmanın ortasındaki karanlık geçit, göründüğünden dardı — tek sıra, eğilerek girmek zorunda kaldık, ve ilk birkaç adımda, ışığım geriye, o büyük salona doğru uzanan yolu bir daha aydınlatamadı. Ne kadar geriden geldiğimizi düşününce, midemde bir şey burktu; Arzuhalci'nin şimdi Çınaraltı'nda, güneşin altında oturuyor olması, bize göre başka bir dünyadaymış gibi geliyordu.

Onur önden gitti, ben hemen arkasında, on yedi kişi sırayla bizi izledi. Duvarlar burada daha pürüzlüydü, eski, sanki alelacele kazılmış gibi — büyük salonun düzenli mermerinden çok farklı, bu geçidin sonradan, belki de bekçilerden gizlice açıldığını düşündürüyordu.

İlk saat — ya da bize öyle geldi, çünkü artık zamanı sadece bacaklarımızın yorgunluğuyla ölçüyorduk — sakin geçti. Geçit birkaç kez ikiye ayrıldı, her seferinde daha dar olanı seçtik, Arzuhalci'nin "en gizli yer en dar yoldan gider" sözünü hatırlayarak. Bir yerde, duvarda, elle kazınmış küçük bir ok işareti bulduk — kimin bıraktığı belli değildi, ama birinin, bir zamanlar, aynı yoldan geçtiğinin kanıtıydı.

"Belki o," dedim, Onur'a, kemikleri düşünerek.

"Ya da başka biri," dedi Onur. "Arzuhalci'nin dediği gibi — ondan önce buraları araştıran biri var. Belki bu ok onun."

Bir süre sonra, geçit üçe ayrıldı, hiçbiri diğerinden daha geniş ya da daha aydınlık değildi. Oyu işaretini burada da aradık ama bulamadık — kimin bıraktığı her neyse, bu kadar derine bizimle gelmemişti. Onur, uzun bir sessizlikten sonra, ortadakini seçti, sadece "bir şey seçmek zorundayız" diyerek, ve kimse itiraz etmedi, çünkü hepsi aynı derecede belirsizdi.

Yanlış çıktı. Yirmi adım sonra yol tıkandı, eski bir çökmeyle, taş ve toprak yığılmış, geçilmez bir duvar gibi. Geri döndük, sessizce, herkesin yüzünde aynı yorgun sabır vardı — bu, Labirent'in bize öğrettiği bir şeydi artık, her yanlışın bir bedeli olduğunu, ama panik yapmanın bedeli daha ağır olduğunu. İkinci geçidi denedik bu sefer, ve o bizi doğru yöne götürdü, ya da en azından ileriye.

Duvarlardaki oyuklardan ilk hareket başladığında, kimse şaşırmadı — sadece herkes silahını sıktı biraz daha, sessizce. Küçük, çevik, çok bacaklı gölgeler, önce birer ikişer, sonra düzinelerce. Akrep ve örümceklerin birlikte geldiğini hiç görmemiştim — biri yerden, diğeri duvarlardan, aynı anda, ve dar koridor bizi tek sıraya zorladığı için sayı avantajımız işe yaramıyordu.

Onur önümde savaştı, kısa bıçağıyla yaklaşan bir akrebi ikiye bölerken, ben de kılıcımla soldan gelen bir başkasını karşıladım, kabuğu beklediğimden sertti, ilk vuruşum sekti, ikincisi geçti. Arkamda, bir büyücünün elinden fırlayan bir buz oku, tavandan sarkan bir örümceği donmuş halde yere düşürdü, ve biri onu ayağıyla ezdi geçerken, tiksintiyle. Sesler üst üste biniyordu — metalin taşa çarpması, ıslık gibi bir tıslama, birinin nefesi kesilircesine bağırması.

Sonra, arkamdan bir çığlık geldi — bu sefer daha kötü, daha kesin. Döndüğümde, genç bir savaşçının bacağına dev bir örümcek saplanmış, zehir bacağı boyunca karartı bırakırken görüyordum onu — şifacılar yetişemeden, adam yere yığıldı, bir daha kalkmadı. Feride, arkalardan, elini ağzına kapattı ama sesini çıkarmadı.

Kimse durup yas tutamadı. İlerlemek zorundaydık, çünkü durmak daha fazla can demekti.

Omuzlarım silahlarımı yukarıda tutamayacak seviyede yorgun düştüğünde büyücülerden medet umarak kafamı çevirdiğimde çoktan iki tane büyücünün parmaklarını yukarı doğru kaldırmaya başladığını gördüm. Yüzlerinin çevresinde oluşan tozlu buğuyu gördüğümde refleksen kollarımı yüzüme doğru çekip yanımdaki iki neferin üzerine atlayıp hepimizi yere düşürdüm. Büyücüler var olan kudretleriyle topladıkları enerjiyi önlerine yönlendirdiler ve önümüze ateş yağdı, örümceklerin bir kısmını alevler içinde bıraktı, kalanları geri püskürttü. Koridor, yanan kitin kokusuyla doldu, ama ilerleyebiliyorduk artık.

Geçit burada genişledi, kısa bir süreliğine, küçük bir odaya açılarak — duvarlarında eski, silik resimler vardı, insan mı yaratık mı olduğu belli olmayan figürler, bir tören sahnesi gibi. Burada durduk, ikinci kez, yaralıları sararken; bir savaşçının kolu derin bir kesikle açılmıştı, bir başkasının zırhı akrep zehriyle lekelenmişti ama teni sağlamdı. Onur, dizlerinin üzerinde, elleri ışıkla dolarken, "Kaç saattir buradayız," diye sordu, kimseye özellikle değil.

Kimsenin cevabı yoktu.

Kısa dinlenmemiz uzun sürmedi — geçitten gelen hışırtı, ikinci bir dalganın habercisiydi, bu sefer daha kalabalık, sanki ilk saldırıdan kaçanlar geri dönüp haber vermiş gibi. Bu kez hazırlıklıydık; büyücüler önceden meteoritlerini biriktirdi, savaşçılar geçidin ağzına dizildi, ve saldırı geldiğinde, ilkinden daha düzenli, daha soğukkanlı karşıladık. Yine de bir bedeli oldu — Feride'nin koluna bir akrep iğnesi değdi, zehir onu birkaç dakikalığına dizlerinin üzerine çökertti, ama Onur yetişti, ve kalktı, solgun ama ayakta. Bu ikinci dalga bittiğinde, geçidin sessizliği daha da ağırlaştı, sanki Labirent'in kendisi bir süreliğine yorulmuş gibiydi.

Devam ettik, aynı dar geçitten, bazen tavanın alçaldığı yerlerde eğilerek, bazen suyun sızdığı bir duvarın yanından geçerken ayakkabılarımız ıslanarak. Duvarlardaki oymalar burada değişmişti — artık asker figürleri değil, uzun bacaklı, çok gözlü yaratıklar işlenmişti taşa, bazıları insanlara secde eder gibi, bazıları onları avlar gibi. Kimse bu resimlerin ne anlama geldiğini bilmiyordu, ve kimse durup sormadı da, çünkü her duraklama bacaklarımızın bir daha kalkmak istemeyeceği bir ağırlık ekliyordu üzerimize.

Bir noktada, uzaktan, çok hafif bir ses duyduk — metalik, ritmik, sanki uzakta bir yerde biri taşa vuruyormuş gibi. Durduk, dinledik, ama ses tekrarlanmadı, ve kimse ne olduğunu bilmiyordu. Belki bir Mezar Nöbetçisi, belki Labirent'in kendi, yıllardır kimsenin duymadığı bir sesi.

"Adı neydi," diye sordum Onur'a, sessizce yürürken, "geride bıraktığımız çocuğun."

Onur bir süre cevap vermedi. "Bilmiyorum," dedi sonunda. "Kimse bilmiyor galiba. Işık'ın listesinde bir isim vardı ama ben duymadım söylenirken." Sesi kısıldı. "Belki dönünce öğreniriz. Belki de hiç öğrenemeyiz, ve bu da bir şey söylüyor bize — kaç kişinin adını bilmeden yan yana savaştığımızı."

Bu cümle, geri kalan yol boyunca içimde kaldı, ayaklarımın her adımında yankılanarak.

Sonunda, geçit son kez daraldı, sonra birden açıldı — ve karşımıza, insan boyunda, gri bir taş çıktı, dikili, üzerinde satır satır oyulmuş yazılar, aynı çürümüş dilde ama burada daha uzun, daha ayrıntılı. Kitabe.

Bir an, kimse konuşmadı. Bu kadar yol, bu kadar can pahasına, sonunda bir taşın önünde duruyorduk, ve taş hiçbir şey söylemiyordu bize, sadece bakıyordu, sessizce, yüzyıllardır beklediği gibi.

Elimdeki kâğıda, gördüğüm her satırı kopyaladım, elim titreyerek — ne yazdığını anlamıyordum, ama Arzuhalci'nin sevineceğini biliyordum. Satır satır ilerledim, harfleri değil şekilleri kopyalıyordum aslında, her birini iki kez kontrol ederek, çünkü bir tanesini yanlış çizersem bütün anlamın kaybolabileceğini düşünüyordum. Feride, hâlâ solgun ama ayakta, mumla bir bez parçasına taşın yüzeyini ovuşturup bir kabartma çıkardı, aynı amaçla, sabırla. Onur, elinde bir fenerle, taşın üstünü aydınlatıp bana en karanlık köşeleri gösterdi, sessizce, ta ki son satıra kadar.

Bu iş, kısa sürmedi — belki yarım saat, belki daha fazla, çünkü acele etmenin bir anlamı yoktu artık; en kötü kısım geride kalmıştı, ya da öyle sanıyorduk.

İşimiz bitince, birkaç kişi taşın dibine oturdu, sessizce, kimse ne yapacağımızı sormadı ama herkes aynı şeyi düşünüyordu — devam mı, yoksa burada bir gece daha mı. Onur bana baktı, bir soru gibi. "Sen ne dersin, Nefer? Arzuhalci'nin istediği elimizde. Geri dönebiliriz."

Elimdeki kopyaya baktım, sonra ilerideki karanlığa. "Bir bakalım," dedim, "sadece bir bakalım, sonra karar veririz." Kimse itiraz etmedi, ama kimse de hevesli görünmüyordu — sadece, benim gibi, orada bir şeyin bizi beklediğini biliyorlardı, ve o şeyi görmeden geri dönmenin bir eksiklik gibi hissettireceğini.

İşimiz bitmeden, koridorun ilerisinde, taşın ötesinde, karanlığın birden derinleştiğini fark ettim — orası artık bir koridor değildi, devasa bir boşluğa açılıyordu. Birkaç adım attım, gözlerim karanlığa alışsın diye bekledim, ve uzakta, çok uzakta, taştan yontulmuş dev bir şeklin ana hatlarını seçtim — bir akrep, kanatlı gibi duran kuyruğu tavana kadar uzanan, insan yapımı olamayacak kadar büyük bir heykel.

Onur yanıma geldi, aynı yöne baktı, sesi alçaldı. "Orası neresi böyle?"

Cevap veremedim. Geride kalan on altı kişi, birer ikişer, bizim yanımıza geldi, ve hep birlikte, o karanlığın kenarında durduk, kimse ileri adım atmaya cesaret edemeden. Heykelin gövdesi, ışığımızın ulaşamadığı yükseklikte kayboluyordu, ama alt kısmı — devasa, taştan bacakları — bize kadar uzanıyordu neredeyse, ve altında, zeminde, dairesel bir alan seçilebiliyordu, sıra sıra taş oturaklarla çevrili, bir amfitiyatro gibi, ya da bir tapınak gibi.

Kaç saattir yürüdüğümüzü artık kimse bilmiyordu, ama bu odanın büyüklüğü, bu heykelin boyutu, bize buraya kadar geçtiğimiz her odanın, her koridorun sadece bir eşik olduğunu hissettiriyordu — asıl yer burasıydı, ve biz daha yeni varmıştık.

Tam o an, heykelin gölgesinden, bir şey kıpırdadı — metalik bir ses, taşın üzerinde adım atan birinin sesi, yavaş, ağır, sabırlı, tıpkı bizim buraya kadar yürüdüğümüz gibi sabırlı.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın