Kıyamet'in Mirası - Philotheos - 12

Kıyamet'in Mirası - Philotheos - 12
0 Beğen
0 Yorum

---

*"Yaşamda ve hatta ölümden sonra, Philotheos'a bağlı kalacağım." — aynı yemin, aynı sözler,
ama bu sefer ağzından çıkan, bir kalkanın üstünde değil, canlı bir sesten geliyordu.*
*— Nefer'in, dönüşten sonra tuttuğu notlardan*

---

Adım sesleri yaklaştıkça, heykelin gölgesinden çıkan şekil netleşti — insan boyunda, ama bir insanın taşıyamayacağı bir zırh içinde, gümüş-gri bir göğüs zırhı üstünde kaslar tek tek işlenmiş, beline kadar inen, kan kırmızısı yırtık bir eteklik. Başındaki miğfer tepesinde kızıl bir sorguç dalgalanıyordu, ve göz yarıklarının ardında, karanlığın ortasında, iki kızıl nokta parlıyordu — bakan değil, yakan bir bakış.

Ama gözlerim ona alıştıkça, salonun geri kalanı da netleşti, ve içimde bir şey soğudu.

Tek başına değildi. Amfitiyatronun taş oturakları boyunca, düzenli aralıklarla, hareketsiz duran onlarca şekil vardı — Mezar Nöbetçileri, paslı zırhları içinde, nöbette bekleyen heykeller gibi dizilmiş, sıraların en üstünden en dibine kadar. Ve daha yukarıda, en üst sıranın gölgesinde, mavi-yeşil bir kıpırtı — Ruh Çalan, ya da belki birden fazlası, sayamadım.

"Bu bir düello değil," dedi Onur, yanımda, sesi alçalarak. "Bu bir muhasara."

Philotheos, dairenin ortasına adım attı, durdu, ve bizi süzdü — on altı kişilik, bitkin, tozlu bir kalabalığı. Sıralardaki nöbetçiler kıpırdamadı henüz, sanki bir işareti bekliyorlarmış gibi.

Onur, arkamdan, sessizce çantasını açtı — bu ana kadar hiç görmediğim bir bölmeyi, dikkatle dikilmiş, ayrı tutulmuş küçük şişelerle dolu. "Bunları en sona sakladım," dedi, herkese aynı anda dağıtırken — bir yudum kırmızı, bir yudum daha koyu bir renk, ağızdan ağıza, elden ele. İçtim, ve enerji damarlarıma bir yangın gibi yayıldı, bacaklarımın ağrısı geri çekildi.

"Dinleyin," dedim, sesimin bu kadar net çıkmasına kendim şaşırarak. "Tek grup halinde ona gidersek, o sıralardan inen her şey arkamızı keser. İkiye bölünüyoruz. Yarımız dış halkada kalıp bize inecek olanları durduracak — Kerim, Feride, sen ve seninkiler, sırtınızı birbirinize verin, dağılmayın. Geri kalanımız Philotheos'a gidiyor." Kimse itiraz etmedi; belki de itiraz edecek vakit yoktu, çünkü tam o an, sıralardaki ilk nöbetçiler kıpırdanmaya başlamıştı.

---

Dış halka, ilk dalgayı daha biz on adım atmadan karşıladı. Kerim'in baltası bir nöbetçiyi ikiye böldü, ama üç tane daha geldi onun yerine, sıralardan inerek, yavaş ama durmak bilmeyen bir akışla. Arkamdan duyduğum sesler — metal, çığlık, birinin "sıkı durun!" diye bağırması — beni Philotheos'a giden yoldan alıkoymadı, ama her biri sırtımda bir ağırlık gibi hissediliyordu.

Vahit, Onur ve üç kişi daha, benimle birlikte daireye ilerledik. Philotheos ilk hareketi bekletmedi — mızrağı bir yay gibi savrulup önümüzdeki bir savaşçıyı geri fırlattı, kalkanının kenarıyla bir başkasını yere serdi, hiç yorulmamış gibi, hiç acele etmeden.

"Zırhı kırmamız lazım," diye bağırdım, "hep aynı noktaya, göğsüne!"

Meteoritler aynı noktaya yağdı, art arda, ve üçüncüsünde metal bir çatlama sesi duyduk — zırhının bir köşesi gevşedi, sarktı. Philotheos bir an duraksadı, ve o anda Vahit palasıyla bacağının arkasına vurdu, gerçek bir sarsıntı yarattı bu sefer.

Dış halkadan bir çığlık geldi, keskin, tanıdık bir dehşetle — döndüğümde, mavi-yeşil bir figürün, kalabalığın kenarındaki bir savaşçının üstüne eğildiğini gördüm, ellerinden süzülen soğuk ışıkla. Adam yere çöktü, gözleri açık, bakışları boş, tıpkı Labirent'in girişinde gördüğümüz gibi — ama yardım edemedim, çünkü Philotheos tam o anda mızrağını bana doğru savurdu, ve kaçmak zorunda kaldım, yana atılıp taşlara çarparak, ucun omzumu sıyırıp geçmesine izin vermeden.

"Feride!" diye bir bağırış geldi dış halkadan, ve dönüp baktığımda, onun üç nöbetçi arasında sıkıştığını gördüm, kaçacak yeri kalmamış.

Panik yerine bir soğukkanlılıkla, ellerini yere doğru açtı, gözlerini kapadı, ve bir anda kendi etrafında bir ateş çemberi patladı — alevler, onu bir daire içine alıp yaklaşan üç nöbetçiyi anında küle çevirdi, kendi zırhını bile hafifçe kızartarak. Bir çığlık attı, acıyla, ama ayaktaydı, ve etrafı artık boştu.

"Bu, tam olarak bunun için var, değil mi?" dedi, kimseye, nefes nefese. "Etrafın sarıldığında."

---

Philotheos, bu kargaşanın ortasında, hiç şaşırmamış gibiydi — sanki bunca yıl boyunca, tam da böyle bir kaosun içinde savaşmaya alışmış gibi. Ama zırhındaki çatlak büyüdü büyüdü, her isabette biraz daha, ve hareketleri de buna paralel yavaşladı, ağırlaştı.

Dış halkadan gelen sesler azaldı bir süre sonra — ne iyiye ne kötüye işaret, sadece belirsizliğe. Sorgulamaya vaktim yoktu. Kerim'in sesini duydum bir ara, kısaca, "hâlâ ayaktayız!" diye, ve bu bana yetti.

Yerden kalkarken, gözüm zırhındaki gediğe takıldı, iyice genişlemiş artık. "Hep oraya!" diye bağırdım, ve son bir meteorit yağmuru, göğsündeki zırhı parçalayıp içindeki boşluğu açığa çıkardı.

Vahit ve ben aynı anda atıldık — onun palası mızrağını bir kenara savururken, ben kılıcımı, tüm ağırlığımla, o açık göğse sapladım. Philotheos bir çığlık attı — insan değil, metalik, yankılanan bir çığlık — ve geri sıçradı, sendeleyerek, ama düşmedi. Son bir hamle daha kaldı içinde, hissettim; mızrağını iki eliyle kavradı, tüm ağırlığını arkasına vererek, dosdoğru göğsüme, kalbime doğru savurdu — kaçacak yerim yoktu, çok yakındı, çok hızlıydı, ölmek üzere olduğumu o kadar net biliyordum ki bedenim bile buna itiraz etmedi.

Sonra bir şey oldu, benim yapmadığım bir şey.

Göğsümün içinden, hiç beklemediğim bir sıcaklık patladı — soğuk mu sıcak mı ayıramadığım, ama gerçek, elle tutulur bir şey, ve gözümün önünde, bir an için, ince, titreyen bir ışık perdesi belirdi, kendi derimden fışkırıyormuş gibi. Mızrağın ucu o perdeye çarptı, bir kıvılcım saçtı, ve rotasından saptı — kalbimden birkaç parmak uzağa, yan tarafıma saplandı bunun yerine. Yine de bir mızraktı, yine de bir yaraydı, sıcak ve derin, ama kalbim hâlâ atıyordu, ve bunun neden böyle olduğunu, o an, hiç anlamadım.

Düşerken bile şaşkınlığım acımdan büyüktü.

Son gücümle, kılıcımı bir daha sapladım, boynuna, ve Philotheos, yüzyıllardır ilk kez, gerçekten öldü — zırhı içinde çöktü, ses çıkarmadan.

Ve o an, dış halkadan gelen sesler de kesildi — dönüp baktığımda, ayakta kalan nöbetçilerin, birer birer, hareketsizleşip yere yığıldığını gördüm, sanki içlerindeki ip birden kesilmiş gibi. Yemin ettikleri kişi ölmüştü; artık bağlı kalacakları kimse yoktu.

---

Kimin bağırdığını duymadım, sadece Onur'un yüzünü gördüm, üstüme eğilmiş, elleri ışıkla dolu ama sesinde bir panik vardı ilk kez. "Kanaman durmuyor," dedi, ellerini yarama bastırırken, "bu kadarını durduramam, bu derinlikte değil, bu iksirlerle değil—"

Vahit, dizlerinin üzerinde, elini omzuma koydu, sıkıca. "Kalk," dedi, sesi titreyerek. "Duyuyor musun beni, Nefer? Kalk."

Görüş alanım daralmaya başladı, sesler uzaklaştı, ama son bir şey gördüm hâlâ net: Philotheos'un göğsünde, kalkanının düştüğü yerde, küçük, bronz bir tılsım — bir akrep şekli, ama bir gözü eksik, boş bir çukur bırakarak, ve o çukurun kenarında, taze gibi görünen, küçük bir çizik.

"Nefer, bizimle kal," diyordu biri, uzaktan, çok uzaktan.

Sonra karanlık.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın