Gölge Kaybolduğunda

Gölge Kaybolduğunda
0 Beğen
0 Yorum

“Gölgeler gözünden kaybolduğunda, gölge sahibi gözüne görünür olur.”
— Seyyid Abdülkâdir-i Belhî

Bir gölgeyi takip ettiğiniz oldu mu hiç?

Çocukken muhtemelen olmuştur. Güneşin altında yürürken gölgeniz de peşinizden gelir. Koşarsınız, o da koşar. Durursunuz, o da durur. Dönüp ona bakarsınız ve tuhaf bir şey fark edersiniz: Gölge sizi takip etmiyordur. Siz gölgenin peşindesinizdir.

Peşinden koştuğumuz şeylerin gerçekten bizim istediğimiz şeyler olup olmadığını sormuyoruz. Seçiyor muyuz? Seçiliyor muyuz? Para, başarı, itibar, aşk, öfke, korku, kabul edilme arzusu, geçmiş, gelecek...

Hepsi gözümüzün önünde. Hatta o kadar göz önündeler ki, arkalarında ki gerçeği unutuyoruz.

Seyyid Abdülkâdir-i Belhî’nin sözü insanın aklına takılıyor: “Gölgeler gözünden kaybolduğunda, gölge sahibi gözüne görünür olur.”

İlk okuyuşta mistik bir cümle.

İkinci okuyuşta biraz daha rahatsız edici.

Üçüncüde ise, insan ister istemez kendine bakıyor.

Çünkü mesele gölgeler değil. Bizim gölgeleri gerçek sanmamız.

Belhî’nin sözündeki “gölge”yi yalnızca dünya olarak düşünmek eksik kalır. Tasavvuf açısından gölge; gördüğümüz, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin, hatta kendimiz hakkında kurduğumuz benlik hikâyesinin bile hakikatin kendisi olmadığını hatırlatır.

Bir insanı düşünün. Onu seviyorsunuz. Sonra onunla ilgili zihninizde bir görüntü oluşturuyorsunuz. “Beni sever.” “Beni anlar.” “Böyle biridir.” “Şöyle davranır.”

Bir süre sonra karşınızdaki insanı değil, kafanızda oluşturduğunuz insanı sevmeye başlıyorsunuz. Hatta ilişkinin ilk günlerinde karşınızdaki de sizin hayalinizde yarattığınız bu kalıplara uygun davranıyor. Sonra o kişi maskesini çıkarıp geliyor ve sizin zihninizdeki karaktere uymuyor. Kavga da burada başlıyor. Oysa kavga ettiğimiz kişi o değil, kendi gölgemizdir.

Aynı şeyi para için yapıyoruz. Paranın kendisinden çok, ona yüklediğimiz anlamın peşinden gidiyoruz.

Başarı için de öyle. İnsan çoğunlukla bir sıfat istemez; o sıfatın kendisine vereceği kimliği ister.
“Başarılı biri.”
“Güçlü biri.”
“Aranan biri.”
“Sevilen biri.”
“Önemli biri.”
Sonra bütün hayatını bu sıfatları korumaya harcar. Bir bakmışsın insan yaşamıyor, özgeçmişini savunuyor. Burada biraz gülmemiz gerekiyor.

Çünkü insanın komik taraflarından biri: Kendimiz hakkında oluşturduğumuz imajı korumak için, gerçek kendimizi yoruyoruz.

Tasavvufun “gölge” dediği şeyin önemli tarafı da nefs meselesidir. Nefs yalnızca kötü arzular değil. İnsan hakkında oluşturduğu “ben” duygusunun tamamını da kapsayan daha geniş bir mesele olarak düşünülebilir.
Ben.
Benim fikrim.
Benim acım.
Benim başarım.
Benim kaybım.
Benim hakkım.
Benim hikâyem.
İnsan tüm bunların içine öyle yerleşiyor ki, sonunda kendisini ev sahibi zannediyor. Oysa evin tamamı gölgelerden oluşuyor.

Belhî’nin işaret ettiği dönüşüm burada başlıyor: Gölgelere olan bağımlılığımız azaldığında, onların kaynağını görme ihtimalimiz doğuyor.

Tabi bu, dünyayı inkâr etmek anlamına da gelmiyor. Tam tersine, dünyaya başka bir perspektiften bakmak anlamında bence.

Bir ağacı gerçekten görmek, ağacın kendisinden daha fazlasını görmektir. Toprağı, kökleri, ışığı ve zamanı… Bir insanı görmek de onun sana yaptığından daha fazlasını görebilmektir. Kendine baktığında yalnızca “ben kimim?” diye sormamak. Bir adım daha ileri gidip: “Ben dediğim şeyin ne kadarı gerçekten benim?” diye sormak.

Bu soru insanın huzurunu kaçırabilir. Zaten iyi sorular bunu yapar.

İlginç olan şu ki, Batı felsefesi de yüzyıllardır başka kelimelerle benzer bir kapının önünde dolaşıyor.

Platon’un mağarasını hatırlayalım.

Mağaradan hiç dışları çıkmamış insanlar, mağaranın içinde duvara düşen gölgeleri gerçek sanıyorlardı. Onlara göre dünya, duvarda gördüklerinden ibaretti. Oysa dışarıda başka bir gerçeklik vardı.

Platon’un meselesi elbette Belhî’nin meselesiyle aynı değil. Biri Antik Yunan’ın bilgi ve hakikat probleminden, diğeri tasavvufun hakikat ve tevhid anlayışından hareket ediyordu.

Ancak aralarında çok ilginç bir ortak sezgi var: İnsan gördüğü şeyi gerçekliğin tamamı sanabilir.

Ve asıl dönüşüm, daha fazla gölge görmekle değil, gölgenin gölge olduğunu fark etmekle başlar. Platon mağaradan çıkmayı anlatır. Belhî ise gölgelerin gözden çekilmesini. İki düşüncede de insanın alıştığı görüntüyle yetinmemesi vardır.

Plotinos'ta da benzer bir yöneliş görürüz.

Gördüğümüz her şey birbirinden ayrıymış gibi durur. Oysa bu ayrılık, biraz da bakışımızın sınırıdır. Derine indikçe çokluğun içinden bir bütünlük belirir; insanın arayışı da tam burada başlar: görünenlerden kaynağa doğru yürümek.

Burada mesele “dünya kötüdür” demek değildir. Mesele, çokluğu son durak sanmamaktır.

Bu ayrım önemli. İnsan çoğu zaman gördüğü şeylerin sayısı arttıkça gerçeğe yaklaştığını düşünüyor.
Daha çok bilgi.
Daha çok haber.
Daha çok görüntü.
Daha çok insan.
Daha çok para.
Daha çok deneyim.
Daha çok seçenek.
Fakat zihnin ilginç bir özelliği var: Çokluk hakikati artırmaz, gürültüyü çoğaltır. Nicelik ve Nitelik tartışması gibi…
 
Bugün bunun modern versiyonunu cebimizde taşıyoruz.
Telefonu açıyoruz.
Dünyanın tamamı önümüzde.
İnsanlık tarihinde belki hiçbir nesil bu kadar fazla şey görmedi.
Zira hiçbir nesil de, gördüğü şeylerin hangisinin gerçekten önemli olduğunu seçmekte bu kadar zorlanmadı.
Gölge hiç bu kadar HD olmamıştı.

Spinoza'ya geldiğimde de aynı sorunun başka bir yerden yükseldiğini düşünüyorum.

Kendimizi düşündüğümüz kadar kendimizden ibaret değiliz. Bir karar verirken yalnızca o anı yaşamıyoruz; geçmişimizi, korkularımızı, alışkanlıklarımızı, bedenimizi ve başımıza gelenleri de beraberimizde taşıyoruz. Yine de bütün bunların içinden çıkan sonucu çoğu zaman sadece “ben böyle istedim” diyerek açıklıyoruz.

Spinoza'nın düşüncesinde beni durduran yer burası. İnsan, kendisini anlamak istiyorsa yalnızca ne yaptığını değil, onu o noktaya getiren nedenleri de görmeye başlamalı.

İnsan, kendisini belirleyen nedenleri ne kadar az görürse o kadar özgür olduğunu sanıyor. Nedenlerini gördükçe ise kendisini başka türlü anlamaya başlıyor. Sanki insanın kendisini tanıması, kendisini dünyanın ortasından çekip biraz daha büyük bir resmin içine yerleştirmesiyle mümkün oluyor.

Bu, tasavvufla aynı düşünce demek değil. Fakat iki düşüncenin farklı yollardan gelip dokunduğu bir yer var: Kendini bütünden kopardıkça dünya ağırlaşıyor. Kendini bütünün içinde gördükçe, hem kendine hem dünyaya bakışın değişiyor.

Belhî'nin “gölge sahibi” dediği yerden Spinoza'nın varlığın zorunluluğuna uzanan düşünceye kadar, isimler ve kavramlar değişiyor. Fakat insanın içinde aynı soru uyanıyor:

Ben gördüğüm şeyin tamamını mı görüyorum, yoksa gördüğüm şeyin arkasında henüz fark etmediğim daha büyük bir bütün mü var?

Jung'un “gölge” kavramı ise meseleyi bambaşka bir yönden insanın içine çevirir.

Jung'a göre gölge, kişinin bilincinin dışında bıraktığı, kabul etmek istemediği yönleriyle ilgilidir. İnsan kendisi hakkında sevdiği bir portre oluşturur ve bu portrenin dışında kalan taraflarını karanlığa iter.
“Kıskanç değilim.”
“Öfkeli biri değilim.”
“Bencil değilim.”
“Korkmam.”
Ne kadar güzel.
İnsanın kendi reklam kampanyası başlamıştır.
Sonra hayat bir gün hiç istemediği şeyi yaşatır. Ve insan şaşırır: “Ben bunu nasıl yaptım?”
Yaptı da. 
Sadece kendisinin o tarafını daha önce görmek istemedi.

Jung'un gölgesi ile Belhî'nin gölgesi aynı kavram değildir. Biri psikolojik bütünleşme bağlamında, diğeri tasavvufi hakikat bağlamında düşünülmelidir. Fakat ikisi de insanı çok önemli bir gerçekle karşılaştırır: Görmek istemediğimiz şeyler, görmediğimiz için ortadan kalkmaz.

Hatta çoğu zaman bizi görünmeden yönetmeye devam eder.

Buradan tekrar Belhî'ye dönelim.

“Gölgeler gözünden kaybolduğunda…”
Buradaki en güzel kelime belki de “gözünden”.

Mesele gölgelerin ortadan kalkması değil. Bakışın değişmesi.

Dünya aynı dünya.
İnsanlar aynı insanlar.
Hayatın dertleri yine orada.
Borçlar, ayrılıklar, yaşlanmak, yalnızlık, kayıplar, hastalıklar, başarısızlıklar...

Bunları ortadan kaldıran sihirli bir kapı yok. Tasavvuf da insan hayatına böyle bir garanti vermiyor. Asıl dönüşüm insanın bunlara bakışında meydana geliyor.
Bir kayıp yaşarsın.
İlk başta yalnızca kaybettiğini görürsün.
Sonra zaman geçer.
Bir gün dönüp baktığında, kaybettiğin şeyin sana kendin hakkında öğrettiği şeyi görürsün.
İşte gölge biraz çekilmiştir.
Bir insan seni terk eder.
İlk anda yalnızca terk edilmeyi görürsün.
Sonra kendine bakarsın.
Neden bu kadar bağlandığını?
Neden kendini onun varlığıyla tanımladığını?
Neden onun gitmesini kendi değerinin azalması gibi algıladığını?
Ve bir gün anlarsın:
Belki de kaybettiğin şey yalnızca o insan değildi. O insanın içinde kendine kurduğun bir hayaldi.

Hayal çekilince insan görünür. Kendin görünür. Hatta daha derinde başka bir hakikat görünür. Görünür olmak. İnsanın bütün hayatı biraz bundan ibaret.

Gördüklerinin peşinden gidiyor. Onları elde ediyor. Onlara alışıyor.
Sonra kaybetmekten korkuyor. Kaybediyor. Yas tutuyor.
Sonra bir gün fark ediyor: Ben aslında neyin peşindeydim?

Durumun felsefesi de tam burada başlıyor. Din burada başka bir dille konuşmaya başlıyor. Şiir aynı soruya başka bir kapı açıyor. Psikoloji insanın iç dünyasına iniyor. Ve hepsi insanı aynı büyük sorunun karşısında bırakabiliyor: Gördüğüm şey ile hakikat arasında ne kadar mesafe var?

Belhî'nin sözü bana bu yüzden yalnızca tasavvufi bir öğüt gibi gelmiyor. Bir hayat uyarısı. Gölgelere fazla yakından bakarsak, ışığın nereden geldiğini unutabiliriz. İnsanların bize verdiği sıfatlara fazla bağlanırsak, kendimizi unutabiliriz. Sahip olduklarımıza fazla bağlanırsak, onların sahibi olduğumuzu sanabiliriz. Duygularımızı fazla ciddiye alırsak, onların hakikatin kendisi olduğunu düşünebiliriz. Kendi hikâyemize fazla inanırsak, hikâyenin yazarı olduğumuzu sanabiliriz. Böyle durumlarda insanın ihtiyacı yeni bir şey görmek değil. Gördüğü şeylerin arasından biraz geri çekilmektir.

Gölge tam da o anda kaybolmaya başlar. Ve arkasında bir şey belirir. Tasavvuf buna hakikat der. Filozof başka bir isim verir. Şair “mana” der. Psikolog “farkındalık” der.
İsimler değişir.
İnsan değişmez.
Hâlâ aynı sorunun karşısındadır: Gördüğüm şeyin ardında ne var?

Belhî'nin cevabı ise yüzyıl sonra bile insanın içine dokunacak kadar sade: Gölge gözden çekildiğinde, gölgenin sahibi görünür.

Mesele hayatın gölgelerini yok etmek değildir. Onları gölge olarak görebilmektir. İnsan gölgeyi hakikat sandığı sürece, ışığın sahibini aramaz.

Hayatın tuhaf taraflarından biri de budur: Bütün ömrümüz boyunca bir şeyleri görmeye çalışırız.

Sonunda öğrenmemiz gereken şey ise neye bakmamamız gerektiğidir.
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın