İnsan kaç tane hikâye yazmaya başlayıp yarım bırakabilir? Bu sorunun cevabını bilmiyorum ama bir noktadan sonra saymayı bırakmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insanın önünde duran yarım kalmış dosyaların sayısı belli bir eşiği geçince mesele artık edebiyat olmaktan çıkıyor, hafif bir karakter analizine dönüşüyor. Bilgisayarında birbirinden alakasız isimlerle duran belgeler, defterlerin arasında unutulmuş diyaloglar, bir zamanlar müthiş olduğuna yemin edebileceğin ama bugün açmaya cesaret edemediğin metinler... Bunların hepsi bir araya geldiğinde insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor: Ben hikâye mi yazıyorum, yoksa hikâye yazmaya başlayan bir insan olma fikrini mi seviyorum?
Bu sorunun cevabını düşünürken kendime haksızlık etmek istemiyorum. Sonuçta yarım bıraktığım her şeyi tembelliğime bağlamak, insanın kendi hayatını açıklamak için bulabileceği en kolay ve en sıkıcı yöntemlerden biri. Üstelik kendimi tembel ilan edersem diğer bütün ihtimalleri de değerlendirmemiş olurum. Belki mükemmeliyetçiyimdir. Belki zaman zaman fazla düşünüyorumdur. Belki aynı anda yazmak, oyuncu olmak, tiyatro yapmak, hukuk okumak ve gelecekte bir gün bütün bunların birbirine mantıklı bir şekilde bağlanacağına inanmak gibi küçük bir zihinsel jimnastikle uğraştığımdan, günün sonunda oturup iki sayfa yazacak enerjiyi bulamıyorumdur. İnsan kendine makul bir açıklama bulduğunda ne kadar rahatlıyor. Hele açıklamanın içinde biraz sanat, biraz tutku, biraz da karmaşık kişilik meselesi varsa, tembellik bile uzaktan bakıldığında yaratıcı bir sürece benzemeye başlıyor.
Bir hikâyeye başlamak çok kolay. En azından hikâyenin henüz başlamadığı ilk dakikalarda. Kafanda muhteşem bir karakter vardır. Onun ne istediğini, neden istediğini, neyi sakladığını bilirsin. Bir sahne gelir aklına, ardından başka bir sahne. Karakterlerin konuşmalarını duyarsın. Henüz yazılmamış bir romanın bile bazı cümlelerini ezbere biliyorsundur. Hikâyenin sonunu düşünür, o sonun okurda yaratacağı etkiyi hayal eder, hatta belki bir gün biri senin hakkında yazacağı yazıda bu hikâyeden söz eder diye içinden geçirirsin. Henüz ilk bölümü tamamlamamışsındır ama zihninde kitabın söyleşisini bile yapmışsındır. İnsan hayal kurarken gerçekten de çok üretken bir canlı...
Sonra oturup yazmaya başlarsın.
Birinci sayfa fena değildir. İkinci sayfada bir şeyler aksar. (-yok artık, hemen ikinci sayfadan mı demeyin..-) Üçüncü sayfada karakterin neden öyle davrandığını açıklamak için yeni bir sahne gerekir. O sahneyi yazınca başka bir karakterin motivasyonu anlamsızlaşır. Bir diyalog fazla yapay gelir. Bir başka diyalog, daha dün sana edebiyat tarihinin en iyi konuşması gibi görünürken bugün lisede edebiyat dersinde sırf hoca ders içi katılıma 90 falan versin diye yapılmaya çalışılan bir şeye döner. Bir süre sonra hikâyeyi yazmak yerine hikâyenin neden yazılamadığını düşünmeye başlarsın. Bu noktada insanın kendisine duyduğu güven, son derece sessiz ama istikrarlı bir şekilde erimeye başlar.
Tabii bir de yeni fikirler vardır. Yeni fikirler, yarım kalmış hikâyelerin en büyük düşmanıdır; çünkü yeni fikir hiçbir zaman üçüncü sayfada tıkanmış eski fikir kadar sıkıcı görünmez. Yeni fikir heyecan vericidir, kusursuzdur ve henüz seni hayal kırıklığına uğratmamıştır. Onun karakterleri henüz saçma kararlar almamış, olay örgüsü henüz çökmemiş, diyalogları henüz kulağına batmamıştır. Yeni fikir, insanın kendi yeteneğine yeniden inanabilmesi için kendisine sunduğu küçük bir fırsattır. Dolayısıyla eski hikâyeyi bırakıp yenisine başlamak bazen vazgeçmek değil, kendi gözünde yeniden başarılı olabileceğin bir alana geçmektir. Elbette bunu fark edince de insan yeni fikrine dönüp aynı şeyi yapmayacağından emin olamaz.
Belki de bu yüzden bazı hikâyeleri bitirmekten korkuyoruz. Bir hikâye kafamızdayken her şey olabilir. Karakterimiz istediğimiz kadar derin, olay örgümüz istediğimiz kadar zekice, sonumuz istediğimiz kadar sarsıcıdır. Onu bitirdiğimizdeyse bütün ihtimallerden birini seçmiş oluruz. Artık karşımızda potansiyeli sonsuz bir hikâye değil, eksikleriyle, yanlışlarıyla, belki de düşündüğümüz kadar iyi olmayan hâliyle tamamlanmış bir metin vardır. Yarım kalan bir hikâyenin kusurlarını kimse göremez. Hatta yeterince uzun süre bekletirsek kendi kusurlarımızı bile unutabiliriz. Bir gün dosyayı açıp birkaç satır okur, “Burada aslında çok iyi bir şey varmış,” deriz. Neresinde olduğunu tam olarak hatırlamamak, o şeyin varlığına inanmamıza engel olmaz.
Yine de bütün yarım kalmış hikâyeleri korkaklığa ya da mükemmeliyetçiliğe bağlamak haksızlık olur. Bazen gerçekten de değişiriz. Bir metne başladığımızda bizi harekete geçiren mesele, aylar sonra aynı yerde durmaz. Bir zamanlar çok iyi bildiğimizi sandığımız bir duyguyu artık başka türlü anlarız. Bir karakterin öfkesini yazarken kendimizi haklı bulmuşuzdur; yıllar sonra aynı sayfayı okuduğumuzda karakterin ne kadar haksız olduğunu fark ederiz. Ya da tam tersi olur: Bir zamanlar abartılı bulduğumuz bir acının aslında ne kadar gerçek olduğunu anlamamız için yaşamamız gereken birkaç şey vardır.
Yazmak biraz da insanın kendisiyle arasındaki mesafeyi ölçmesi olabilir. Bugün yazdığımız kişiyle altı ay önce yazmaya başladığımız kişi aynı değilse, hikâyeyi tamamlamak da yalnızca olayları bir sona bağlamak anlamına gelmez. Bir zamanlar kim olduğumuzu, neye inandığımızı, neden o karakteri yarattığımızı yeniden anlamamız gerekir. Belki de bazı metinleri açmaktan bu yüzden kaçınıyoruzdur. İçlerinde kötü cümleler olduğu için değil yalnızca; artık inanmadığımız şeylerin, unutmak istediğimiz heveslerin veya bugün kendimize itiraf etmekte zorlandığımız arzuların izleri olduğu için.
Bunu tiyatroda da düşünüyorum. Bir oyuna başladığında önünde bir dünya vardır. Karakterler, çatışmalar, sahneler, dekorlar, kostümler... Herkesin kafasında başka bir ihtimal dolaşır. Sonra dünya dediğin şey prova saatlerine, bulunması gereken bir salona, değişen oyuncu kadrosuna, yetişmeyen bütçeye ve bir türlü aynı anda boş olmayan sekiz kişinin takvimine dönüşür. Bir noktada sanatın o büyülü tarafıyla son derece dünyevi gerçekler karşı karşıya gelir. Sen hâlâ büyük bir hikâye anlatmak istiyorsundur ama önce pazar günü prova yapabileceğiniz bir yer bulman gerekiyordur. Yaratıcılığın da bazen belediyenin çalışma saatleriyle yüzleşmesi gerekir!?
Böyle anlarda insanın aklına şu ihtimal geliyor: Belki de bazı hikâyeler yazılamadıkları için değil, hayatın içinde başka biçimlerde devam ettikleri için yarım kalıyor. Bir karakteri başka bir metinde yeniden kuruyorsun. Bir sahneden vazgeçip başka bir sahneye geçiyorsun. Bir zamanlar mutlaka anlatman gerektiğini düşündüğün bir mesele, başka bir işin içinde kendine yer buluyor. Dışarıdan bakıldığında ortada tamamlanmış bir eser yok ama içeride bir şeyler değişmiş oluyor. Bunun ne kadarının gerçek bir gelişim, ne kadarının kendimizi teselli etme yöntemi olduğunu bilmiyorum. İnsan kendi hikâyesinin hem yazarı hem de en taraflı eleştirmeni olunca, aradaki ayrımı yapmak kolaylaşmıyor.
Bir de insanın kendisine biçtiği gelecek var. Bir gün mutlaka yazacağı roman, mutlaka sahneleyeceği oyun, mutlaka oynayacağı rol... Şimdiki hayatımızı bazen gelecekteki hayatımıza hazırlık gibi yaşıyoruz. Sanki bir gün bütün eksiklerimizi tamamlayacak, doğru insanlarla tanışacak (benimki hala gelemedi.. bekliyoruz), yeterince deneyim kazanacak, yeterince cesaret toplayacak ve sonunda gerçekten başlamak istediğimiz hayata geçeceğiz. O güne kadar yaptıklarımızsa biraz taslak gibi. Oysa insanın hayatı bir gün yayımlanacak kitabının önsözü değil. Bunu biliyoruz ama yine de kendimizi gelecekteki hâlimizle kıyaslamaktan vazgeçemiyoruz. Gelecekteki Burçak'ın bugünkü Burçak hakkında ne düşüneceğini merak ediyorum mesela. Muhtemelen ona da kızacaktır. Çünkü insanın kendisinden beklentileri, kendisi hangi yaşa gelirse gelsin, bir türlü makul bir seviyeye inmiyor.
Belki bu yüzden yarım kalan hikâyelere biraz daha dikkatli bakmalıyız. Her birini tamamlamak zorunda olduğumuzu düşünmüyorum. Bazı fikirler gerçekten de iyi değildir. Bazı hikâyelerin söyleyecek bir şeyi yoktur. Bazılarına ayırdığımız zaman, onları bırakmamız gerektiğini anlamamıza yarar. Bir metni sırf başlamış olduğumuz için bitirmek de başka türden bir inat olabilir. Fakat bazen de hikâyeyi bırakmak için bulduğumuz bütün gerekçeler, yalnızca onun sonuna ulaşınca neyle karşılaşacağımızı bilmemekten kaynaklanır. Hangisinin hangisi olduğunu anlamanın kolay bir yolu yok. Belki de oturup yazmaya devam etmekten başka.
Şimdilik bilgisayarımda duran dosyaların hepsini açıp bitirmeye karar vermeyeceğim. Böyle bir kararın birkaç gün içinde yeni bir klasör düzenleme projesine dönüşeceğini ikimiz de biliyoruz. Ama belki içlerinden birini seçip yeniden okumalıyım. Eskiden neden başladığımı hatırlamak için değil yalnızca; bugün o hikâyeye hâlâ söyleyecek bir şeyim var mı diye bakmak için.
Çünkü bazı hikâyeler gerçekten bitirilmeyi bekliyor olabilir. Bazılarıysa çoktan bitmiştir de biz dosyayı kapatmaya kıyamıyoruzdur. Bir de arada kalanlar var: Henüz ne olduklarını bilmediğimiz, yıllarca zihnimizin bir köşesinde dolaşan, bazen bir cümleyle geri dönen, bazen de hiç hatırlamadığımız hikâyeler.
Belki bir gün hepsini yazarım. Bu cümleyi kurarken kendime inanıyor muyum, emin değilim. Ama insanın yarım kalmış hikâyeleriyle ilişkisi de biraz böyle değil mi zaten? Bir gün tamamlayacağımıza inanmakla onları tamamlamak için gerçekten oturup çalışmak arasında, üzerinde düşünmeye değecek kadar büyük bir mesafe var.
Ben şimdilik o mesafenin bir yerindeyim. Biraz yazıyor, biraz erteliyor, biraz da bütün bunları neden yaptığımı anlamaya çalışıyorum. En azından bu kez yarım kalan şeyin kendisi hakkında bir şeyler yazabildim.
Gerçi bu yazının da sonunu biraz aceleye getirmiş olabilirim...
Sanatla... sevgiyle kalın, her şeye rağmen kalın.
Burçak Balıca.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın