İnsanlardan Yorulmak

İnsanlardan Yorulmak
0 Beğen
0 Yorum

İnsan zamanla yalnız kalmaktan eskisi kadar korkmamayı öğreniyor. Yalnızlığın her zaman kötü bir şey olmadığını, asıl yorgunluğun, birinin hayatına girerken kendinden uzaklaşmakta saklı olduğunu fark ediyor.

Yirmili yaşlarda birini tanımak, saatlerce konuşmak, birlikte gidilecek yerler ve yaşanacak günler hayal etmek yeterince güzeldi. İlerleyen yıllar için de yeni bir insanla tanışmak, hayatın önünde açılan bir ihtimal gibi görünmeye başladı. Yaşananlar biriktikçe o heyecanın yanına başka bir duygu yerleşiyor: temkin. İnsan artık yalnızca karşısındakini merak etmiyor, bir şeylerin ne zaman ters gidebileceğini de düşünmeye başlıyor.

Daha ortada bir sorun yokken geçmişin hesabını yeni birine çıkarmak, kolay fark edilmiyor. Bir davranışta eski birinin izini aramak, söylenmemiş sözlerden kuşkulanmak, yakınlaşırken bir yandan da kendini olası bir ayrılığa hazırlamak… İnsan hem birine yaklaşmak istiyor hem de yaklaşmanın onu yeniden incitebileceğini biliyor. Bir süre sonra karşısındaki kişiyi tanımakla kendini korumak arasında gidip gelmeye başlıyor.

Asıl soru da burada ortaya çıkıyor: Bir ilişkinin içinde insan kendisi olarak kalabiliyor mu?
Birlikteyken daha huzurlu mu, daha kaygılı mı? Aklından geçeni rahatça söyleyebiliyor mu, yoksa yanlış anlaşılmamak için cümlelerini defalarca tartıyor mu? İlişki hayatına yeni bir alan mı açıyor, yoksa bütün dikkatini onun içinde olup bitenlere mi bağlıyor?

Benim deneyimlerime göre, bu sorular ilk günlerde pek akla gelmiyor. Başlangıçta merak, heyecan ve karşımızdaki insanda görmek istediğimiz özellikler var. Zaman geçtikçe gündelik hayat devreye giriyor. İki insanın birbirini istemesiyle birbirinin hayatına gerçekten yer açabilmesi arasındaki fark o zaman belirginleşiyor.

Hayatınıza giren kişi bir geçmiş, alışkanlıklar, korkular ve kolay vazgeçemediği doğrularla geliyor. İki insan birbirini sevebilir ama aynı hayatı kurmakta zorlanabilir. Bunun için büyük bir kavga yaşanması da gerekmiyor. Konuşulmayan meseleler birikiyor, küçük anlaşmazlıklar erteleniyor, söylenenlerle yapılanlar birbirinden uzaklaşıyor. Bir zamanlar gülümseten özellikler, günün birinde tahammül edilmesi güç ayrıntılara dönüşebiliyor.

Bir ilişkinin bitmesiyle yalnızca bir insan kaybedilmiyor. Onunla birlikte düşünülen gelecek de dağılıyor. Birlikte gidilecek yerler, sıradan bir akşamın küçük alışkanlıkları, yıllar sonra nasıl bir hayat yaşanacağına dair tasarılar… Ayrılığın acısı biraz da hiç yaşanmayacak bu ihtimallerden geliyor.
Ardından zihin geçmişe dönüyor. Ne yanlış gitti, hangi söz başka türlü söylenseydi sonuç değişirdi, kim nerede hata yaptı? Eski konuşmalar yeniden düşünülüyor, önemsiz görünen ayrıntılar büyütülüyor. İnsan bazen gerçekten anlamak, bazen de aynı acının bir daha yaşanmayacağına inanmak için bir açıklama arıyor.

Fakat her ilişkinin sonunda kesin bir hükme ulaşmak mümkün değil. İnsan kendi hikâyesini anlatırken doğal olarak kendi tarafından bakıyor. Karşısındaki de başka şeyleri hatırlıyor, başka yerlerden incinmiş oluyor. Aynı ilişkinin içinde iki insanın farklı deneyimler yaşamış olması, birinin mutlaka yalan söylediği anlamına gelmiyor.

Elbette bu, her ayrılığın iki tarafın eşit ölçüde hatalı olduğu bir durum olduğu anlamına da gelmez. Yalanın, aldatmanın ve açıkça zarar veren davranışların yaşandığı ilişkiler var. Her şeyi karşılıklı yanlış anlaşılmayla açıklamak, gerçek sorumluluğu görünmez kılabilir. Öte yandan, biten her ilişkiyi bir suçlu bulma meselesine dönüştürmek de yaşananları anlamayı kolaylaştırmıyor.
İnsan hem hata yapabilir hem de haksızlığa uğrayabilir. Kendi davranışlarını sorgulamak, karşı tarafın yaptıklarını mazur görmek değildir. Bir zamanlar sevilen birinin yanlış davranmış olması, onun bütün karakterini birkaç olumsuz sıfatla açıklamayı da haklı çıkarmaz. Geçmişteki güzel şeyleri inkâr etmeden, yaşanan zararı da küçümsemeden bir ilişkiye veda edebilmek kolay değil. Ama belki de asıl dürüstlük, bu iki gerçeği aynı anda taşıyabilmekte.

Yakınlığın bedeli

İnsan bazen bir ilişkiye yalnızca sevdiği için değil, hayatındaki bir boşluğu doldurmak için de yöneliyor. Evin sessizliği, alışılmış düzenin bozulması, gün içinde yaşananları anlatacak birinin yokluğu ağır gelebiliyor. Yeni biriyle tanışmak, bütün bunları bir süreliğine geride bırakmanın yolu gibi görünebiliyor.
Ancak bir insandan yalnızca sevgili olmasını değil, yalnızlığı gidermesini, geçmişin yaralarını onarmasını, bütün korkuları susturmasını ve geleceğe güven vermesini beklediğimizde ilişkinin yükü artıyor. Karşımızdaki insanı tanımaktan çok, onun bizdeki eksiklikleri nasıl gidereceğiyle ilgilenmeye başlıyoruz. Oysa hiç kimse bir başkasının bütün kaygılarını ortadan kaldıracak, geçmişte yaşananları telafi edecek kadar güçlü değil.

Schopenhauer’ın kirpi ikilemi, yakınlıkla ilgili bu çelişkiyi anlatmak için iyi bir benzetmedir. Soğuktan korunmak isteyen kirpiler birbirlerine yaklaşır; fakat dikenleri birbirlerini yaraladığında uzaklaşırlar. Uzaklık yeniden üşütür, yakınlık yeniden acıtır. İnsan ilişkilerinde de benzer bir durum var: Yakınlık istiyoruz ama incinmek istemiyoruz. Güvenmek istiyoruz ama güvenmenin bizi savunmasız bırakmasından çekiniyoruz.

Bu çelişkiyi tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir. Birine yaklaşmak, bir ölçüde risk almak demek. Fakat sevgi uğruna bütün sınırları kaldırmak da yakınlığın zorunlu bir koşulu değil. İki insanın birbirine yer açarken kendi hayatlarını da koruyabilmesi, ilişkinin eksikliği değil, sağlıklı bir yakınlığın parçası.

Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde sevgiyi yalnızca hissedilen bir duygu olarak değil, emek ve olgunluk gerektiren bir yetkinlik olarak ele alır. Bu ayrım önemli. Birini özlemek, onun için fedakârlık yapmak ya da onsuz yaşayamayacağını düşünmek, birlikte iyi bir hayat kurulabileceğini kanıtlamıyor.
Aşkın büyüklüğü, bir ilişkinin doğruluğunu kanıtlamıyor.

Bazen iki insan birbirine çok şey hisseder ama birlikteyken huzur bulamaz. Aynı tartışmalar tekrar eder, özürler dilenir, barışılır ve bir süre sonra her şey yeniden başlar. İnsan bir noktadan sonra sevdiği kişiyle vakit geçirmekten çok yeni bir sorun çıkıp çıkmayacağını düşünür. Söyleyeceği sözü tartar, davranışının nasıl yorumlanacağını hesaplar. İlişkinin içinde kendiliğinden davranabilmek giderek zorlaşır.
Böyle bir durumda barışmak, sorunu çözmekle aynı şey değildir. Bazen yalnızca bir sonraki tartışmaya kadar sessizlik sağlar. Kıskançlık, güvensizlik ve sürekli kendini açıklama ihtiyacı ilişkinin olağan parçalarına dönüştüğünde iki insan, birlikte huzur kurmak yerine huzursuzluğu önlemeye çalışır.
Yakınlığın sürekli tetikte durmayı gerektirdiği bir yerde insanın ne kadar sevildiğinden önce, o ilişkinin içinde nasıl hissettiğini düşünmesi gerekir.

Bir ilişki bittiğinde sevginin de mutlaka bitmiş olması gerekmez. İnsan birini sevmeye devam ederken onunla birlikte olmanın kendisine iyi gelmediğini anlayabilir. Yalnızlık ağır geliyorsa, yeniden başlamak göz korkutuyorsa, bildiği bir mutsuzluk bilinmeyen bir gelecekten daha katlanılır görünebilir. Bu yüzden insanlar bazen bitmesi gereken ilişkilerde kalır; ayrılığın acısını yaşamamak için her gün biraz daha yorulmayı göze alır.

Oysa ayrılmak, karşı tarafı kötü ilan etmek ya da geçmişte yaşanan güzel şeyleri değersizleştirmek değildir. Bazen bir ilişkinin artık sürdürülemediğini kabul etmek, onu zorla devam ettirmekten daha dürüst bir davranıştır.

Ayrılıktan sonra geriye ne kalıyor?

Ayrılığın ardından geçmişin yeniden yazılması sık rastlanan bir durum. Güzel anılar geri plana itiliyor, anlaşmazlıklar ilişkinin tamamını açıklayan kanıtlara dönüşüyor. Birinin koyduğu sınır bencillik, uzaklaşması sevgisizlik, kendisini savunması kötü niyet olarak yorumlanabiliyor.
Bir süre sonra insan, bitmiş bir ilişkiyi geride bırakmaktan çok başkalarının zihnindeki hikâyeyi düzeltmeye çalışırken bulabiliyor kendini. Kendini anlatmak, yanlış bilinenleri düzeltmek, hakkındaki düşünceleri değiştirmek için harcanan zamanın sonu gelmiyor. Çünkü bazı insanlar yaşananları gerçekten başka türlü hatırlıyor; bazılarıysa seni anlamaya çalışmak istemiyor.

Marcus Aurelius’un düşüncelerinde sıkça karşılaşılan meselelerden biri, insanın kendi tepkileri üzerindeki sorumluluğudur. Başkalarının ne düşüneceğini belirleyemeyiz. Buna rağmen onların düşüncelerini değiştirmek için ne kadar zaman ve enerji harcadığımızı fark edebiliriz.
Her suçlamaya cevap vermemek, her tartışmaya katılmamak, her yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalışmamak her şeyi kabullenmek anlamına gelmez. Bir konuyu kapatmak, karşı tarafı ikna edemediğimiz için değil, hayatımızın geri kalanını o tartışmaya ayırmak istemediğimiz için seçtiğimiz bir yoldur.

İnsan yaş aldıkça çevresindeki ilişkilerin de değiştiğini görüyor. Dostluklar seyrekleşiyor, yollar ayrılıyor, eskiden sık sık görüşülen insanlarla konuşulacak şeyler azalıyor. Kimisi başka bir hayat kuruyor, kimisi kendi meselelerine gömülüyor. Bir zamanlar kalabalık görünen çevre, farkına bile varmadan küçülüyor.
Yıllarca hayatın doğal bir parçası sanılan bağların ne kadar kırılgan olduğunu görmek üzücü. Yine de her uzaklaşma kayıp sayılmaz. Bazı insanlar hayatımızdan çıktığında içimizde bir boşluk kalır; bazılarının ardından ise fark etmeden taşıdığımız bir ağırlık azalır.
Yalnızlık da tek başına hayatın boş olduğu anlamına gelmiyor. Kitap okumak, bir şeyler üretmek, düşünmek, evde sessizce oturmak… Bunlar da hayatın kendisi. Her akşamın paylaşılması, her düşüncenin birine anlatılması gerekmiyor.
Bununla birlikte, günün sonunda eve döndüğünde bir ses duymak istemek de anlaşılır bir ihtiyaç. Gün içinde yaşanan küçük bir olayı anlatmak, bir şeye birlikte gülmek, hafta sonu ne yapılacağını konuşmak… İnsan her zaman hayatını değiştirecek büyük bir aşk aramıyor. Bazen sıradan günlerini paylaşabileceği bir yakınlık istiyor.

Kendine yetebilmek, kimseye ihtiyaç duymamak demek değil. Mesele, bu ihtiyacın insanı kendisine iyi gelmeyen bir ilişkinin içinde tutup tutmadığı. Yalnızlık zaman zaman üzer; yanlış bir ilişkinin içinde kendinden uzaklaşmaksa hayatın başka alanlarına da yayılabilir.

Geçmişte yaşananlar insanı daha dikkatli yapabilir. Fakat dikkatle kuşku arasında ince bir çizgi var. Yeni tanışılan herkesin davranışında eski birinin izini aramak, kendini korumak gibi görünse de insanı geçmişin içinde tutar. Henüz hiçbir şey yapmamış birini, başka birinin hatalarının karşısına oturtur.
Güven hemen oluşmak zorunda değil. İnsan, sözlerle davranışların birbirini tutup tutmadığına bakarak, karşısındakini farklı koşullarda tanıyarak güvenebilir. Ama bütün kapıları kapatmak da insanı incinmekten koruduğu kadar, yakınlık kurma ihtimalinden uzaklaştırır. Geçmişte yaşanan kötü bir deneyim, gelecekte karşılaşılacak herkes hakkında karar vermeye yetmez.

Acı da her zaman insanı daha bilge yapmıyor. Yalnızca yoruyor, sabrı azaltıyor, güveni zedeliyor. Her yaşananın içinden büyük bir ders çıkarmak gerekmiyor. Bazı şeylerin kötü olduğunu kabul etmek ve onları geride bırakmak da mümkün. Önemli olan, geçmişin bugünkü bütün ilişkilerin dilini belirlemesine izin verip vermediğimizi fark etmek.

İnsan herkesi yanında tutamıyor. Bazı dostluklar bitiyor, bazı ilişkiler yarım kalıyor, kimi insanlar onu yanlış anlıyor. Her kaybı telafi etmek, her ayrılığı açıklamak, herkesin gözünde haklı çıkmak mümkün değil. Buna rağmen insan zamanla neye dayanamadığını, hangi davranışların kendisini yıprattığını ve hangi ilişkilerde kendinden uzaklaştığını daha iyi tanıyor.

Bir başkasını sevmek, kendi hayatından vazgeçmeyi gerektirmiyor. Alışkanlıkların, düşüncelerin, dostlukların ve yalnız kalabildiğin bir alanın olması sevgiyi azaltmıyor. İki insanın birbirine bağımlı olmadan da yakın olabilmesi, belki de ilişkinin en az konuşulan taraflarından biri.
İnsanlardan yorulmak, insanlardan nefret etmek değil. Herkesten uzaklaşma isteği de her zaman yalnız kalmayı istemek anlamına gelmiyor. Bazen insan, sürekli anlaşılmaya, sevilmeye ve kendini açıklamaya çalışmaktan yoruluyor. Başkalarının hayatında yer edinmeye çalışırken kendi hayatında kendisine ne kadar az yer bıraktığını fark ediyor.

Yeniden başlamak, hemen yeni birini bulmakla ilgili değildir. Bitmiş bir ilişkinin ardından boşluğu aceleyle doldurmamak, bir süre kendi hayatının sesini yeniden duyabilmekle ilgilidir. Yeni biriyle karşılaşmak, ona güvenmek ve hayatı paylaşmak hâlâ mümkün. Ama bunun için her kapıyı herkese açmak gerekmiyor.
İnsanlardan yorulmak, sonunda insanlardan vazgeçmek değil; yakınlık kurma isteğiyle kendini koruma ihtiyacı arasında bir denge aramak. Çünkü insanın ihtiyacı kimseye ihtiyaç duymayan biri olmak değil. Birini sevdiğinde kendini kaybetmemek, biri gittiğinde de hayatının bütünüyle onunla birlikte gitmediğini görebilmek.

Bence insanın asıl aradığı şey, hayatını tamamlayacak birini bulmak değildir. Kendi hayatını yaşarken bir başkasına da yer açabilmektir. Böyle bir yakınlık kurulduğunda insan, yalnız kalmaktan korktuğu için değil, gerçekten istediği için birinin yanında olur.

O zaman insanlardan yorulma hissinin verdiği ağırlık, insanlardan uzaklaşmak zorunda kalmadan da hafifler.
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın