Kendimizi Anlatırken Nelerden Saklanıyoruz?

Kendimizi Anlatırken Nelerden Saklanıyoruz?
0 Beğen
0 Yorum


İnsanın kendisi hakkında anlattıkları, her zaman kendisi hakkında bildiklerini yansıtmaz.

“Kendinden çok söz etmek de kendini gizlemenin bir yolu olabilir.”
— Friedrich Nietzsche

“Küçük kusurlarımızı ancak büyük kusurlarımız olmadığına inandırmak için itiraf ederiz.”
— La Rochefoucauld

İnsan zamanla kendisi hakkında bir düşünce geliştirir. Nasıl biri olduğunu, neler yaşadığını, hangi konularda haklı, hangi konularda haksız olduğunu kendi içinde bir yere oturtur. Geçmişini hatırlarken bazı şeyleri öne çıkarır, bazılarını sessizce geride bırakır. Böylece kendisi hakkında bir kanaat oluşturur. Fakat insanın kendisiyle ilgili inandıklarıyla gerçekte olduğu kişi her zaman aynı değildir. Üstelik aradaki farkı görmek, çoğu zaman başkalarının bizi tanımasından çok daha zordur.
Peki, kendimizi anlatırken ne kadar dürüstüz? Yaşadıklarımızı olduğu gibi mi aktarıyoruz, yoksa hatırlamak istediğimiz biçimde mi? Anlattıklarımızın ne kadarı kendimizi anlamaya, ne kadarı başkalarının bizi nasıl görmesini istediğimize hizmet ediyor?

Nietzsche ile La Rochefoucauld'nun düşünceleri tam da bu noktada kesişir. Nietzsche, insanın kendisinden söz ederek bile kendisini gizleyebileceğini düşündürür. La Rochefoucauld ise kusurlarımızı itiraf ederken dahi kendimize bir pay çıkarabileceğimizi hatırlatır. Biri kendimize dair bilgimizin güvenilirliğini, diğeri en masum görünen davranışlarımızın ardındaki çıkarları sorgular.
İkisini birlikte düşündüğümüzde rahatsız edici bir gerçekle karşılaşırız: Kendimizi anlatmakla kendimizi açığa çıkarmak aynı şey değildir.
Kendini tanıdığını sanmak

İnsan kendisini tanıdığından çoğu zaman emindir. Nasıl biri olduğunu, neye tahammül edemediğini, hangi değerlerden vazgeçmeyeceğini bilir. Fakat kendimize dair bu kanaatlerin ne kadarı gerçekten yaşadıklarımızdan, ne kadarı olmak istediğimiz kişiden beslenir?
Nietzsche'nin düşüncesinde insan, kendi iç dünyasına bütünüyle hâkim, kendisini dışarıdan izleyebilen şeffaf bir varlık değildir. Kendi davranışlarımızı bile çoğu zaman arzularımızın, korkularımızın ve beklentilerimizin içinden yorumlarız. Kendimize anlattığımız gerekçeler, her zaman gerçek nedenlerimiz olmayabilir.

Örneğin kendisini son derece fedakâr biri olarak gören bir insanı düşünelim. Çevresindekiler için yaptıklarını anlatırken ne kadar yorulduğundan, nelerden vazgeçtiğinden söz eder. Bütün bunlar doğru olabilir. Fakat yaptığı iyiliklerin görülmesini, takdir edilmesini, hatta zaman zaman karşılığının verilmesini beklediğini ne ölçüde fark eder?

İnsanın kendisiyle ilgili en zor keşfi, iyi olduğuna inandığı davranışların içinde bile kendisine ayrılmış bir yer bulunduğunu görmesidir.

Elbette anlaşılmak istemek, yaşadıklarını paylaşmak ya da kendinden söz etmek bir kusur değil. Her insan görülmek, duyulmak ve olduğu gibi kabul edilmek ister. Sorun, başkalarının bizi nasıl gördüğünü önemsemeye başladığımızda değil, bu görüntüyü korumak uğruna kendimize karşı dürüstlüğümüzü kaybettiğimizde ortaya çıkar.

Bir süre sonra insan yaşadıklarını anlamlandırmak yerine, kendisi hakkında oluşturduğu düşünceyi savunmaya başlar. Hatalarını açıklarken bile kendisini haklı çıkaracak ayrıntıları öne alır. Böylece kendi hikâyesinin anlatıcısı olmaktan çıkar, o hikâyenin savunucusuna dönüşür.
İnsan kendisini saklamak için susmaz; aksine, kendisi hakkında o kadar çok konuşur ki asıl mesele görünmez hâle gelir.

Kusurlarımızı itiraf etmek neden rahatlatır?

La Rochefoucauld'nun yaklaşımı, insanın kendisine duyduğu hayranlığın ve kendini koruma ihtiyacının daha gizli tarafına dokunur. Ona göre kusurlarımızı itiraf etmek bile her zaman düşündüğümüz kadar masum olmayabilir. Küçük eksiklerimizi ortaya koyarak daha büyük kusurlarımızın bulunmadığı izlenimini yaratabiliriz.

Gündelik hayatta bunun örnekleriyle karşılaşmak zor değil.
Bir insan ne kadar kıskanç olduğunu rahatlıkla anlatabilir. Bir başkası zaman zaman bencil davrandığını kabul eder. İlk bakışta bu açıklık bize samimi gelir. Kendisiyle dalga geçebilen, kusurlarını saklamayan birine karşı daha kolay güven duyarız.
Ancak insanın itiraf ettiği her şey, yüzleşmeye hazır olduğu her şeyi kapsamaz.

Bazen önemsiz bir hatayı kendiliğinden anlatmak, daha önemli bir konuda soru sorulmasını güçleştirir. Kişi, kusurlarını zaten kabul ettiğini göstererek kendisine bir güven alanı oluşturur. Sonrasında eleştiriyle karşılaştığında, bu kez o dürüstlük imajının arkasına sığınabilir.
“Ben zaten kusurlarımı saklamam.”
Bu cümle samimi bir öz eleştiri de olabilir, eleştiriden korunmak için kurulmuş ustaca bir kalkan da.
Yine de her itirafın arkasında gizli bir hesap aramak haksızlık olur. İnsan gerçekten pişman olabilir. Bir hatasını kabul edip değişmek isteyebilir. La Rochefoucauld'nun düşüncesini önemli kılan, insanın bütün iyi niyetlerini geçersiz sayması değil; kendimize hizmet eden arzuların en erdemli görünen davranışlarımızın içine bile karışabileceğini göstermesidir.

Asıl mesele, bir kusuru itiraf edip etmememiz değil, itirafın ardından o kusurla ne yaptığımızdır. Sorumluluğunu üstleniyor muyuz, yoksa onu anlatarak üzerimizden mi atıyoruz?
Çünkü bir yanlışı kabul etmekle o yanlışın sorumluluğunu taşımak arasında ciddi bir fark var.

Başkalarının gözündeki insan

Kendimizi nasıl gördüğümüz kadar, başkalarının bizi nasıl gördüğüyle de ilgileniriz. Saygı duyulmak, sevilmek, güvenilmek ve anlaşılmak isteriz. Bunlar insan olmanın doğal tarafları. Fakat zamanla başkalarının gözündeki yerimiz, kendi vicdanımızın önüne geçtiğinde davranışlarımızın yönü değişir.
Artık doğru olanı yapmaktan çok, doğru insan gibi görünmeye önem veririz. Özür dilerken bile ne kadar haksız görüneceğimizi düşünür, bir hatayı kabul ederken itibarımızdan ne kaybedeceğimizi hesaplarız. Hatta mütevazılığımızı bile başkalarının gözü önünde sergilemeye başlarız.
İşin tuhaf tarafı şu: İnsan kendisini olduğundan daha iyi göstermek için olduğundan daha kötü yanlarını anlatır.

Kibirli görünmemek için eksiklerinden söz eder, samimi bulunmak için hatalarını paylaşır, güven kazanmak için zayıflıklarını ortaya koyar. Bunların hiçbiri tek başına kötü davranışlar değildir. Ancak insanın kendisi hakkında oluşturduğu imajı korumaya başladığı noktada, samimiyet de farkında olmadan bir gösteriye dönüşebilir.

Üstelik bu her zaman bilinçli bir davranış değildir. İnsan kendi niyetine inanır. Yaptığı açıklamaların doğru olduğundan, kendisini dürüstçe ifade ettiğinden emindir. Zamanla anlattığı hikâye, gerçeğin yerini alır.
İnsanın kendisine kurduğu en büyük tuzak budur: Kendini kandırırken başkalarını kandırdığını sanmak.

Kendimize sormaktan kaçındığımız sorular

Başkalarının davranışlarını yorumlamak kolaydır. Birinin neden öyle davrandığını, hangi çıkarı gözettiğini, neyi sakladığını uzun uzun konuşabiliriz. Asıl güçlük, aynı şüpheyi kendimize yöneltebilmektir.
Bir hatamızı anlattığımızda gerçekten sorumluluk mu alıyoruz, yoksa affedilmeyi mi kolaylaştırıyoruz? Kendimizi savunurken gerçeği mi koruyoruz, gururumuzu mu? Bir insanın bizi yanlış anladığını söylediğimizde anlaşılmayı mı istiyoruz, yoksa onun hakkımızdaki düşüncesini değiştirmesini mi?
Bu soruların kolay cevapları yok. Zaten insanın bütün davranışlarını tek bir niyete bağlamak da mümkün değil. Aynı anda hem pişmanlık duyabilir hem de itibarımızı korumaya çalışabiliriz. Hem birini gerçekten sevebilir hem de onun bizi sevmesine ihtiyaç duyabiliriz. İyi bir şey yaptığımızda takdir edilmeyi bekleyebilir, bunu kendimize bile itiraf etmek istemeyebiliriz.

İnsan ruhu, birbirinden bağımsız ve kusursuz niyetlerin bir araya geldiği bir yer değil.
Kendimizle dürüstçe yüzleşmek, bütün niyetlerimizin temiz olmasını beklemekten vazgeçmekle başlar. İçimizdeki bencil tarafı görmek bizi bütünüyle bencil yapmaz. Bir davranışımızın içinde kendimizi koruma arzusu bulunduğunu fark etmek de yaptığımız her şeyi değersizleştirmez.
Önemli olan, kendimizde hoşumuza gitmeyen bir şey gördüğümüzde hemen bir mazeret bulup konuyu kapatmamak.

İnsan kendisini ancak savunmayı bıraktığı ölçüde tanımaya başlayabilir. Bu, kendisini sürekli suçlaması ya da her davranışından şüphe etmesi anlamına gelmez. Yalnızca kendi haklılığına duyduğu güveni zaman zaman bir kenara bırakıp olaylara başka bir yerden bakabilmesidir.
Gerçek olgunluk, kendimiz hakkında daha güzel şeyler söyleyebilmekte değil, hoşumuza gitmeyen gerçekleri de kendimizden saklamamaktadır.

Son söz

Nietzsche, insanın kendisinden söz ederek kendisini gizleyebileceğini; La Rochefoucauld ise kusurlarını itiraf ederken bile kendisine avantaj sağlayabileceğini düşündürüyor. İkisi de insanın kendi iç dünyasında sandığı kadar tarafsız olmadığını hatırlatıyor.

Kendimizi tanımak için her şeyi anlatmamız gerekmiyor. Bazen asıl ihtiyaç, anlattıklarımızın arasındaki sessizliğe de kulak vermek. Hangi ayrıntıları öne çıkardığımıza, hangilerini unuttuğumuzu söyleyerek geçiştirdiğimize, hangi sorular karşısında hemen savunmaya geçtiğimize bakmak.

İnsan kendisi hakkında kurduğu hikâyenin kahramanı olmayı sever. O hikâyede çoğu zaman haklıdır, iyi niyetlidir, elinden geleni yapmıştır. Kırılmışsa bir nedeni, kırmışsa bir açıklaması vardır. Zamanla bu anlatı o kadar tanıdık hâle gelir ki insan, kendi payına düşen gerçeği görmezden gelmeye başlayabilir.
Oysa kendimizi gerçekten tanımak, yalnızca iyi yanlarımızı kabul etmekle mümkün değil. Bizi utandıran, çelişkiye düşüren, başkalarına anlatırken kelimelerini dikkatle seçtiğimiz taraflarımızla da karşılaşmayı gerektiriyor.

Çünkü insanın kendini kandırması için gerçeği bütünüyle inkâr etmesi gerekmez; gerçeğin yalnızca işine gelen kısmını anlatması yeterlidir.

Bütün bu sorgulamanın sonunda kendimize sormamız gereken tek bir soru kalıyor:
Başkalarının bizi yanlış tanımasından mı korkuyoruz, yoksa bizi gerçekten tanımalarından mı?
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın