Dracula’nın Gelinleri: Viktorya Döneminin Korktuğu Kadınlar

Dracula’nın Gelinleri: Viktorya Döneminin Korktuğu Kadınlar
2 Beğen
0 Yorum

Transilvanya'nın karanlık bir şatosunda, gecenin bir yarısı, daha önce hiç görmediğiniz üç kadınla karşılaştığınızı düşünün. Solgun tenleri, büyüleyici güzellikleri ve delici bakışlarıyla size yaklaşıyorlar. Onlarda bir tuhaflık olduğunu hissediyor, uzaklaşmanız gerektiğini biliyorsunuz. Ancak bütün bu korkuya rağmen kendinizi onlara doğru çekilirken buluyorsunuz. Bram Stoker'ın 1897 yılında yayımlanan Dracula romanında genç avukat Jonathan Harker'ın yaşadığı bu karşılaşma, korkuyla arzunun birbirine karıştığı unutulmaz bir sahneye dönüşüyor.

Peki, Jonathan'ı hem büyüleyen hem de korkutan bu üç kadın kim? Bugün Dracula'nın Gelinleri olarak tanıdığımız karakterlerin isimlerini, geçmişlerini ve nasıl vampire dönüştüklerini bilmiyoruz. Buna rağmen romandaki kısa varlıkları, yıllar içerisinde pek çok sinema uyarlamasına ilham veriyor. Üstelik hikayelerine biraz daha yakından baktığımızda, Viktorya döneminin kadınlık, cinsellik ve özgürlük üzerine kurduğu toplumsal korkuların izlerini de görebiliyoruz.

Şatonun Üç Gizemli Kadını


Bu üç kadının hikayesini anlamak için Jonathan Harker'ın Transilvanya'ya yaptığı yolculuğa dönelim. Genç bir avukat olan Jonathan, Kont Dracula ile görüşmek üzere geldiği şatoda kısa süre içerisinde bir misafir değil, tutsak olduğunu fark ediyor. Şatoda geçirdiği günler boyunca Kont'un tuhaf davranışları ve kilitli kapıların ardındaki bilinmezlik, huzursuzluğunu giderek artırıyor. Bir gece, Dracula'nın başka odalarda uyumaması yönündeki uyarısını dikkate almayarak şatonun eski odalarından birinde uykuya dalıyor.

Uyandığında karşısında üç kadın buluyor. İkisi koyu saçlı, üçüncüsü sarışın olan bu kadınlar, güzellikleriyle Jonathan'ı etkiliyor. Ancak ay ışığında gölgelerinin görünmemesi, karşısındakilerin sıradan insanlar olmadığını düşündürüyor. Yaşadıklarının bir rüya mı yoksa gerçek mi olduğundan emin olamayan Jonathan, tehlikeyi sezdiği halde kadınların kendisine yaklaşmasını istiyor. Tam sarışın kadın boynuna doğru eğildiğinde ise Dracula ortaya çıkarak onlara engel oluyor.

Burada ilginç bir ayrıntı var. Jonathan üzerinde hem korku hem de arzu uyandırabilen bu kadınlar, Dracula karşısında aynı güce sahip değil. Kont, Jonathan'ın kendisine ait olduğunu söyleyerek kadınların ona dokunmasını yasaklıyor. Kadınlardan biri Dracula'nın kimseyi sevmediğini söyleyerek karşı çıkıyor ancak şatodaki otoritenin kime ait olduğu değişmiyor.

Üstelik bugün onları Dracula'nın Gelinleri olarak tanımamıza rağmen Stoker'ın romanında Kont ile evli olduklarına ilişkin açık bir bilgi bulunmuyor. Kim olduklarını ya da Dracula ile nasıl bir ilişki kurduklarını da öğrenemiyoruz. Aslında bu üç kadını büyük ölçüde Jonathan'ın onlara duyduğu korku ve arzu üzerinden tanıyoruz. Kadınların hem arzunun hem de korkunun odağına yerleştirilmesi, romanın yayımlandığı dönemin kadınlık anlayışına dair önemli ipuçları taşıyor.

Arzunun Tehlikeli Yüzü


Bram Stoker'ın Dracula romanını kaleme aldığı 19. yüzyılın sonlarında, Viktorya dönemi İngiltere'sinde kadınların toplumdaki yeri belirli beklentilerle şekilleniyordu. Özellikle orta sınıf kadınlardan ölçülü, itaatkar ve aile hayatına bağlı olmaları beklenirken cinselliklerini açıkça ifade etmeleri hoş karşılanmıyordu. Ancak yüzyılın sonlarına doğru geleneksel kadınlık anlayışı da giderek daha fazla sorgulanmaya başlamıştı.

Eğitim görmek, çalışmak ve ekonomik bağımsızlık kazanmak isteyen kadınların görünürlüğü artarken New Woman, yani Yeni Kadın kavramı dönemin önemli tartışmalarından birine dönüşüyordu. Kadınların alışılmış rollerin dışına çıkması, bazıları için toplumsal ilerlemenin işaretiyken bazıları için mevcut düzenin tehdit altında olması anlamına geliyordu.

Dracula'nın Gelinleri'ni de bu değişim üzerinden değerlendirebiliriz. Çünkü bu üç kadın, erkeklerin kendilerine yaklaşmasını beklemek yerine ilk adımı atıyor ve arzularını gizlemiyor. Jonathan Harker'ın şatoda yaşadığı karşılaşmada alışılmış cinsiyet rolleri tersine dönüyor. Bu kez baştan çıkaran taraf kadınlar olurken Jonathan, hem onların arzusunun nesnesi hem de olası kurbanı haline geliyor.

Elbette bütün bunlar, üç kadının doğrudan kadın özgürlüğünü temsil ettiği anlamına gelmiyor. Arzularını ifade edebilmelerine rağmen Dracula'nın otoritesinden kurtulamıyorlar. Başkalarının hayatını tehdit edebilecek kadar güçlü olmaları, kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabildikleri anlamına gelmiyor. Dolayısıyla onları yalnızca özgürleşen kadınların temsili olarak değil, kadınların bağımsızlığına duyulan korkuyla erkek egemen düzenin bir araya geldiği karakterler olarak da okuyabiliriz.

Gotik edebiyatta güzelliğiyle büyüleyen ancak aynı zamanda korku uyandıran kadın figürlerine pek de yabancı değiliz. Bu karakterler, kimi zaman kadın cinselliğine ve bağımsızlığına yönelik toplumsal kaygıların yansımasına dönüşüyor. Dracula'nın Gelinleri de bu geleneğin dikkat çekici örneklerinden biri olarak karşımıza çıkarken sonraki sinema uyarlamalarında yeni kimlikler kazanıyor.

Beyaz Perdede Üç Gelin


Romanın isimlerini bile vermediği bu üç kadın, sinemada yeni görünümlere ve kişiliklere kavuşuyor. Özellikle Francis Ford Coppola'nın 1992 yapımı Bram Stoker's Dracula filmi, karakterlerin popüler kültürdeki en dikkat çekici yorumlarından birini sunuyor.

Monica Bellucci, Michaela Bercu ve Florina Kendrick'in canlandırdığı gelinler, gösterişli kostümleri ve ürkütücü güzellikleriyle öne çıkıyor. Şatonun karanlık atmosferinde neredeyse mitolojik figürleri andıran kadınlardan birinin saçları arasındaki yılanlar, Yunan mitolojisindeki Medusa'yı hatırlatıyor. Böylece romanda sözcüklerle kurulan güzellik ve tehlike karşıtlığı, sinemanın görsel diliyle yeniden şekilleniyor.

2004 yapımı Van Helsing filminde ise gelinleri Verona, Aleera ve Marishka isimleriyle tanıyoruz. Birbirinden farklı kişilikleri ve hikayedeki daha aktif rolleri sayesinde romandaki gizemli figürlerden uzaklaşıyorlar. Artık yalnızca Dracula'nın şatosunda karşılaşılan üç yabancı değil, olayların gelişiminde doğrudan etkili olan karakterler haline geliyorlar.

İki uyarlama arasındaki fark, kadın vampirlerin sinemada nasıl yeniden yorumlandığını da gösteriyor. Coppola'nın filminde gelinlerin baştan çıkarıcı ve tekinsiz görünümleri öne çıkarken Van Helsing, onlara daha belirgin kimlikler ve eylem alanları kazandırıyor. Vampirlerin zamanla yalnızca korkunun değil, romantizmin ve ölümsüzlüğün de sembollerine dönüşmesi, Dracula'nın Gelinleri'nin farklı dönemlerde yeniden yorumlanmasına zemin hazırlıyor.

Yine de sinema uyarlamaları onlara isimler, farklı görünümler ve daha geniş roller kazandırsa da karakterlerin kim olduklarına ilişkin bütün soruları yanıtlamıyor. Stoker'ın romanında anlatılmayan geçmişleri, her yeni yorumda başka ihtimallere kapı aralıyor.

Anlatılmayan Hikayeler


Aradan bir asırdan uzun zaman geçmesine rağmen Dracula'nın Gelinleri'nin ilgimizi çekmesi pek de şaşırtıcı değil. Stoker'ın romanında isimleri bile verilmeyen bu üç kadın, sinema uyarlamalarıyla farklı kimlikler kazanırken onlara yüklediğimiz anlamlar da değişiyor. Bir zamanlar kadınların arzularına ve bağımsızlığına yönelik toplumsal korkular üzerinden yorumlanabilen karakterler, bugün edebiyatta ve popüler kültürde kadınların nasıl temsil edildiğine dair yeni sorular ortaya çıkarıyor.

Çünkü Dracula'nın Gelinleri'nin hikayesi yalnızca üç vampir kadının yarattığı korkuyla ilgili değil. Arzularını ifade eden kadınların neden tehlikeli görülebildiğini, gücün neden her zaman özgürlük anlamına gelmediğini ve bir kadının kendi hikayesinde ne kadar söz sahibi olabildiğini de sorgulatıyor. Belki de bu üç kadını hala bu kadar ilgi çekici kılan şey, bize anlatılanlardan çok, onlar hakkında hiçbir zaman öğrenemediklerimiz.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın