İnsan olmanın inceliği, başkasının kalbinde yara açmamayı öğrenmekle başlar. Olgunlaşmak ise açılan yaraların insanın içindeki iyiliği yok etmesine izin vermemektir.
“Tasavvufta ilk ders incitmemektir, son ders ise incinmemektir.”
Bu söz üzerine düşününce insan, koca bir hayat tecrübesinin iki cümleye sığdırıldığını fark ediyor. İlk bakışta birbirini tamamlayan iki güzel öğüt gibi görünse de aralarında uzun bir yol var. Bir insanın başkasına zarar vermemeyi öğrenmesiyle, başkasından gördüğü zararın altında ezilmemeyi öğrenmesi aynı şey değil. İlki başkalarıyla kurduğumuz ilişkinin ahlakını, ikincisi ise kendi iç dünyamızın olgunluğunu anlatıyor.
İnsanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin bütün hikâyesi belki de bu iki öğrenme arasındaki mesafede saklı.
İlk ders: İncitmemeyi öğrenmek
İnsan çoğu zaman kendi acısını çok iyi bilir ama başkasının acısına aynı özeni göstermez. Kendisine söylenen bir sözü yıllarca hatırlar, yaşadığı haksızlığı kolay kolay unutmaz. Buna karşılık kendi sözlerinin, davranışlarının ve bazen de sessizliğinin başkasında nasıl bir iz bıraktığını düşünmekte aynı dikkati göstermez.
Üstelik incitmek her zaman büyük kötülüklerle gerçekleşmez. Küçümseyen bir bakış, dinlememek, bazen de karşımızdaki insanın duygularını önemsiz bulmak yeterlidir. Bir insanın heyecanını alaya almak, güvenini boşa çıkarmak ya da en savunmasız olduğu anda ona sırt çevirmek de incitmenin farklı biçimleridir.
Tasavvufun üzerinde durduğu edep anlayışı burada anlam kazanır. Edep yalnızca güzel konuşmak, nazik davranmak veya toplumsal kurallara uymak değildir. İnsanın kendi nefsini terbiye etmesi, davranışlarının başkaları üzerindeki etkisini gözetmesi ve gücünü karşısındakini ezmek için kullanmamasıdır.
Yunus Emre'nin insan sevgisini merkeze alan düşünce dünyasında gönül, sıradan bir duygu alanı değildir. İnsanla insan arasındaki ilişkinin ahlaki ölçüsüdür. Gönül kırmak bu nedenle yalnızca birini üzmek değil, insan olmanın gerektirdiği inceliği göz ardı etmektir.
Burada önemli bir ayrıntı var: İncitmemek, herkesi memnun etmek değildir. Haksızlık karşısında susmak, her söyleneni kabul etmek veya kendi düşüncelerinden vazgeçmek anlamına da gelmez. Bazen doğruyu söylemek, birinin karşısına geçip yanlış yaptığını açıkça ifade etmek gerekir. Fakat doğruluğun bahanesiyle kabalığı, dürüstlüğün arkasına saklanarak acımasızlığı meşrulaştıramayız.
Kant'ın ahlak felsefesinde insan, hiçbir zaman yalnızca bir araç olarak görülmemelidir; kendi başına bir amaçtır. Bu yaklaşım, insan ilişkilerine uygulandığında oldukça önemli bir hatırlatma yapar: Karşımızdaki insanın da kendine ait bir iradesi, duyguları ve onuru vardır. Onu kendi beklentilerimizi karşılamak için kullanamayız.
Sevdiğimiz bir insanı kontrol etmek, arkadaşımızı kendi doğrularımıza göre şekillendirmek ya da bir başkasının duygularını kendi çıkarlarımız uğruna görmezden gelmek, çoğu zaman farkında olmadan yaptığımız ahlaki ihlallerdir.
İncitmemeyi öğrenmek insanın kendi egosuyla arasına mesafe koymasıdır. Her tartışmayı kazanmak, her düşüncesini kabul ettirmek, her sessizliğe cevap vermek zorunda olmadığını anlamasıdır.
Haklı olmakla haklılığını karşındaki insanın yüzüne çarpmak arasındaki farkı görebilmektir.
Peki, ya incinmemeyi öğrenmek?
İşin daha zor tarafı burada başlıyor.
İnsan başkasını incitmemeye karar verebilir. Davranışlarını değiştirebilir, öfkesini kontrol edebilir, daha dikkatli konuşabilir. Fakat başkalarının nasıl davranacağını belirleyemez. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun anlaşılmayabilir, ihanete uğrayabilir, terk edilebilir veya hiç hak etmediği bir sözün muhatabı olabilir.
Hayat, insanın bütün iyi niyetlerine karşılık aynı incelikle davranan bir yer değil.
Batı felsefesinde özellikle Stoacılık, insanın bu kaçınılmaz gerçekle nasıl baş edebileceği üzerine önemli bir düşünce geliştirmiştir.
Epiktetos'un düşüncesinin merkezinde basit ama derin bir ayrım bulunur: Kontrol edebildiğimiz şeyler ve kontrol edemediğimiz şeyler.
Başkalarının ne düşüneceği, nasıl davranacağı, bizi sevip sevmeyeceği ya da hayatımızda kalıp kalmayacağı bizim kontrolümüzde değildir. Buna karşılık kendi düşüncelerimiz, tercihlerimiz ve davranışlarımız üzerinde belli bir iradeye sahibizdir.
Bu ayrımı gerçekten kavradığımızda, başkalarının davranışları karşısında daha az savrulmaya başlarız. Birinin bizi anlamaması, anlaşılmaya değer olmadığımız anlamına gelmez. Birinin bizi terk etmesi, sevilmeye layık olmadığımızı göstermez.
Stoacılık burada duyguları yok etmeyi değil, duyguların esiri olmamayı öğretir. Bir haksızlık karşısında üzülmek doğaldır. Önemli olan, o haksızlığın hayatımızın geri kalanını yönetmesine izin vermemektir.
Marcus Aurelius'un düşüncelerinde de insanın kendi iç dünyasını koruması önemli bir yer tutar. Başkalarının kusurlarıyla karşılaştığımızda kendi karakterimizi kaybetmemek, başkasının yanlışını kendi yanlışımızın gerekçesine dönüştürmemek gerekir.
Bana kalırsa incinmemek düşüncesinin Batı felsefesindeki en anlamlı karşılıklarından biri burada bulunuyor: İnsan, başkasının davranışını seçemez ama o davranış karşısında nasıl bir insan olarak kalacağını belirleme sorumluluğunu taşıyabilir.
Ancak bu, yaşananları önemsiz saymak değildir. Bir söz gerçekten yaralar, bir ihanet insanın güven duygusunu sarsar. Olgunluk, bunların hiçbirini hissetmemek değil; yaşananların insanın bütün kimliğine dönüşmesini engelleyebilmektir.
İncinmemek, duvar örmek değildir
İnsan hayal kırıklıkları yaşadıkça kendisini korumak için bazı yöntemler geliştirir. Daha az konuşur, daha az güvenir, beklentilerini düşürür. Zamanla kimseye ihtiyaç duymamayı bir güç göstergesi olarak görmeye başlayabilir.
Oysa insanın bütün kapılarını kapatması, huzura kavuştuğu anlamına gelmez. Yalnızca hayal kırıklığı yaşama ihtimalini azaltır.
İncinmemek adına sevgiden vazgeçmek, güvenmekten kaçınmak veya her yeni insanı geçmişteki birinin hatalarıyla değerlendirmek, insanın kendisini korurken hayatla arasındaki bağı da zayıflatmasıdır.
Spinoza'nın insan duygularına yaklaşımı bu noktada düşündürücüdür. Ona göre insan, duygularının nedenlerini anlamaya başladıkça onların karşısında daha özgür hâle gelir. Bir duyguyu yalnızca yaşamakla kalmayıp onun nereden geldiğini, hangi düşüncelerden beslendiğini kavramak, insanın edilginliğini azaltır.
Örneğin birinin davranışı karşısında duyduğumuz öfkenin altında bazen değersizlik hissi, bazen kaybetme korkusu, bazen de karşılanmamış bir beklenti bulunabilir. Öfkenin kendisine odaklanmak yerine onun kaynağını anlamaya çalıştığımızda, kendimizle ilgili de yeni şeyler öğreniriz.
İnsan, başkasının kendisine yaptığını anlamaya çalışırken kendi içinde neler olup bittiğini de görebilmelidir. Bizi en çok yaralayan şey, yaşanan olayın kendisinden çok, o olayın zihnimizde taşıdığı anlamdır.
Affetmek başka, aynı yerden yeniden yaralanmak başka
Bu düşüncenin önemli bir tarafı da affetmek meselesidir.
Tasavvufi düşüncede merhamet ve bağışlama önemli bir yere sahiptir. Ancak affetmeyi yapılan her şeyi unutmak veya insanlara sınırsız bir erişim hakkı tanımak şeklinde anlamak doğru olmaz.
Bir insanı affedebiliriz ama hayatımızda ona eskisi kadar yer vermeyebiliriz. Kırgınlığımızı geride bırakabiliriz ama güvenimizi yeniden kurmak zorunda değiliz. Hatta bazen en sağlıklı karar, kimseye öfke duymadan uzaklaşabilmektir.
İnsanın kendisine de bir sorumluluğu vardır.
Merhamet, insanın kendisini ihmal etmesini gerektirmez. Hoşgörü, sınırların ortadan kalkması demek değildir. Birine kin beslememekle onun hayatımızda kalmasına izin vermek birbirinden farklı kararlardır.
Bence burada ince bir olgunluk ölçüsü bulunuyor: Bir insana kötülük etmeden hayatından çıkabilmek, ona kin beslemeden mesafe koyabilmek ve yaşananlardan sonra kendi iyiliğine yabancılaşmamak.
Bir başka mesele de geçmişte yaşadığımız kırgınlıkları geleceğe taşımaktır. Bir ilişkinin ardından bütün insanlara güvenmekte zorlanmak, bir arkadaşlığın bitişinden sonra yeni dostluklara mesafeli yaklaşmak anlaşılabilir. Fakat geçmişte yaşanan bir haksızlığın bedelini henüz hayatımıza girmemiş insanlara ödetmek de başka türlü bir haksızlıktır.
Her yeni insanı eski bir hikâyenin devamı olarak görmek, kendimize de başkalarına da haksızlık etmektir. Şahsen ben insanlarla 100 de 100 güven ile ilişkiye başlıyorum. Onların davranışları belirliyor hayatımdaki yerlerine.
İncinmemek biraz da bu döngüyü kırabilmektir.
İnsanın en uzun yolculuğu kendisine doğru olandır.
Tasavvufun insanın iç dünyasına yaptığı yolculukta asıl mesele, başkalarını değiştirmekten önce kendini tanımaktır. Kibir, öfke, kıskançlık, sahip olma arzusu, haklı çıkma tutkusu… Bunların her biri insanın kendi içinde yüzleşmesi gereken taraflardır.
Bir başkasını incitmemek için önce kendi içindeki incitme isteğini tanıması gerekir insanın. Öfkelendiğimiz için değil, gururumuz zedelendiği için kırıcı oluruz. Sevdiğimiz insanı kaybetmekten korktuğumuz için onu kısıtlarız. Kendimizi haklı çıkarmak uğruna karşımızdakinin ne hissettiğini görmezden geliriz.
İnsan kendisini genellikle niyetleriyle değerlendirir, başkalarını ise davranışlarıyla yargılar. Kendi hatalarına açıklamalar bulurken başkasının hatasını karakterinin bir parçası sayar.
Gerçek bir iç muhasebe, bu çifte standardı fark etmekle başlar.
Nefs terbiyesi de bu noktada anlam kazanır. İnsanın her arzusunu haklı, her öfkesini meşru, her kırgınlığını karşılık verilmesi gereken bir mesele olarak görmemeyi öğrenmesidir. Kendi içindeki sertliği fark etmeden başkasından incelik beklemek kolaydır. Zor olan, beklediğimiz inceliği önce kendi davranışlarımızda gösterebilmektir.
Tasavvufun gönül anlayışıyla Stoacılığın içsel irade düşüncesi burada birbirinden farklı kaynaklardan hareket etseler de insanın kendi üzerinde çalışması gerektiği fikrinde anlamlı bir yakınlık kurar. Biri nefsin terbiyesine ve gönlün arınmasına, diğeri insanın kendi yargılarını ve tepkilerini yönetebilmesine ağırlık verir.
Her iki yaklaşım da insanın dünyayı değiştirmeye çalışırken kendi iç dünyasını ihmal etmemesi gerektiğini hatırlatır.
İlk dersle son dersin birbirine bağlandığı yer tam burasıdır. Başkasını incitmemeyi öğrenen insan, kendi nefsini tanımaya başlar. İncinmemeyi öğrenen insan ise başkalarının kusurları karşısında kendi iç huzurunu korumayı başarır.
Biri merhameti, diğeri içsel özgürlüğü öğretir.
Son söz yerine…
Hayat boyunca karşımıza çıkan herkesi mutlu edemeyiz. Herkes tarafından anlaşılmayı, sevilmeyi veya hak ettiğimiz değeri görmeyi de bekleyemeyiz. Kimi zaman en iyi niyetimiz yanlış anlaşılır, kimi zaman en çok emek verdiğimiz yerde karşılıksız kalırız.
Bütün bunlara rağmen insanın içindeki iyiliği koruyabilmesi önemli.
Ne yaşadığını unutarak değil, yaşadıklarının kendisini acımasız birine dönüştürmesine izin vermeyerek…
İnsan, hayatı boyunca başkalarının kalbinde bıraktığı izlerle de kendi içinde taşıdığı yaralarla da yüzleşir. Zamanla anlar ki iyi insan olmak, hiç incinmemek ya da herkese iyi davranmak değildir. Asıl mesele, yaşadıklarının kendisini nasıl bir insana dönüştürdüğüdür.
Belki de tasavvufun bu iki ders arasında kurduğu bağ tam olarak budur: Başkasının gönlünü incitmeyecek kadar merhametli, kendi gönlünü başkalarının insafına bırakmayacak kadar olgun olmak.
Çünkü insanın gerçek olgunluğu, hiç kırılmamış olmasında değil, kırıldığı hâlde başkasını kırmayı seçmemesinde saklıdır.
İncitmemek bir ahlaktır. İncinmemek ise insanın kendisiyle barışarak kazandığı özgürlük…



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın