KARARTI

KARARTI
  • 1
    0
    0
    0
  • Başlangıçlardan hoşlanmam, bu nedenle olaya ortalarından dalacağım. Bilmeniz gerekenden fazlasını değil, istediğim kadarını bileceksiniz.

                Bodrum katta ikinci gün; ellerinin bağını daha da sıkılaştırdım, canını yakıyor farkındayım ama bunun bir önemi yok. Bugün anlatmaya başlayacağım ve elleri ile ağzını bağladığım bu adam beni dinlemeye mecbur. Onu kişisel terapim için zorla alıkoyuyorum. Anlattıkça eksileceğim ve paylaştıkça hafifleyeceğim, güneşe kadar uçup İkarus gibi yere çakılana dek.

    Kendimi bildiğim ve hatırladığım ilk zamanlar henüz küçük bir çocuktum. Şehrin en küçük mahallelerinden birinde, en küçük binaların birinde, en küçük daire de yaşayan iki kişilik bir aileydik annemle. Babam henüz ben doğmadan gitmiş. Gitmeden evvel de öyle mutlu bir aile tablosu yokmuş zaten. Kumar ve alkol bağımlısı, şiddet ve gasptan yargılanan bir tip. Anneme de zulmedermiş zamanında. Ne zaman ki ortaya bir çocuk fikri çıktıysa, anında yok olmuş ve gitmiş. Çocukluğumu mahallede ki diğer fakir çocuklarla birlikte geçiriyordum. Bakkaldan sakız çalma gibi bazı tehlikeli işler yapıyorduk. -Bir çocuk için nabzının yüz yirmi bpm atmasını sağlayacak bir heyecan.- Arkadaşlarıma göre daha ufak ve hızlıydım, bu yüzden bakkal sahibini arkadaşlarım oyalarken ben de sakızları ceplerdim. Tabii yakalanırsak başına bir şey gelecek olan da bendim ve büyük ihtimalle bu iş bu yüzden bana kalıyordu. Çünkü arkadaşlarımın babaları zor durumda kalmaları halinde onları savunabilirlerdi, benim ise annemin başına dert açmaktan başka kaçarım yoktu.

    Böyle küçük bir hayat yaşıyorsanız, hayalleriniz de bir o denli küçük olmak zorunda kalıyor. Fazlasını düşünemiyorsunuz, bilmediğiniz için hayal edemiyorsunuz. Gördüğünüz en lüks şeyler oluyor hayalleriniz. Başkalarına ait olan şeyler. Başkalarına ait olan şeyleri istersem ne olur diye düşünürdüm her gün. Tıpkı bakkalda ki sakızlar gibi, parasını ödemiyorum ancak tatları değişmiyor. Okulun başlamasına henüz bir aydan fazla var ve hayatım sokaklarda geçiyor. Komşular beni görünce aralarında konuşmaya ve annem ile benim halime acımaya başlıyor. Annem ise beni olabildiğince özgür bırakıyor, evde kalıp hayal dünyama hapsolmamı istemediğini düşünüyorum ancak öyle olmadığını sonradan öğreniyorum. Oraya da geleceğim…

    Henüz ergenlik yaşlarıma girdiğim zamanlar, mp3 çalarımı okuldan çıkınca takıyorum ve biraz olsun uzaklaşıyorum. Çevremdeki insanlar fazlasıyla kalabalık geliyor, herkes bir şeylerin tadını çıkarıyor gibi. Çıtırdayan yaprakları eziyor, yağmur altında koşuyor ve kelimelerle dans eder gibi sohbet ediyorlardı. Aralarından geçiyordum, hiçbirine çarpmadan. Fark edilmeden. Evime yürüyordum. Her sabah aynı şekilde kalkıyor ve yine aynı günü yaşıyordum. İnsanlar aynı şeyleri yapıyor ama daima gülümsüyorlardı. Ben gülümsemeyi öğrenememiştim henüz. Vaktim gelmemişti belki, bilemiyorum.

    Yaşıtlarım kafelerde, parklarda vakit geçiriyor, güzel yiyecekler ve içecekler içiyor ve hatta bazıları sigaraya bile içiyordu. Benim annemden aldığım harçlığım yalnızca bir simit almaya yetiyordu ve onunla iki öğünü kapatmam gerekiyordu. Şikayet etmiyordum, memnun değildim ancak başkalarını kıskanmıyordum. Sahip olmadığım şeyler için suçlayabileceğim biri yoktu. Babam uzun zaman önce gittiğinden ona kızıp kızmamamın bir anlamı olmayacaktı. Çocukluğumu ve ergenliğimin büyük kısmını bu şekilde geçirecektim. Okuldan kıyafet yardımlarını kabul ediyor ve bundan gücenmemem gerektiğini kendime öğütlüyordum. Bana gülüyor ve alay ediyorlardı. Başka bir ailede ve başka bir anneden doğmadığımdan, onlar için bir alay konusuydum sadece. Kişisel zevklerim vardı, kendi kendime bir şeyler karalardım her zaman. Yazılar, şiirler ve biraz da bir şeyler çizerdim. Dinlediğim müzikler dönemin son çıkan parçaları değildi, daha eski ve yaşça büyük kişilere hitap edecek şarkılardı. Bir çocuk için ağır olan ne varsa, ben onları seviyordum. Bana fazla gelecek şeyler hoşuma gidiyordu.

    Çocukluğumda başladığım sakız hırsızlığı maceramın devamında birtakım değişik fikirleri de ortaya attım. Arkadaşlarımla kırtasiyelerden kalem ve defter, büyük marketlerden ise salam ve kaşar gibi şeyler çalmaya başlamıştık. İşleri büyütmüştüm ve artık mahalle piyasasında değerim artmıştı. Hatta çocukları alıkoyup dilendiren bir adamın benim peşimde olduğunu bile duymuştum. Ama benim hırsım hepsinden öteydi. Sahip olmadığım her şeyi ele geçirecektim. Kurabildiğim en büyük hayal buydu. Annem beni özgür bıraktığı için her türlü şeyi yapıyordum sokaklarda. Eve döndüğümde ise annem bir kenarda sızıp kalmış ve ilaçları yere serilmiş oluyordu. Bir çeşit hastalığı varmış, hep öyle söylerdi, kollarını delik deşik eden iğneler de onun tedavisiymiş. Tabii bunu ilerleyen yaşlarımda sokaklarda yaptığım hırsızlıktan kazandığım parayla neler alabileceğimi test etmeye çıktığımda anlamıştım. Sigara, sokak aralarında satılan o şeylerin yanında sağlıklı bile sayılabilirdi ve annem o şeylere bağımlıydı. Ben henüz doğmadan önce babamla tanışmalarını sağlayan o lanet şey. Babam sokaklarda bu işleri yürüten kişiyken annemi etkilemiş ve onunla birlikte olmuştu. Evlenmeleri için bir neden doğmuştu ve o bendim. Tabii uyuşturucu tacirliği ve gasp gibi suçları olan bir adamdan babalık beklemek de annemin en büyük hayali olsa gerek.

    Hayatımda yaşadığım her büyük zorluk için babamı suçlayabilecektim. Onu bulduğumda bana bu fırsatı verdiği için teşekkür edeceğim. Liseyi bitirdikten ve reşit yaşıma geldikten sonra, artık işleri tamamen büyütmem gerektiğini ve sorumluluk sahibi olacağımı biliyordum. Yaşıtlarımın bazıları üniversite için çalışıyor, bazıları direkt olarak iş hayatına geçiş yapıyordu. Ben ise kafamda bazı planlar yapıyordum. İnternetten kilitli araba kapılarını nasıl açabileceğimi öğrenmeye çalışıyordum. Sağanak yağmur yağan bir günde eve doğru arkadaşlarımla yürüyordum. Eve gelip kapıyı açtım ve selam verdiğimde bunca yıllık ömrümde ilk kez yaşanan bir şey oldu; annemin sesi duyulmadı. Odaya girdiğimde yine elinde şırıngalarla sızıp kaldığını gördüm. Bu sefer farklıydı, uyanmayacağı bir uykuya dalmıştı…

    Tamamen yalnız olduğunuzu hissetmeniz delirmenize neden olabilir. Dünyanın büyüklüğü, varoluşumuz ve öleceğimiz gerçeği arasında geçen o günler. Öleceğimizi bildiğimiz bir dünyaya kısa bir hayat ile doğmuş olmak yeterince ağırdı, üstüne bir de yalnızdım. Ev kirasını ödememiştim, annem yokken ne yemek pişiriyor ne temizlik yapıyordum. Yalnızca oturuyor ve marketten çaldığım şeyleri atıştırıyordum, sigara içiyordum. Gün geldi ve ev sahibi kapıya dayandı, birkaç polis bile getirmişti. Kapıyı usulca açıp; buyrun işim bitti dedim. Yanlarından geçip dışarı çıktım. Karnım çok aç ve cebimde birkaç lira var. Son yirmiliği sigara almak için harcadım. Bir sigara daha yaktım ve sokakta yürümeye başladım. Bu sefer döneceğim bir yer yoktu, bu yol sonsuzluğa kadar uzanabilirdi. Bir engel yoktu, yalnızdım. Dönerciye veresiye teklif ettim ve reddedildim. Tek yol yine hırsızlık gibi görünüyordu. Bana elbet öğüt verenler oldu; oku, çalış ve bırak bu işleri, bu işlerden hayır gelmez dediler. Umurumda değildi, geleceğimi planlamıyordum, bu hayata bizi terk edip giden babam yüzünden hapsolmuştum. Caddenin sonundan sağa döndüm ve ilk markete girdim. Günlerdir evde hiçbir şey yapmadan saatlerce oturmamdan dolayı olacak ki dükkan sahibi bana garip garip bakıyordu. Kokuyor ve kendimi pis hissediyordum. Bulduğumu cebime atarak reyonları geziyordum ve market kasiyeri beni fark edip bağırana kadar da buna devam ettim. Sonrasında koşmam gerekti tabii, aç karnına bir hayli zor olsa da marketten uzaklaşabildim. Bir parka oturup çaldıklarımla karnımı doyururken yanıma bir adam yaklaştı. Tanımıyordum, ilk kez gördüğüm bir tipti. Yüzü uzun ve saçları gürdü. Gece vakti karşınıza çıksa korkacağınız bir tip, ama benim korkacak bir şeyim yoktu. Ne halimi sordu ne de adımı, yalnızca; ‘’para kazanmak ister misin?’’ dedi. Fazla seçeneğim yoktu ve oradan kalkıp tek başıma dönecek bir yerim de. ‘’İsterim!’’ dedim. Kalkıp yürümeye başladı ve peşinden sürüklendim. Farklı bir mahallede, geldiğim yerden daha pis evlerin yanından geçiyorduk. Hiç konuşmuyor, ben de hiç sormuyordum. Kapısında spreyle bataklık yazılmış bir harabenin önünde durduk. Kapıyı ittirerek açtı ve içeri daldı. İçimde bir his uyandı, yeni hayatımın başlangıcı bu kapı olabilirdi.

    Bileklerini gevşetmemi istiyor, ama kaçma riskini göze alamam. Yüz halinden ne kadar sinirli olduğunu anlayabiliyorsunuz. Bağırıp, saldırmak istiyor ama hareketini engelleyen ipler onu zaptediyor. Yalnızca biraz daha dayan diyorum, hikayem bitince huzura ereceksin. Buraya nasıl geldiğimizi bilmen gerekiyor. Kim olduğumu ve neden sana bunları anlattığımı öğrenmen gerekiyor.

    Kapıdan içeri ilk adımımı attım, iğrenç bir koku nefesimi kesti ve sanki ciğerlerime nüfuz etmiş gibiydi. Adam yürümeye devam ediyor kenarda köşede sefil şekilde yatan insanları görmezden geliyor gibiydi. Burası hayatta bir amacı olmayanların evi olmalıydı, en azından ben öyle düşünüyordum. İçinizde en ufak bir pozitif düşünce veya neşe varsa, bu yer onu sizden söküp alabilirdi. Havası kasvet ve kötülük kokuyordu. Bir odaya geldiğimizde durdu ve bana yerdeki pis yatağı gösterdi.
    ‘’Sen burada yatacaksın, yarın seni görmeye geleceğim.’’ Dedi. Yatağa uzandım ve bazı gıcırtıların eşlik ettiği tozların havada uçuşunu izledim. Hiçbir şeyin önemi yoktu, yalnızca ben ve yarını belli olmayan hayatım vardık. Uyudum…

    Lise son sınıfta bir kızla tanışmıştım, o zamanlar sevgililik kavramını tam olarak kavrayamıyordum. Birini çok sevmeyi veya birini kendinden çok düşünmeyi anlamak istiyordum. Duygusal zekamı geliştirmek için çabalıyordum. Herkesten uzak ve çekingen olduğum lise dönemimde benimle konuşan bu kız aşık olmam için en iyi aday sayılırdı. Yüzü ay kadar beyazdı, gülüşü insanın kalbini hızlandırırdı, öyle ki fazla maruz kalırsan kalbin bile durabilir. Sarı saçlarını sıramın üstüne döküp bal gözleriyle, gözlerimin içine baktı. Hiç kimseye bu kadar yaklaşmamış ve kontak kurmamıştım. Tanıştık ve sınıfta adımı ilk kez söyleyen o oldu. ‘’Mert!’’ diye seslendi sınıfta. Daha önce hiç kimsenin farkına bile varmadığı çocuk, okulda ki şüphesiz en güzel kızla konuşuyordu. Erkekler deliye dönmüş, kızlar da anlam vermeye çalışıyordu. Öyle çok yakışıklı değildim, saçım veya gülüşüm de etkileyici sayılmazdı. Fakir ve kültürsüzdüm. Ancak o beni seçmişti. Bir gün okul çıkışı elimden tutup beni sahil kenarında bir kafeye götürdü. Paramın yetmeyeceğini daha ben düşünmeden, o zaten biliyordu.

    Farklı biri, kişisel zevkleri insanda güzel bir imaj çiziyor. Gözleri bal rengi, dalıp gittiğimden hep; ezberimde her çizgisi.
    Sevdiğim kitapların, sevdiğim cümlelerinin altlarını çizer, onları da bir defterde toplarım dedi. Sen de benim en sevdiğim özelliklerin bir araya toplanmış halisin dedi. Hiç kimsenin göremediği güzelliğini, ben kalbimin en derinlerinde hissediyorum diye ekledi.
    Ellerimi çenemden indirip yanağını avucuma aldım, dünyanın tüm güzelliği avucuma sığmış gibiydi.

    Lise bittikten sonra bir kez daha buluştuk, çok heyecanlı ve mutlu hissediyordum. Hayatımın en güzel anlarını yaşatıyordu bana. Beni her öptüğünde yanaklarım kızarır ve utanırdım. Kendimi ona layık göremedim bir türlü, ama o beni el üstünde tutuyordu. Anlam arayan biri, ikimiz arasında bir bağlantı kuramazdı. Mantığa sığmıyordu beni seviyor oluşu, insanları sinirlendiriyordu, topluma aykırı bir durumdu, Emel gibi bir kızın benim gibi biriyle olması. Kendisini güzel veya yakışıklı hissetmeyen kişiler bile birileriyle birlikte olduklarında etrafındaki kişiler tarafından fark edilmeye başlarlar. Normalde kendisine ilgi göstermeyecek kişilerden bile ilgi görebilirler. Bu onların değişmeleri veya gelişmelerinden değil, etraftaki insanların kişisel hırslarından kaynaklanır. Normalde ilgisini çekmeyecek kişinin bir başkası tarafından neden ilgi gördüğünü merak eder, o kişinin sahip olduğu özellikleri bilmek isterler. Temeli insanların başkalarına ait olan şeyleri istemelerinden kaynaklıdır. Bizim durumumuz buna iyi bir örnekti. Tabii her şeyin boka saracağı bir zamanın geleceğini biliyordum. Bu bana kaçınılmaz geliyordu. Annemi ölü bulduktan sonra, Emel’in ailesinin ikimizin görüştüğünü öğrendiğini duydum. Anne ve babası Emel’in benim gibi biriyle olduğunu duyduklarında sinirden küplere binmiş ve tabii ki  artık görüşmemize izin vermeyeceklerdi. Tekrar yalnızdım.

    Pis yatakta gözlerimi açtım ve belimdeki ağrı fazlasıyla ağırdı, boynum tutulmuştu. Güneş ışınları bile bu lanetli yeri zor aydınlatıyordu. Kalkıp oturduğumda karşımda yine o herifi gördüm. Adı Kenan’dı. Yataktan kalkıp Kenan’ı takip etmeye başladım. Bana bataklıkta bir tur düzenliyordu; ‘’Bu tarafta uyuşturucu bağımlıları, bu tarafta ise soyguncular yatıyor.’’ Yerlerde yatan o sefil insanların yüzüne bakmak yaşadığım en zor şeylerden biriydi. Tiksinti duymadan gözlerinin içine bakabilmek imkansız görünüyordu. İki kişiyle karşılaştık. ‘’Bunlar Ali ve İsmail, sana yapman gerekeni söyleyecekler.’’
    O andan sonra Ali ve İsmail’in peşinden gitmeye başlamıştım. Öncelikle karton bardakta çay ve bir dal sigara ile kahvaltımı yaptım. Gün içinde bataklığa dahil olan üyeleri sıkça gördük. Çöp toplayan, karton toplayan, metro da dilenen, sokakta dilenen vs. bir sürü çete üyesi şehrin büyük kısmına yayılmıştı. Bizim işimiz farklıydı, bizler hırsızdık. Artık büyük işlere atılıyordum, kariyerimin zirvesine oynayacağımı düşündüm içimden. Ali esmer ve gür sakallıydı, İsmail ise aksine beyaz tenli ve saçı sakalı oldukça seyrek biriydi. İkisi de sokaklarda her türlü pisliğin içine doğmuş ve o pisliğe daha çok karışarak hayatta kalabilmişlerdi. Eğer böyle bir mahallede düzgün bir ailede doğmadıysanız, kötülükten korkmamalısınız, kötülük siz olmalısınız. Sokakta geçerli olan tek statü ne kadar tehlikeli olduğunuzdur. Kim olduğunuzu sizden ne kadar korktuklarına ya da sizden ne kadar tiksindiklerine göre anlayabilirler.

     Güneş batıyordu, sigara içip yapacağımız işleri konuşuyorduk. Nihayet akşam olmuştu. 12 numaralı dairenin kapısının karşısındaydık. Burada yaşlı bir kadın tek başına yaşıyordu. İçeri dalabilmek için fırsat kolluyorduk. İsmail kapıyı iki kez tıklattı.  İçeriden gelen kim o sorusuna verecek yanıtı düşünmemiştik. Bir an ağzımdan ‘’Benim anne’’ kelimeleri çıktı. Kapı sonuna kadar açıldı ve Ali bir eliyle kadının ağzını kapatırken diğer eliyle de onu içeri ittirmeye başladı. İsmail cebinden çıkardığı bezi, yaşlı kadının ağzına tıkadı ve onu sandalyeye bağladı. Kadın çığlık atmaya çalışıyor ama ses çıkaramıyordu. Bana kadını tutmamı ve onların da evi arayacağını söylediler. Böyle bir şeye bulaşacağımı en başından hayal ediyordum tabii, ancak masum ve yaşlı bir kadını rehin almak planlarımda yoktu. Kadın sesini duyuramayacağını anlamış olacaktı ki, oda sessizliğe boğuldu. Yalnızca başka tarafa bakmamı gerektirecek o bakışlar kalmıştı. Kadının gözleri çok şey anlatıyordu. Ancak onun çaresizliği bizi ilgilendirmiyordu. Biz yalnızca kazancımıza odaklanmıştık. İçerden dönen İsmail sinirli bir şekilde kadının üstüne yürüyerek paraları nereye sakladığını sordu. Kadına tokat ve tekmeler yağdırırken, hareket edemiyor ve konuşamıyordum. Yalnızca bekliyordum. Ali içeriden siyah bir poşetle çıkıp gelmişti. İçi para ve altın dolu olan bir poşet. İşimiz bitmiş ve kazancımız sağlamdı. Artık direkt olarak çıkıp gitmek istiyordum. Ancak İsmail yaşlı kadının meyve soymak için kullandığı bıçağı masanın üstünden alıp kadının boğazına saplamıştı. Gözlerimi yerinden çıkarmak istiyordum. Karşımda yaşanan bu olay kalbimin neredeyse yerinden çıkmasına neden oluyordu. Çıkıp gitmek yerine yaşlı bir kadını öldürmüştük. İsmail ve Ali gülüyor ve durumdan memnun gözüküyorlardı. Artık bittiği ve buradan çıkacağımız için biraz rahatlamıştım. Ancak kapının kilit sesi duyuldu. Birisi eve giriyordu. Ali ve İsmail yerimde kalmamı ve hareket etmememi söylediler. Odanın kapısına gelen kişi karşısında beni ve ölü şekilde yatan kadını görmüş ve donup kalmıştı. ‘’Anne!’’ diye bağırdı. Bir taraftan Ali, diğer taraftan İsmail adamı tutup yere yapıştırmıştı. Adamı da annesi gibi öldürmeleri fazla uzun sürmemişti. Bir anneyi ve oğlunu öldürmüştük. Beni oğlu sanıp kapıyı açan kadını ve taklit ettiğim adamı.

    Kapıyı dışardan kitleyip evden bir daha önünden geçmemek üzere ayrıldık. Batakhaneye elimizde bir poşet hazineyle dönmüştük. İlk işimde başarılı olmuştum. Ali ve İsmail bana daima destek olacaklarını ve beni ‘’Büyük Patron’’ diye adlandırdıkları o adama öveceklerini söylediler. Planımın henüz başlarıydı ama bu benim için önemliydi. Büyük Patron’un gözüne girmek işime gelecekti. Günlerce ve haftalarca bu tür hırsızlık ve soygun işlerine devam ettik. İnsan bıçaklama ve boğma yöntemlerini bana canlı şekilde öğretiyorlardı. Gözlerim artık kan ve vahşet görmeye alışmıştı, normal geliyordu. Henüz kimseyi öldürmemiştim. Genelde yancılık işleri yapıyordum.

    Bir gün İsmail yanıma gelip hemen peşine takılmamı istedi. Hedefi daha küçük olduğundan benim yeterli olacağımı düşünmüş olacak ki Ali’ye haber vermemişti. Emekli maaşını çeken bir adamın peşine takılmıştık. Bir ara sokak veya ıssız bir köşe başında işini halletmek için fırsat kolluyorduk. Adam hızlanmaya ve ben de şüphelenmeye başlamıştım. Peşinden gitmeye devam ediyorduk ve sokağı döndüğümüzde adam bize doğru dönmüş ve koşmaya başlamıştı. Yaşlı bir adam olduğu için ona kolayca yetiştik. Ali koşarak adamın sırtına indirdiği tekmeyle onu yere yığdı. Adamın ağzını kapatıp onu sokak arasına sürükledim. Ali elimi çekmemin ardından adamın suratına sert bir tekme attı. Adamın ağzıyla birlikte gözleri de kapanmıştı. Belli ki kendinden geçmişti. Bir yandan botlarına bulaşan kanı silen Ali yerde yatan adamın yanına yaklaşıp ceplerini aramaya başladı. Canı gibi koruduğu iç cebindeki emekli maaşını tek harekette aldı ve kendi cebine koydu. Kafamı çevirdiğimde Ali ilerlemeye başlamıştı ve bir anda durup bana; ‘’istediğini yap, yalnızca senin yüzünü biliyor.’’ Dedi. Anın heyecanıyla söylediğine inanmıştım. Bu işi beraber yapmıştık ama neden sadece beni hatırlayacağını düşünmemiştim. Cebimdeki çakıyı çıkarıp yaşlı adamı orada öldürdüm. Böylece ilk cinayetimi işlemiş oldum.

    İşte ilk cinayetim bu şekilde gerçekleşti. Tabii senin emrinle kaç kişinin canına kıyılmıştır bilinmez. Kendimi haklı çıkarmaya çalışmıyorum elbette, bu işlere ben bulaştım ama yine kendi bildiğim şekilde sonunu getireceğim. Ellerini çözmeye uğraşman bana acınası geliyor, sonunda öleceğini bildiğim için heyecanlanmıyorum bile. Evet! Seni burada geberteceğim. Muhtemelen bana neden bunları anlattığımı soracaksın. Seni öldüreceğim halde neden bunca şeyi sana anlatıyorum? Cevabını tam olarak ben de çözemiyorum. Anlatmak iyi geliyor diyebilirim. Ayrıca yaşadığım ve yaşattığım tüm acıya neden olan kişinin sen olması da işleri kolaylaştırıyor. Elbette seni suçladığım her şey hakkında, kendini savunman veya bana nedenlerini bir bir anlatman için sana fırsat verebilirim. Ancak bunu yapmayacağım. İnsanlar bir şeyler merak ederek ve bunları düşünerek yollarına devam ederler. Düşünecekleri bir şeyleri kalmadığı takdirde kendileriyle baş başa kalıp insanlıktan çıkarlar. İnsanların en ağır yükü düşünceleridir ve bu yükten kurtulduklarında amaçlarını kaybederler. Bu nedenle sana kendini açıklaman için fırsat vermeyeceğim. Seni geberttikten sonra yapabileceğin tüm açıklamayı ve verebileceğin her cevabı yıllarca kafamda kurup, hayatıma devam edeceğim.

    Batakhaneye döndüğümde artık kendimi buraya daha ait hissediyordum. Artık ellerim gerçek anlamda kanlıydı ve bir katildim. Etrafımda yatan o sefillerden bir farkım yoktu. En azından gördüğüm eğitimim vardı ve biraz da kültürlü sayılırdım. Yıllarca batakhanede yaşayan o suçlulardan biri olmuştum. Artık tam bir suç makinesiydim. Gasp, uyuşturucu ticareti, hırsızlık ve cinayet gibi her türlü suça bulaşıyordum. Artık benim de ismim biliniyordu ve gün geçtikçe Büyük Patron ile tanışma fırsatım da artıyordu. Gerçek planımı o zaman devreye sokacaktım.

     İçeriye koşarak dalan herifin teki bağırarak bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Yaklaşıp kulak astım.

    ‘’Bizim Eren var ya… Almancı olan. Vurmuşlar onu, gebertmişler vallahi.’’ Diyordu. Eren, Büyük Patron’un sağ kolu gibi bir rütbeye sahipti. Almancasını geliştirmiş ve Almanyadan getirttiği malları buralarda pazarlıyor ve büyük işler yapıyordu. Batakhanede yaşayan kişilerin neredeyse hepsi evsiz, cahil ve genelde düşük zekalı insanlardı. Ancak ben bir yıl gittiğim üniversitenin hazırlık bölümünde Almanca dersi görmüştüm ve eğer bunu geliştirebilirsem Büyük Patron’un yeni eli olabilirdim.

    Şehirde sürekli takıldığımız bir bar vardı. Neredeyse haftanın her günü Bataklık’da yaşayan insanlar burada olurlardı. Barda Almanya’dan gelmiş bir eskort çalışıyordu. Muhtemelen gerçek adı değil ama ona Victoria diyorlardı. Böylesi Türk erkekleri için daha uygundu. Adını duyanlar daha onu görmeden, onun için yanıp tutuşuyordu. Klasik bir alman tipi vardı. Sarışın ve biraz dolgun. Pek güzel olduğu söylenemez ama bunun bir önemi yoktu, o yabancıydı. Barda takılanlar verdikleri ücret karşılığında ondan zevk satın alıyorlardı, benim amacım ise farklıydı. Ben paramın karşılığını bilgiyle alacaktım. Seksten kazandığı paranın iki katını teklif etmemle bunu kabul etmesi arasında fazla zaman yoktu. Böylece para karşılığı onunla evine giriyor ama ondan almanca dersi alıyordum. Yıllardır Türkiye’de geçirdiği zaman sayesinde bana çok iyi bir öğretmen olmuştu. Kimsenin şüphesini çekmeden bunu aylarca sürdürdük. En sonunda almancam oldukça gelişmişti ve artık anlaşmaları yapmaya yetecek kadar almanca biliyordum. İsmail ile görüşüp, Büyük Patron’la konuşmasını ve Eren’in yerine geçebileceğimi iletmesini istedim. İsmail beni severdi, dediğimi de yaptı. Büyük Patron sonraki gün beni görmek istiyordu.

    Heyecanlanmıştım. Büyük bir iş teklifiydi bu, ancak heyecanım bunun için değildi. Büyük Patron’u tanıyacaktım ve asıl planımı devreye sokabilecektim. Sonraki gün olduğunda kasvetli odamda ki iğrenç yataktan hızlıca kalktım. Bir şeyler yiyip bana söylenen adrese ulaştım. Apartman kapısında bekleyen iki iri yarı herife Büyük Patron ile görüşeceğimi belirttim ve güçlü vücutlarını çekip yolumu açtılar. Önümde engel kalmamıştı. Merdivenleri birer birer çıktım. Açık bir kapı ve içerden bana ‘’GEL!’’ diyen bir ses. İçeri girip onu ilk gördüğümde yüzümün rengi tamamen beyaz olmuştu. Dişlerimi öylesine sıkmıştım ki neredeyse kırılacaklardı. Öylesine sinirliydim ki benden yayılan enerji bir patlama yaşatabilirdi.

    Karşımda duran Büyük Patron diye bilinen adam babamdı. Onu tanımama neden olan tek şey ise Annemin çekmecesinde bulduğum, beraber çekindikleri o fotoğraftı. Beni tanımıyordu ve bana işten bahsediyordu, ben yalnızca onun kafasını koparmayı düşünüyordum. Planım Büyük Patron’u alt etmekti ve şimdi bu iş daha da kişiselleşti ve artık bunu daha büyük bir zevkle yapacaktım. Usulca yanına yaklaşıp belimdeki silahı çıkarıp alnına dayadım. Ağzını kapalı tutmasını, yoksa kafasını uçuracağımı söyledim. Silah kuru sıkı olduğundan bu imkansız gibi görünüyordu, ancak o bunu bilmiyordu. Kolundan tuttum ve merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başladık. Kapının önüne geldiğimizdeyse beline dayadığım silahın verdiği yetkiyle korumalara binadan ayrılmalarını emretmesini söyledim. Büyük Patron’un emrini sorgulamadan yerine getirip binada olan herkes birer birer gitmişti. Babamla bodrum kata indik ve insanlara işkence ettiği bir odaya girdik. Ortada bir sandalye ve şansıma tüm gereken eşyalar vardı. Birine işkence etmek isterseniz, kullanabileceğiniz her şeyi buradan alabilirdiniz. Onu sandalyeye oturtup ellerini sıkıca bağladım. Hareket edemeyeceği şekilde onu orada bırakıp dışarı çıktım. Kişisel terapim için orada bekleyecekti. Ancak her şeyin sonu gelmeden önce yapmam gereken bir şey daha vardı. Ali’yle takıldığımız eski bir barakaya gittim ve orada olan iki galon benzini alıp çıktım. Gece vakti hiç kimsenin ruhu duymadan Batakhane’ye girmiştim ve mekanı baştan sona benzinle suluyordum. Odalara, tuvalete ve koridorlara, her yere döktüm. Annemin sigarasını yaktığı ve yıllardır cebimde taşıdığım çakmakla Batakhane’yi ateşe verdim.

    Babamla geçireceğim ikinci gün boyunca ona yaşadığım her şeyi ve ona nasıl ulaştığımı anlatacaktım.

    Gün bittiğinde ise cevaplayamadığı her sorunun içinde boğulacağı bir biçimde onu insanların yaklaşmaya korktuğu o iğrenç apartmanın en dibinde öldürecektim. Silahı alıp kafasına dayadım ve sonrasında ona silahın kuru sıkı olduğunu söyledim. Bu hale işe yaramaz bir tabanca yüzünden düştüğünü anladığında suratı kırmızıya dönmüştü. Bana duyduğu nefret gözlerinden okunuyordu. Bana içinden lanet okuyor olmalıydı, ağzını açsam yüzbinlerce hakaret duyacakmışım gibi geliyordu. Umurumda değildi. Cebimden çıkardığım yeni bilenmiş çakımla boğazını kestim. Artık şehrin hakimi Büyük Patron ve Batakhane sakinleri değildi. Sonlarını getirmiştim ve ruhuma yerleşen bu karartı hayatımın sonuna dek benimle yaşayacaktı...

     


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.