*Feris Hanım son anlarında yaşamın sırrını keşfediyor.
Kasvetli bir akşamüzeriydi. O gün Feris Hanım’ın göğsünün orta yerinde bir sıkıntı erginleşiyordu. Ara ara iç organlarının boğumlaşıp büzüşerek birbirine karıştığı hissine kapılıyor, sırtından kol altına ve oradan da göğsüne doğru saplanan oldukça keskin bir ağrıyla baş etmeye çalışıyordu. Günlerdir ağrısı hiç azalmamış aksine daha da artmıştı. Ama Feris Hanım göğsüne yel girdiğinden nedense çok emindi. Öğleyin evin bütün faturalarını ödeyip -Feris Hanım çok yaşlı olduğundan dijital yollarla fatura ödemeye aklı ermiyordu- geri kalan zamanda gücü yettiğince ev işlerini halletmeye çalışmıştı. Ağrısını umursamaksızın büyük bir keyifle şönil kumaştan koltuğunda kitap okumak niyetindeydi. Mutfaktan taşan su sesini duyduğunda ocakta yeşil çay demlediğini unuttuğunu fark edip hızlı adımlarla mutfağa yürüdü. Limonlu yeşil çay Feris Hanım’ın en sevdiği yaşam iksiriydi. Ayrıca kokusuna da bayılırdı. Suyu çıkmış yoğurtla, orman meyvelerini ve bir tatlı kaşığı balı bir araya getirerek en sevdiği öğünü hazırladı. İşi bittiğinde yüzünde hoşnut bir ifadeyle koltuğuna geri döndü.
Meyveli yoğurtla doldurduğu kaşığını ağzına götürmek üzereyken bir ses işittiğini sandı. Feris Hanım’ın artık kulakları eskisi kadar iyi duymuyor ve gözleri de o kadar iyi görmüyordu. Sesin nereden geldiğini anlamadı, etrafına bakındı ve sessizce tekrar duyabilmeyi bekledi. Tam yeniden kaşığını ağzına götürmek üzereydi ki, “Yaşlı budala!” dediğini duydu çatallaşmış bir sesin.
Feris Hanım’ın kaşığı elinden kayıp yere düştü. İyice doğrulup etrafına bakındı ama kimin onunla konuştuğunu anlayamadı. Evde iki kedisi Zeytin ve Peynir dışında ondan başka kimse yoktu, yalnız yaşıyordu ve hayatı boyunca hep yalnız olmuştu. Yaşlılığı nedeniyle olmayan sesler işittiğini düşünerek bulunduğu yere iyice sindi ve gözlerini kısarak tekrar etrafını taradı. Âtıl bir hareketle ayağa kalkacak olduğunda sesi tekrar duydu: “Benim ben,” dedi ses. “Buraya bak yaşlı bunak. Buradayım.”
Çatallı sesin geldiği yöne döndüğünde kedisi Zeytin’in melek motifli çirkin Rokoko vazonun hemen yanında olduğunu gördü. Gözlerini üzerinden ayırmıyordu. Feris Hanım onda bir tuhaflıklar olduğunu hissetti, gözleri daha çekik, ağzı ise yanlardan iple gerilmiş gibi duruyordu. Kulaklarından birinin ucu aşağı sarkmıştı. Feris Hanım’ın gözleri kocaman açıldı. “İşte böyle. Bir saattir seninle konuşuyorum,” dedi Zeytin ve ardından patisindeki beyaz yamayı aheste aheste yalamaya başladı. Feris Hanım Zeytin’in bir anlığına gözlerini devirdiğini gördüğüne yemin edebilirdi. Birkaç saniye süren şokun ardından hışımla ayağa kalkıp kendini savunmak amacıyla en yakındaki yastığı eline aldı. Dili tutulmuş gibiydi ve söyleyecek hiçbir şey bulamıyordu. Kalbindeki keskin ağrı daha da şiddetlenmişti.
“Sakın yaklaşma.”
Feris Hanım’ın bu âniden parlayan tutumu Zeytin’i şaşırtmamış gibi görünüyordu. “Yine günlerdir ilaçlarını almıyorsun öyle değil mi Feris? Her şeyi unutmuşsun. Konuşabildiğimi unutmuşsun.” Sözlerini tamamlamayı tane tane sürdürürken bakışları bir süre Feris’in üzerinde oyalandı.
Feris Hanım onca şaşkınlığına karşın başına yabani otlar gibi kök salmaya başlayan devasa zonklamayı hissedebiliyordu. Neyi hatırlayıp neyi hatırlamadığını bile bilmediğini fark etti. Hafızasında puslu bir perde vardı ve hiçbir şeyden emin değildi. Özellikle de şu andan.
Zeytin ürkek bir tavırla sesini iyice alçalttı. “Sen Alzheimer hastasısın Feris. Ve her defasında ilaçlarını aksatıyorsun.”
Feris Hanım, Zeytin’in gözlerinde bir anlığına hüzüne benzer bir duygunun titreştiğini gördü. Aklına doktoruyla yaptığı konuşmalardan ufak tefek anı parçaları raks ediyordu. Sonunda derinden hissettiği bir acıyla Alzheimer olduğunu kabul etti. Omuzları çöktü. “Aksatmıyorum,” dedi cılız bir sesle. Hayır aksatmıyorum, diye düşündü içinden. Oysa aksattığını o da pekâlâ çok iyi biliyordu. Bir an sonra ilaçlarının nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı, Feris'in zihnindeki spekülasyonlar sürerken Zeytin sakince onu izliyordu. Feris nihayet ilaçlarının yatak odasında, komodinin üzerinde olduğunu hatırladı. Saç dipleri terlemeye başlamıştı. Yastığı elinden bırakıp odasına doğru yürürken kedisiyle konuşabilmenin tuhaflığı hakkında düşünmemeye çalışıyordu. Yatağına oturdu, varisli bacakları tıpkı küçük bir çocuk gibi havada asılı kalmıştı. Zeytin yavaşça peşinden onu takip ettiğinde yatağın hemen ucunda yatan kardeşi Peynir'i inceliyordu. Feris Hanım Zeytin ve Peynir'i sokaktan kurtarıp evine almıştı, ikisi kardeşlerdi.
Feris Hanım dikkatle ilaç çantasını açıp kurcalamaya başladı. Unutmamak için ilaçlarının üzerine tarihler atıyordu ve gerçekten de günlerdir ilaçlarını almadığını fark edince omuzları iyice çöktü.
"Gördün mü? Sana söylemiştim," dedi Zeytin.
Feris Hanım kalbinin sıkıştığını hissetti. “Git buradan,” dedi güçlükle. “Sen gerçek değilsin. Seni ben uydurdum.”
“Ben aslında senim Feris. Kendinle yüzleşmen için buradayım, bunu sen de çok iyi biliyorsun,” dedi omuz silkercesine bir hareketle.
Feris Hanım gözlerini yumdu. “Yıllardır tek yaptığım buydu,” diye bağırdı. “Artık yetmedi mi?” Sesini âniden alçaltıp gözlerini araladı. Yatağın ayak ucunda derinlemesine uyuyan Peynir’e döndü, dokunmak için elini uzattı ama Peynir sanki hiç var olmamış gibi bir anda ortadan kayboldu. Feris Hanım’ı bu kez de tarifi imkânsız bir dehşet duygusu sarmaladı. Gözleri kocaman açıldı ve geri çekildi.
"O konu hakkında…” Zeytin sesini doğru bir tonda tutmak için çokça çabalıyordu. “O öldü Feris, ona araba çarptı yoksa bunu da mı unuttun?”
Feris Hanım kederle inledi. Gözleri yaşlarla doluyor, görüşü bulanıklaşıyor ve damlalar hâlinde yanaklarından aşağı düşerken yerine hemen yenileri ekleniyordu. Yavaş yavaş hatırlamaya başlamıştı; anıları bölük pörçüktü fakat beyaz bir Citroën’e duyduğu nefret günışığı kadar sarihti. Peynir’i aracın ön tekerleğinin altından çıkardığını ve henüz yeni öldüğünü anımsıyordu. Tüyleri ilk günkü kadar yumuşak ve sıcaktı ama kalbi atmıyordu. En çok da geç kalmışlık hissini hatırlıyordu Feris. İçinde sona ermek nedir bilmeyen bir geç kalmışlık hissi vardı.
Ayağa fırlayıp evin kapısından dışarıya çıktı. Feris yıllar önce tek başına bu küçük sahil kasabasına taşınmıştı, mutfaktaki engin yeteneklerini sergilemek için salaş bir pizza dükkânı açmıştı kendine. Hatrı sayılır bir müşteri kitlesi de vardı olmasına ama o en çok kitapları ve kedileri sevmişti. Buraya taşınmak onun en büyük hayaliydi ve Feris tüm hayallerini gerçekleştirmişti. Yine de bir şeylerin az ya da yetersiz kaldığı hissinden kurtulamıyordu. Kim bilir belki de hayallerini gerçekleştirmek gerçekleştirmemekten daha kötü bir şeydir, diye düşündü. İnsan bütün hayallerini gerçekleştirdiğinde geriye hiçbir şeyi kalmıyordu.
Feris Hanım çıplak ayaklarına batan çakıl taşlarını önemsemeksizin plaja doğru koştu. Kamp sandalyesine oturmuş elma şarabı yudumlayan ve ufku seyreden bir kız dışında kimseler yoktu burada. Soğuk bir şubat ayıydı ve eflatun rengi göğün altında dalgalar kayalıklara dövercesine çarpıyor, köpürüyor ve geri çekiliyordu. Balıkçıl kuşlar dalgaların etrafında dört dönüyor ve garip bir ahenk içinde durmadan ötüşüyorlardı. Tüm bu huzurlu resmin içinde, ciğerlerine çektiği her nefeste tuzlu bir tükenmişlik hissi soluduğunu hissediyordu. Plaj kumunun üzerinde dizlerini yere dayayıp kumu kazmaya başladığında ağlaması daha da kötüleşti. Her yerinin terden sırılsıklam olduğunu hissediyordu ama soğuk hava yatıştırıcıydı. Üstelik kalbinin ağrısı da kesilmişti, belki de artık hissetmeyeceği kadar uyuşmuştu. Nafile çabayla kazmaya son verdiğinde kumun üzerinde sırtüstü uzandı. Peynir’i nereye gömdüğünü bile hatırlamıyordu. Sokakta baktığı diğer kedileri de nereye gömdüğünü hatırlamıyordu. Bu kasaba -ve daha birçoğu- hız meraklısı sürücüler tarafından arabalara çarpılıp ölen kedilerin mezarlığına dönüşmüştü ve kaç tanesini gömdüğünün sayısını unutmuştu. Canı yandı ama zaten canı çok kez yanmıştı. Bu tanıdık bir acıydı.
Dalgaların sesini dinlediği küçücük bir andan sonra Zeytin’in çatallı sesini yeniden işitti: “Sona mı geldik, eski dostum?”
“Sona geldik,” dese de onu göremiyordu. Nerede olduğunu bilmiyordu.
“Farkındaydın öyle değil mi?” diye sorduğunda kuşlardan birinin çığlığı tüm plajda yankılandı. “Kalp krizi geçirdiğini biliyordun.”
Başıyla onayladı ama hiç konuşmadı.
"Neden hastaneye gitmedin?” Zeytin bu sorunun cevabını çok iyi biliyordu ama yine de Feris Hanım’dan duymayı istiyordu.
“Yapabilecek hiçbir şeyim kalmamıştı, ben de ölmeyi diledim.”
İkisi de sustular.
Feris Hanım bir müddet sonra uzanmaktan bile yorulduğunu fark etti. Her şey hakkında yorgun ve umutsuz hissediyordu. Ve her nasılsa bu düşüncesini sesli olarak dile getirmişti.
“Çizmeyi de bu yüzden mi bıraktın?” diye sordu Zeytin yanıt olarak.
Çizmeyi, gerçekte hiçbir zaman kendi için çizmediğini anladığında bırakmıştı. Bu da ona acı veriyordu ama şimdi son anlarında içinde apansız bir çizme isteği oluşmuştu. Nasırlı, buruşuk ellerinde suni deriden bir eskiz defteri tuttuğunu hayal etti; öylesine uzun süre kendi hâline bırakılmıştı ki, sırtı yırtılmış, sayfaları sararıp kararmış ve benek benek lekelerle bezenmişti. Kalemini maket bıçağıyla hiç acele etmeden tıraşladı. Ufku seyrederek elma şarabı yudumlayan şu kızı çizecekti. Kim bilir hangi hikâye onu buraya, bu yere getirmişti. O da yenilmiş miydi?
Besbelli yenilmişti.
Usul usul çizgiler kondurmaya başladı defterine, önce saçlarını çizdi sonra kollarını, şarap bardağını kavrayan ince elini belli belirsiz karaladı. Yavaşça onu o yapan her şeyi resmetti. Her çizginin ardından hikâyeler uydurdu o kız hakkında. Bütünleşti onunla, saçlarına karıştı. Sonra bir de baktı ki o kız olmuş. Dilinin ucunda, damağında el yapımı elma şarabının mayhoş tadını hissedebiliyordu. Kadehi kavrayan ince eli soğuktan buz tutmuştu. Bir yerlerden kulağına en sevdiği Beethoven bestesi çalınıyordu. Denize açılmış küçük balıkçı teknesi evine dönüyordu artık.
Tuzlu havaya karşı gözlerini yumdu. “Canım yanıyor,” diye fısıldadı ama canını yakan şey kalbinin ağrısı değildi, hiç anlaşılmamaktı. Yıllar boyu içinde kara delik gibi büyümüştü bu anlaşılmama hissi. Yalnızca bir kez anlaşılabilseydim, diye düşündü; işte o zaman acılarım nihai saydamlığa kavuşurdu.
Son nefeslerini solurken birden yaşamın sırrını keşfettiğini fark etti. Yaşamın ancak tek bir sırrı olabilirdi o da anlaşılmaktı. İnsan ancak anlaşılabildiği ölçüde mutlu biri olabiliyordu. O hiç anlaşılmamıştı ama başka şeyleri çok iyi anladığına inanıyordu. İlk darbesini ebeveynlerinin yaşlandığını fark ettiği anda almıştı, ölüm diye bir gerçek vardı. Sonra istenmediğini fark edemediğinde ikinci en büyük darbesini almıştı. İstenmemekten daha kötü olan bir şey varsa o da istenmediğini fark edememektir. Şimdi ise annesinin öldüğü yaşa gelmişti ve o da ölüyordu. Bu küçük kasabada, hiç evlenmemiş, yalnız ve kimsesiz, mahallelinin Kedili Pamuk Teyze'si olarak -ona taktıkları isim buydu- ölüyordu.
Birden Zeytin’in miyavladığını ve yanına uzandığını hissetti. Zeytin artık konuşmuyordu ama şimdi gerçekten yanındaydı. Yumuşak tüylerinin çıplak kollarına sürtündüğünü anımsadı ama elini kaldırıp başını sevecek gücü kendinde bulamadı. Feris Hanım şimdi daha önce hiç olmadığı kadar mutlu hissediyordu.
Hiç anlaşılmamış olmasını sevgiyle kucakladı.



Yorum Bırakın