Anlam Arayışı

Anlam Arayışı
  • 4
    0
    0
    0
  • *Yıllar boyu eziyet çeken Alacalı'nın anlam arayışı

     

    Tan vaktiydi. Kasabayı tül gibi örten karanlık, soğuk griyle aydınlanmaya başlamıştı. Horozun yeni günün mevcudiyetini müjdeleyen sesi, cırcır böceklerinin uğultusuna karışıyordu. Kendi etrafını bile zar zor aydınlatan lamba durmadan cızırdıyor, bazen kendiliğinden sönüyor, sonra tekrar yanmaya devam ediyordu. Herkes, pencerenin dikdörtgeninden içeri sızan gün ışığına dikkat kesildi. Ahırın küçük bölmesinde saatlerdir ayakta bekliyorlar ve güçlükle tamamlanan doğumun yarattığı uyuşukluk hissinden silkelenmeye çalışıyorlardı.

    Alacalı, sevimli mi sevimli bir kısrak dünyaya gelmişti. O kadar ki, Topal Hüsrev o kadife, pasparlak kürke dokunmak istiyor ama avuç içlerine yerleşen nasırları ve tırnak aralarına sızan kiri görünce vazgeçiyordu. Kısrak, doğar doğmaz ayağa kalkarak gücü karşısında imam dâhil ahırdaki herkesi şaşkına çevirmişti. Sağ gözüne işlenmiş kalp şeklinde küçük bir lekesi vardı ve oraya özenle yerleştirilmiş gibi duruyordu. Topal Hüsrev, mutluluktan havalara uçuyor, onu yıllarca tarlada sürmenin, yeni yavrular doğurtmanın hayaliyle yanıp tutuşuyordu.

    Baytar, kana bulanmış eldivenlerini çıkarıp saman balyasının üzerine koydu, alnındaki teri kolunun tersiyle silip ahırın dışında bir sigara yaktı. “Hey gidi Topal Hüsrev, hey! Yine dört ayağının üzerine düştün!”

    İmam, sesinde zorlama bir sevinç tonuyla Hüsrev’i tebrik etti. Ardından diğerleriyle birlikte oradan ayrıldı. Baytar ve en yakın komşusu, sona kalan kişiler olmuşlardı. Baytar, tayın ve annenin son kontrollerini yaptıktan sonra ters giden bir durum olması hâlinde onu araması için Hüsrev’i tembihledi. Herkes gidince Topal Hüsrev, aksayan bacağıyla yalpalaya yalpalaya eşine koştu. Yaşlı kadın, ahıra doluşan onca adama karşın ahıra gelmek istememişti. Sabah namazından sonra gitmeleri için sabırla beklemiş ve pencerenin önünden ayrılmamıştı.

    “Çay koy kadın, çayyyy!” diye şakıdı, şapkasını askılığa asarken. “Bu toprakların gördüğü en güçlü tay az önce doğdu!”

    Günler birbirini peşi sıra kovalarken Topal Hüsrev, her akşam kasaba meydanındaki kıraathaneye gidiyor ve her gidişinde yeni tayıyla böbürleniyordu. Ondan başka hiçbir şey konuşulmaz olmuştu. Kasaba halkı elbette bu durumdan rahatsızdı. Hüsrev’in görgüsüzlüğü, pestenkerani davranışları ve sözleriyle alay ediyor, o olmadığı zamanlarda topal bacağını taklit ediyorlardı. Kasabalılardan biri, tayı zehirlemeyi ve Topal Hüsrev’e bir ders vermeyi teklif etti. Bir başkası da ahırı yakmayı ya da evini yağmalamayı... Diğerleri, ilk başta bu fikirlere sıcak bakıyor olsalar bile daha sonra düşünüp yapmaktan vazgeçtiler.

    Bu sırada mevsimler geçiyor, tay yavaş yavaş büyüyor, oyunlar oynuyor ve giderek güç kazanıyordu. Yetişkinlik tüylerini çıkarmaya yakın, Hüsrev ona eğitim vermeye başladı. Bir sabah uyandığında, Alacalı’nın annesini ahırda ölü bulduğu âna dek eğitimler böylece sürdü. Hüsrev, kısrağın neden öldüğünü hiç merak etmemişti bile. Yıllarca canını çıkarırcasına kullanmıştı onu ve artık işi bitmişti. İki hamal çağırıp onu da diğer ölü hayvanları gömdüğü yere gömdürdü.

    Alacalı, yıllar boyunca Hüsrev’in sahip olduğu en değerli şey oldu. Bir sürü güzel yavru doğurdu. En iyilerini güzel paralara başkalarına sattı; taşıyabileceğinden daha ağır yükleri, onu sakatlama pahasına taşıttı, tarlada sürdü ve durmadan eziyet edip dövdü. Hüsrev, şüphesiz zalim bir adamdı ve hayvanlarına karşı merhameti yoktu. Çünkü onun düşüncesine göre hayvanlar insanlardan sonra geliyordu. Onlar yalnızca insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yaratılmışlardı. Diğer kasabalılar, bu zavallı kısrağa acısalar da hiçbir şey yapmayıp sessiz kalmayı seçiyorlardı.

    Alacalı, ona başka bir yol öğretilmediğinden kendine verilen tüm zorlu görevleri yıllar boyunca yerine getirdi. Olması gerekenden daha erken yaşlanmıştı ve kasları yorgundu. Yine taşıması gerekenden daha fazla yük taşıdığı bir gün bacağı kırıldı. Topal Hüsrev, onu bunun için de dövmekten çekinmedi. Ona anlatılan bütün öğretilerde, bacağı kırılan bir atın uyutulması gerektiği söylenirdi. Bacağı kırılan bir at yürüyemez ya da koşamazdı ve koşamayan at ölürdü... Ne yapacağını kara kara düşünürken uyutma ilacının pahalı olduğunu hatırladı ve onu çöpün kenarına terk etmeye karar verdi. Hem böylesi daha hesaplıydı.

    Bir çöp konteynerinin yanına, kendi eceline terk edilen Alacalı, günlerce hiçbir şey yemeden, bacağındaki ağrıyla Hüsrev’in geri dönmesini bekledi. Küçük bir iple konteynere bağlanmıştı ve o ipin ondan daha güçlü olduğunu küçüklüğünden beri biliyordu. Gidemez ya da ipi koparamazdı. Sürekli yanından gelip geçen arabaları ve insanları izliyordu ama kimse onun için durmuyor ya da önemsemiyordu. Dahası, onu fark etmiyorlardı bile.

    Umudunu kaybettiği ve iyice yorgun düştüğü bir an yere uzandı ve onu bekleyen sonu kabul etti. Hüsrev gelmeyecekti. Bir anlığına uykuya daldığı vakit, tertemiz ayakkabıları olan bir adam yanında durdu ve ona baktı. Sonra ne olduğunu anlayamadan başka adamlarla birlikte onu başka bir yere taşıdılar. Alacalı, bu insanları tanımıyordu fakat tertemiz görünümlü bu adama herkes "Beyefendi" diye sesleniyordu. 

    Etrafındaki telaşı anlamaya çalışırken uykuya daldı. Tekrar uyandığında kendini, yeni ahşap kokan tertemiz bir ahırın içinde, gövdesinden tavana asılmış ve bacağı sert bir cisimle kaplanmış hâlde buldu. Burada onunla birlikte başka atlar da vardı ve onlar, Alacalı'nın aksine, mükemmel görünüyorlardı. Alacalı, daha önce hiç böyle güzel, heybetli atlar görmemişti. Onlara kıyasla Alacalı’nın tırnakları yamuk yumuktu ve sıskalığından kemikleri sayılıyordu. Ağır yükler taşımaktan sırtı biraz içeri göçmüştü. Saçları pespayeydi ve tüyleri bakımsızlıktan matlaşmıştı. Alacalı, belki de ilk kez çirkinliğini fark etmiş ve bundan utanç duymuştu.

    Takip eden günlerde Beyefendi, her sabah ve akşam olmak üzere, onu ziyaret etmeye başlamıştı; kürkünü okşuyor, anlamını bilmediği kelimeler fısıldıyor ve daha önce hiç tatmadığı lezzetli yiyecekler yediriyordu. Alacalı, daha önce hiç böyle bir muameleyle karşılaşmadığından çok şaşkındı. Beyefendi ne zaman elini uzatsa ona vuracağını sanıyor ve ürküyordu. Fakat Beyefendi sabırlıydı, sadece fiziksel hasarları değil, onun ruhunda, belki de hiç kapanmamak üzere açılmış yaraları da iyileştirmek istiyordu. Tüm acılarını bir battaniye gibi örtüp sarmalamayı umuyordu.

    Alacalı’nın tedavisi olumlu sonuç vermeye başlamıştı. Öyle ki fizik tedavi seansları oldukça yararlı geçiyor ve giderek bacağını daha da güçlendiriyordu. Eskisi gibi değildi ve olmayacaktı da, bunu o da biliyordu; daha zayıf, daha hassas ve hatta daha kırılgan olacaktı. Hiçbir zaman buradaki atlar kadar güzel görünemeyeceğini de biliyordu. Hor kullanılmıştı ve bedeni oldukça yorgundu. Ama hayattaydı ve şimdi eskisinden çok daha iyi görünüyordu. Tırnakları yapılmış, yepyeni nallar çakılmış, kilosu düzelmiş ve tüyleri parlamıştı.

    Gücünü tam anlamıyla kazandığı zaman Beyefendi, onu çiftliğe yakın bir yere götürdü. Birlikte çitlerin ardına doğru yürüdüler. Beyefendi, yularını gevşetip yüzünden aşağı doğru kaydırdı ve boynuna dokundu, ardından elini güçlü kalbine doğru götürdü.

    “Bütün hayvanlar özgür olmalıdır.”

    Alacalı, Beyefendi’nin gözlerine oturan buhranı, sözlerine sinen kederi hissedebiliyordu. O anda bunun bir veda olduğunu anladı. Beyefendi, başıyla bir yeri işaret edercesine dikkat kesildiğinde Alacalı ufuk çizgisine doğru baktı ve orada koşuşturan diğer atları gördü. Tereddütlü adımlarla o atlara doğru yürümeye başladı. Bir süre sonra tereddütle atılan adımlar hız kazandı. Dörtnala koşmaya başladığında ilk kez özgürlüğün tadını hissetti. Yemyeşil çayırlarda, güneşin batışına dek diğer atlara doğru koştu. Hayatının kalanını burada, bu atlarla birlikte geçirecekti. Bir daha terk edilmeyecek ve hor kullanılmayacaktı.

    Ne olursa olsun Beyefendi'yi düşünmekten hiç vazgeçmedi. Bazen çitlerin ardında, o tertemiz görüntüsüyle gelip onları seyrettiğini görebiliyordu. Onu özlüyordu. Bazı zamanlar sadece onun gelişini bekliyordu. Kalan zamanlarını çayırlarda otlayarak, sosyalleşerek ve buz gibi dere suyundan içerek geçiriyordu. Özgürlük bir his olsa şu dereden su içebilmek olurdu muhtemelen. Ya da gün batımına bakabilmek... Yük taşımadığı zamanlarda ahıra tıkılan bir at için gün batımının güzelliği, tıpkı doğuşu kadar mucizevi sayılırdı. Hayatının kalanında tüm bu uçarıca duyguların başını döndürmesine izin verecekti. Bazen hâlâ eski hayatını düşündüğü zamanlar da oluyordu elbette. O hayata dair anılarıyla Beyefendi’den sonraki yaşamını düşündüğünde canı çok yanıyordu. Neden o da diğer atlar gibi şanslı olamamıştı? Tüm bunların anlamı neydi? Neden bu acıları çekmek zorunda kalmıştı? Neden sırtında bir göçük vardı? Onu diğer atlar gibi mutlu olmaktan alıkoyan şey kader miydi, yoksa şans mı? Anlamı aradı ve hep merak etti.

    Sonra Beyefendi’nin çitlerin ardındaki küçük silueti gözüne çarptı, yine gelmişti. Fakat bu sefer gelişi için hazırlıklıydı, ona doğru yürüdü. Ona bakarken tüm anlamsızlıkları nasıl da anlamlı hâle getirdiğini düşündü. Ve içi, hayatının geriye kalan küçük kısmında acı çekmeyeceği gerçeğine karşı minnet duygusuyla dolup taştı.

     


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.