YOLCULUK ÖĞRETİSİ

YOLCULUK ÖĞRETİSİ
  • 1
    0
    0
    0
  •  I. Bölünüş 

     


     
    Bir gün, çocuk büyüdü. Ya da hayat onu büyümeye zorladı. Gördüğü ilk kırılma, denizde kıyıya vuran ölü bir balıktı. Denizin yalnızca huzur değil, aynı zamanda bir mezar olduğunu o gün öğrendi. Rüzgâr, eskisi gibi saçlarını okşamadı; yüzüne tokat attı. Gökler, eskisi gibi ona masal anlatmadı; başının üzerinde kara bir ağırlık gibi durdu. Pencereler artık birer hikâye değil, birer yanılgı çerçevesi hâline geldi. Eskiden bulutların taşıdığı anlamlar şimdi yalnızca geçici gölgelerdi. Böylece çocuk, dünyanın iki yüzü olduğunu anladı: Biri anlatılan, biri saklanan. 
     


     
    II. Ağırlığın Öğretisi 
     


     
    Çocukluğunda koşarak geçtiği kaldırımlar, büyüdüğünde onu tökezleten engellere dönüştü. Köpeklerin gözlerindeki sıcaklık sönmüş, kediler bir yere gitmeye çalışırken yolda can verir olmuştu. Kentin ışıklarında bile hüzün birikiyordu artık: Bir trafik lambasının tepesindeki karga, insanlara yukarıdan bakan bir yargıç gibiydi. Ve işte o noktada, çocuk ilk kez şunu fark etti: Hayatın öğrettiği hiçbir şey, acısız kazınmıyordu ruhtan. Bu farkındalık onu parçalamadı—hayır, onu bir öğretiye zorladı. Her şeyin altında bir neden aramaya başladı. Fakat nedenler çok sessiz, sonuçlarsa çok gürültülüydü. İnsanlar hep sonuçları bağırıyor, sebeplerin fısıltısını boğuyordu. 
     


     
    III. Karanlıkla Yapılan Antlaşma 
     


     
    Zamanla çocuk, insanların sevgiyi nasıl kirlettiğini gördü. Bir japón balığının bir yoğurt kabında yaşayıp çatlaması kadar acımasızdı bazılarının ilgisi. Güzel duygular, korkak ruhların ellerinde paramparça oluyordu. Her yakınlaşma, bir hendekle; her umut, bir kuşku ile; her sıcaklık, bir tokatla sınanıyordu. İşte o an çocuk öğrendi: Belirsizlik bir virüstür. Yakınlaşan her güzelliği içeriden çürütür. Korkak insanların kurduğu köprülerden geçmeye çalışırken o köprülerin altında biriken çamurlar, onu karanlığın içine çekti. 
     


     
    IV. Öğretiye Giden Yarık 
     


     
    Bir gün fark etti ki, dünyanın tüm çatışmaları, vahşetleri ve çelişkileri onun ruhunda bir kapı aralıyordu. İçeri dolan karanlık, bir düşman değildi aslında. Bir öğretmendi. Korkuların üzerine konuşan, aceleyi cezalandıran, sabrı talep eden bir ses… Bu ses ona şunu söyledi: “Güzelliği saklayan şey karanlık değil; onu kaybeden sensin. Her yara, bir öğretidir. Her acı, bir pusula.” Çocuk en sonunda anladı. Dünyaya kızgınlık duymak, karanlığa kızgınlık duymak gibiydi: Her ikisi de yalnızca yansımalardı. Gerçek olan tek şey, içindeki dönüşümdü. 
     


     
    V. Küllerin Üzerinden Doğan Son 
     


     
    Yıllar geçip karanlık ona şekil verdikten sonra, çocuk artık çocuk değildi. Fakat yetişkin de değildi. O artık gözleri karanlığı görmüş bir ruhun suretiydi. Ilık rüzgârlar onunla konuşmaz oldu; fakat karanlık ona yeni bir dil öğretti: 
     


     
    • Netlik, korkudan güçlüdür. 
     
    • Belirsizlik, güzelliğin düşmanıdır. 
     
    • Sevgi, zayıf ellerde zehre dönüşebilir. 
     
    • Kimse hiçbir şeyi kırarak büyümez. 
     
    • Acı, kaybolmuş sebeplerin yankısıdır. 
     


     
    Ve en önemlisi: “İyiliğin kaybedildiği yer, kötülüğün başladığı yer değildir. Kötülüğün bittiği yerdir.” Çünkü karanlık, zayıf ruhları ele geçirirken, güçlü ruhlara öğreti olurdu. O, karanlıktan nefret etmeyi bıraktı. Onu kabullendi. Onu dinledi. Onu bir ustaya dönüştürdü. Ve karanlık da ona şu son hediyeyi verdi: “Yol yoksa, yol ol. Işık yoksa, gözünü karanlığa alıştır. Sığınak yoksa, kendi gövdene bir liman kaz.” Artık çocuk değildi ama bir müşterek öğretinin taşıyıcısıydı: İnsan, karanlığın içinden geçmeden ışığın değerini anlayamaz. Ve bazen karanlık, insana kaybolduğu yeri değil, doğacağı yeri gösterir.


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.