Sanatta öyle imgeler ve semboller var ki, zamanla sadece bir şeyi temsil etmekten çıkıp; zafer, aşk ya da masumiyet gibi devasa duyguları bizzat kendi içinde taşımaya başlıyor. Kelimelerin yetmediği yerde bu imgeler devreye giriyor; anlamı zamana karşı koruyor ve yüzyıllar geçse de bize o tanıdık hissi vermeye devam ediyor. Ama bazı imgeler var ki, onlara bakarken bir açıklama duymak istemiyoruz, aksine o görüntü bizi susturuyor. Ne bilgi istiyoruz ne de yeni bir yorum; sadece durup bakmak ve o çıplak ağırlığı hissetmek yetiyor.

Pietà, William-Adolphe Bouguereau, 1876
Pietà, tam olarak bu eşikte duran bir imge. Çünkü bu sahnede mesele inançtan önce "kayıp", soyut bir anlamdan önce ise sarsıcı bir "bedensel gerçeklik". Meryem’in kucağına bırakılan o bedenle birlikte aslında koca bir dünya, geri dönülemez bir sessizliğe bürünüyor. Bu yüzden Pietà'ya sadece dini bir sahne olarak bakamıyoruz; o, acının en fiziksel haliyle karşılaştığımız, hepimize tanıdık gelen o ortak insani eşiğin ta kendisi.
Normalde sanat bize bir süreklilik, bir kalıcılık müjdeler ama mesele ölümle temas ettiğinde bu akış bir anda kesiliveriyor. Ölüm, imgeler aracılığıyla yumuşatılmaya ya da yüceltilmeye pek izin vermediği için, onu merkeze alan sahneler bize teselli sunmak yerine geri dönmeyecek olanı olduğu yerde bırakıyor. Pietà’yı benzerlerinden ayıran o müthiş güç de tam burada; o bize kalıcılığı değil, kaybın o çıplak halini gösteriyor. Bizi bir şeyleri aceleyle anlamlandırmaya zorlamak yerine; durmaya, sadece bakmaya ve o derin sessizlikle baş başa kalmaya çağırıyor.
Zira bir kaybın ardından insanın elinde kalan şey, çoğu zaman mantıklı bir açıklama olmuyor. İçimize doğru çöken, bedene yerleşen ve sessizce ağırlık yapan o tuhaf his kalıyor geriye. Pietà işte tam bu hissin içinden konuşuyor. Kucağa bırakılan o bedenle birlikte aslında sessizliği de tutuyor insan; artık değişmeyecek olan o gerçeklik o anda sabitleniyor. Acı burada anlatılmak ya da sahnelenmek için yok; o sadece taşınmak için orada. Söze dökülmüyor, yüceltilmiyor; sadece bedende hissedilen saf ve derin bir ağırlık olarak kalıyor.
Kutsal Anlatının Bedensel Hafızası
Pietà sahnesine baktığımızda, aslında tüm o büyük hikaye içinde kendine özgü, çok özel bir eşikte durduğumuzu fark ediyoruz. Çarmıha gerilme anı anlatının en sert, en uç noktasını; diriliş ise o büyük umudu temsil ediyor. Pietà ise tam bu iki devasa olay arasındaki o tuhaf ve sessiz boşluğu dolduruyor. Çarmıhtan indirilen o beden artık bir mucizenin konusu olmaktan çıkıp geride kalanların dünyasına geçtiği için hikaye burada ne akıyor ne de ilerliyor. Aksine, zaman sanki bir anlığına askıya alınıyor ve bütün bakışlar sadece o "bedene", o fiziksel gerçekliğe yöneliyor.

Michelangelo Buonarroti, 1498–1499
Bu sahnede o alışık olduğumuz dramatik anlatı geri planda kalıyor. Kanın şiddeti, acının sergilenmesi ya da abartılı jestler yok; onların yerini bedenlerin duruşunda biriken o derin anlam alıyor. Meryem’in kucağındaki İsa, ilahi bir figürden ziyade ağırlığını fiziksel olarak hissettiğimiz bir bedene dönüşüyor artık.
Aslında bu, Hristiyan ikonografisinde çok bilinçli bir tercih. Çünkü burada ilahi olan, soyut bir inanç dünyasında değil; doğrudan insan bedeninin sınırları içinde, o sınırların acısıyla düşünülüyor. Pietà, tanrısal olanı gökyüzünde bir yerlerde aramak yerine; onu ağırlık, temas ve kayıp üzerinden alıp tam merkezimize, bedenin içine çekiyor.
Tam bu noktada Meryem figürü de bambaşka bir yere yerleşiyor. "Tanrı’nın annesi" olmanın ötesine geçip, kaybı bizzat bedeniyle taşıyan birine dönüşüyor. Annelik burada yüceltilen bir rol gibi değil; yaşanan, katlanılan ve sessizce taşınan bir hal gibi duruyor. Kucağına aldığı o beden artık korunacak bir varlık değil, bırakılması mümkün olmayan sarsıcı bir gerçeklik gibi; sahnenin bütün ağırlığı da tam bu temas anında yoğunlaşıyor.

Fotoğraf Kaynağı: Pexels / Raffoux
Sanat tarihindeki birçok sahne bize yol göstermeye, bir şeyler öğretmeye çalışır; sanki her figür bir ders vermek için oradadır. Ama Pietà bu dili bütünüyle reddediyor; ne bir açıklama sunuyor ne de bizi belirli bir yöne çağırıyor. Burada anlam sadece temasla, o çıplak dokunuşla kuruluyor: Elin o bedeni tutuşunda, omuzların o yükü yüklenişinde, bakışların kendi içine doğru o derin kapanışında... Teolojinin kelimelerle değil bedenle konuştuğu bu yerde, sessizlik artık anlatının en temel parçası haline geliyor.
Şimdi, bu sessizliğin ve bedendeki o ağır yasın sanatçılar tarafından nasıl farklı yankılandığına, her birinin bu ortak kederi nasıl kendine has bir dile döktüğüne daha yakından bakalım:
Michelangelo – Pietà (1498–1499)
Michelangelo – Pietà (1498–1499)
Michelangelo’nun Pietà’sına yaklaştığında bakış, biçimi çözmeye çalışmaktan çok yüzeyi hissetmeye yönelir; Carrara mermeri alışıldık sertliğini geri çekmiş gibidir ve ışık değdikçe taş, soğuk bir malzeme olmaktan çıkıp teni andıran bir yumuşaklığa bürünür. Işığın mermer üzerinde ağır ağır dolaşmasıyla birlikte çizgiler keskinliğini yitirir, bedenin sınırları incelir ve İsa’nın bedenindeki gevşeklik gözle görülmekten çok sezgiyle algılanan bir hale dönüşür.
Bu noktada ağırlık Meryem’in kucağına bakarak değil, hissederek bırakılır; çünkü Michelangelo burada hareketi değil, hareketin sona erdiği o durgun anı yakalar. Zaman sanki kısacık bir aralıkta askıya alınır, geriye yalnızca bedenin taşıdığı hakikat kalır. Mermer bu sahnede konuşmaz, ama yasın sessizliğini üzerinde tutar; söze ihtiyaç duymadan, ağırlığıyla, yüzeyiyle ve temas hissiyle acının varlığını izleyene hissettirmeyi sürdürür.

Michelangelo – Pietà (1498–1499)
Meryem’in o çok konuşulan genç yüzündeki asıl mesele ise taşıdığı sakinlikte gizli diyebiliriz. Yüzünde bir isyan aramazsınız, gözlerinde dramatik bir taşkınlık da yoktur. Michelangelo duyguyu dışarıya bırakmaz; sanki hepsini içe doğru toplar. Yas burada sesini yükseltmez, gürültüsünü kaybeder, ağır bir sessizliğe çekilir. İsa’nın bedeni neredeyse kayıp gidecekmiş gibi hafif dururken, Meryem’in geniş ve dökümlü giysileri bu hafifliğe karşılık bir ağırlık hissi yaratır. Kaybedilen beden hafifler, geride kalan yük annenin üzerine çöker. Anlatı bu noktada kelimelere ihtiyaç duymaz; dokunuşta, taşın taşıdığı ağırlıkta ve o dengenin sessizliğinde kendini kurar.
Titian – Pietà (1576)
Michelangelo’nun mermerinde hissedilen o ölçülü denge, Titian’ın son eserinde huzursuz, neredeyse titreşen bir gerilime dönüşür. Rönesans’ın pürüzsüz ve kapalı dünyasından Venedik’in karanlık atmosferine geçerken, yalnızca teknik bir değişime değil, yasın dilindeki bir kırılmaya da tanıklık edersiniz. Michelangelo’da acı denetim altındadır; bedende durur, formda sakinleşir. Titian’da ise yüzeye çıkar, dağılır ve hiçbir noktada sabitlenmeyi kabul etmez. Böylece dingin bir kabullenişten, yorulmuş ama hala direnç gösteren bir kedere doğru ilerlediğimizi hissedersiniz.
Titian – Pietà (1576)
Bu dönüşüm, Titian’ın kalın ve kararsız fırça darbelerinde yoğunlaşır. Boya artık yalnızca bir görüntü üretmez; acının maddesel karşılığına dönüşür. Yüzey pürüzlendikçe formlar çözülür, ışık bu düzensizliğe çarparak sahneyi tek bir bütün halinde değil, parça parça önünüze getirir.
Bakış Meryem’e kaydığında gençlik çoktan geride kalmıştır; yüzünde zamanın, kaybın ve yorgunluğun izleri belirgindir. Işık, İsa’nın bedenini karanlıktan çekip almaya çalışırken figürler gölgelerin içinde sıkışır. Sanki bu yas artık ne bedene ne de mekana sığar. Titian tam bu noktada şunu sezdirir: Acı her zaman sessizce kabullenilmez; bazen karanlığın içinde yankılanarak varlığını sürdürür.
Käthe Kollwitz – Pietà (1937–1939)
Zaman ilerleyip tarihin yükü ağırlaştıkça, Pietà kilisenin yüksek tavanlarından aşağı iniyor ve doğrudan insanlığın açık yaralarına temas etmeye başlıyor. Käthe Kollwitz’in bronz heykelinde artık geleneksel bir İsa figürü yok; dolayısıyla o bildiğimiz kurtuluş vaadi de ortadan kalkıyor. Geriye sadece bir anne ve savaşın elinden aldığı çocuğu kalıyor. Bu yalınlık anlatıyı zayıflatmıyor, aksine daha da sertleştiriyor; figürler azaldıkça acının yoğunluğu artıyor.
Käthe Kollwitz – Pietà (1937–1939)
Bronzun o donuk ve içine kapanan yapısı, Kollwitz’in kendi yaşadığı evlat kaybıyla birleşince heykel kişisel bir yasın toplumsal bir hafızaya dönüşme anı haline geliyor diyebiliriz. Burada anne bir ikon değil, tarihin içinden geçen bizden biri. Kucağındaki beden kutsal bir gelecek vaat etmiyor; aksine, geri dönmeyecek olanın o kesin ve keskin gerçeğini taşıyor. Bu modern Pietà’da kutsallık gökten değil, insani bir felaketten doğuyor. Eller bir kurtuluş figürünü değil, içgüdüsel bir refleksle kaybedileni sıkıca kavrıyor. Heykelin o kapalı ve sıkı formu, dış dünyaya karşı örülmüş bir sessizlik duvarı gibi; bir teslimiyeti değil, dünyanın bitmeyen gürültüsüne karşı yükselen bir suskunluk.
Sonuç olarak; yorumlar değişse, yüzyıllar geçse ve sanat bambaşka formlara bürünse bile bir bedenin başka bir bedeni tutuşundaki o tanıdık ağırlık hep aynı kalıyor. Pietà, bize acının sadece anlatılan bir hikaye değil, her şey bittiğinde elimizde kalan o sessiz ve sarsıcı gerçeklik olduğunu söylemeye devam ediyor. Belki de bu sahneyi zamansız kılan şey tam olarak budur: Teolojinin sustuğu, kelimelerin tükendiği o eşikte; sadece insan olmanın, kaybetmenin ve o kaybı bedeniyle taşımanın ortak dilini konuşması.



Michelangelo – Pietà (1498–1499)
Titian – Pietà (1576)
Käthe Kollwitz – Pietà (1937–1939)
Yorum Bırakın