uyarı: bu bölümde depresyon, anksiyete ve melankoli gibi huzursuz edici konulardan bahsedeceğim. böyle konulardan kolayca etkileniyor veya rahatsız oluyorsanız bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
lisedeyken anlam veremediğim bir taş otururdu içime. kulaklarım uğuldar, geceleri göğsümü döve döve ağlar ve hiçbir şey yokken endişelendiğim için kendime inanılmaz öfkelenirdim. genelde manevi olarak güçsüz düşmek o yaşlardaki birisi için feci utanç verici geliyordu. bu yüzden sabah uyanır ve elimden geldiğince göğsümden mideme bastıran o taşı yok saymaya çalışırdım.
romantik filmler izlemeyi çok severdim. imkansız aşkları okumayı, iki düşmanın birbirine aşık olmasına şahit olmaya bayılırdım. bu yüzden o zamanlar inanıyordum ki bu içimdeki taşı bir gün gizemli bir kahraman gelecek ve kaldırıp atacak. önce biraz atışacağız sonra da aşık olacağız. evrende sadece ikimiz kalacağız. sonsuza dek o yanımda olduğu sürece yerine yeni bir acı da endişe de gelmeyecekti zannımca.
ruhumun eşini ararken taş üstüne taş eklendi. eklendikçe eşim de hayali de parmaklarımın ucundan kaydı gitti.
pandemiden sonra her şey çığ gibi büyüdüğünde kendimi dört duvarı beyaz, içimde kusma isteği uyandıran bir odada bulduğumu hatırlıyorum. psikiyatriste anlatamamıştım derdimi. kelimeler bir düğüm olmuş, dilimi bağlamıştı sanki. dayanamayıp ağlamaya başlamıştım.
iki sene içerisinde anksiyete, depresyon ve dehb tanıları konuldu tek tek. çok kez gitmeyi ve son vermeyi düşündüm. diğerlerinden daha beceriksiz veya aptal hissettiğim o kadar zaman oldu ki. sanki yaşam benim hakettiğim bir şey değilmiş gibi geliyordu.
şimdi bu satırlara kimin gözleri değiyor, bilmiyorum. eğer benzeri hikayesi olan birisi okuyorsa, ikimiz için de tutunmaya dair bir umut duruyor olmalı demek ki.
evet. gitmek istiyorum ama bisiklet de sürmek istiyorum.
zaman geçtikçe aranıza her şey ile mesafe girdi, biliyorum. öyle ki insan kendi ile bile küsüyor. bambaşka biri gibi hissediyor. kendine yakıştırdığı yakıştırmadığı ne varsa yapıyor. en üzücü kısım ise yeri geliyor sevdiğiniz insanlar sizi sevmeyen birisi gibi yargılayabiliyor. yani içinize o küçücük oturan taş var ya, o size koca bir kaya olarak geri dönüyor.
şimdi bilemiyorum ne yapacağım. ciddi anlamda bilemiyorum. ben büyüdüm ama kafam hep kendimi ilk kez çirkin ve aptal hissettiğim o yaşta kaldı. ne kadar kendimi geliştirmek için çabalarsam çabalayayım hep eksik hissediyor bir yanım. hep hatalı, hep beceriksiz, hep akılsız.
keşke oyun karakterleri gibi beğenmediğimiz bölüme tekrar dönebilsek. o kadar çok yeniden başlamam gereken yer var ki.
değişik bir ambivalans içerisindeyim. bir yanım feci üzgün ve dargın, diğer yanım ise düşerken son anda yapıştığım o umut dalına sarılmış hâlde. tüm olan bitenden geriye kalan bu yarım kalmışlık ve ikilem hüzün annemin en yorucu mirası.
yine de bir gün pedallara sımsıkı asılacağım ve kollarımı yana açıp rüzgarı sımsıkı kucaklayacağım.
ben gelene kadar kendinize iyi bakmayı ve aurora'dan the seed dinlemeyi unutmayın.
•ahuzart



Yorum Bırakın