Advertisement

İrfan Yolu: Cehennemi İcatlar

İrfan Yolu: Cehennemi İcatlar
  • 0
    0
    0
    0
  • "Delilik...

    Kimileri Rabbin ademoğluna yaratıcılık bahşederken ona dokunmasıyla oluşan bir lutüf olduğuna,

    Kimileri ise sonsuz ızdırap dolu cehennemin kapılarından sızan bir illet olduğuna inanır."

    Kitab-ül İrfan

    Büyük Savaştan 33 sene evvel deliliğin getirdiği sesler için masaya bir kap yemek konulan varlıklı bir ailenin 6. ferdi olarak doğdu Bünyamin. Elbetteki o da, tüm aile üyeleri gibi, gaipten gelen seslere sahipti.

    Bünyamin'in ailesi yer yer ölüm kusan bu sesleri kendilerine verilmiş bir lütuf, bir nimet olarak görüyor, hatta o aciz kulaklarına iletilen seslerin bizatihi Allahü Teâlâ’nın kelamı olduğuna inanıyorlardı. O nedenledir ki; aldıkları tüm kararlarda bu seslerin yönlendirmesine güveniyor ve emirlerini uyguluyorlardı. Bu her ne kadar deliliğin uç noktası gibi görünse de, Bünyamin’in babası Süleyman Efendinin bu düşünce yapısıyla aile varlıklarını oluşturmuş olduğu gerçeği dönemin tüm alimlerinin de ortak kanaatiydi.

    Süleyman Efendi Büyük Savaştan 66 sene evvel çok fakir bir ailenin 3. evladı olarak dünyaya gelmişti. O kadar fakirlerdi ki Süleyman Efendi doğduğunda ona bakamayacaklarından emin olan ailesi onu doğum yeri olan arka sokağın birinde öylece bırakıvermişti. Rivayetlere göre gaipten gelen sesin Bünyamin'in ailesine zuhur ettiği ilk an da burasıydı. Ses, Süleyman Efendinin çok varlıklı olacağına ikna ettiği babasına onu kurtarmasını emretmişti. Böylece kaderine terk edilen Süleyman Efendinin, 6. oğlu Bünyamin’in cehennemi icadının pençesinde son bulacak olan hayatı başlamış oldu.

    Fakirliğin koşullarını zihnindeki seslerle ve bir ton kötek ile atlatan Süleyman Efendi, aile mesleği olan dilencilik, yankesicilik ve kapkaççılıkta büyük bir yetenek sergilemişti. Zira zamansız gelen seslerle yaptığı konuşmalar mesleğini icra etmesinde ona büyük bir avantaj sağlamış, onun bu halini gören tüm müminler; başımın gözümün sadakası olsun, Allah düşmanımdan korusun diyerek Süleyman Efendinin huzursuzca titreyen elini boş bırakmamışlardı. 

    Yine günlerden bir gün, Süleyman Efendinin mesleğinin inceliklerini icra ettiği bir vakit, nice alimin hayretten küçük dillerini yuttuğu, Bünyamin'i şerrin dipsiz kuyularına düşürecek olan "o" olay gerçekleşti:

    Seslerin ahengi ile mest olmuş halde yeni kaptığı ve elinde atıp tuttuğu dolu keseyle aheste aheste sokaklarda yürüyen Süleyman Efendi; dönemin en büyük, en tehlikeli ve en korkulan külhanbeyi Kara Sakal’ın kimselerin bilmediği veya bilenlerin unutması için en etkili yöntem olan “kafalarını kaybetme” yönteminin uygulanmasıyla gizli kalan meyhaneye, şansın veyahut kaderin insan hayatına olan sonsuz ilgisinin bir sonucu denk geliverdi. Seslerin yönlendirmesi midir yoksa tesadüf müdür bilinmez, hiç huyu olmamasına rağmen Süleyman Efendi meyhaneye girmeye karar verdi. Ve işte ne olduysa da tam o anda oldu.

    Meyhane müdavimi düşkün Rıza Bey’in yemin üstüne yemin ettiği olay şöyle gerçekleşti: Kara Sakal son seferinden ele geçirdiği iki avuç içine zar zor sığan ve tiz bir ses çıkartan ne idüğü belirsiz uğursuz nesneye gözleri bağlanmış hülyalı hülyalı bakmaktaydı. Ansızın gölgelerden gelen bir hançer, Kara Sakal’ın eline saplanarak uğursuz nesnenin düşmesine ve Kara Sakal’ın büyüsünden uyanıp  “Davranın bre sefiller! Reisinize saldırdılar! Kapıları mühürleyin ve bulup gebertin şu piçleri! Yoksa ben sizi gebertirim” diye böğürerek ortalığın ayağa kalkmasına neden olmuş,  zil zurna sarhoş katilleri anında harekete geçirmişti. Lakin gölgelerde oynayanlar meyhane katillerinin üzerine hançerler yağdırmaya çoktan başlamış, ortalığı kan ve inlemelere boğmuş ve duyduklarında nice hatunu sevindirecek ölümü birçok katille buluşturmuştu bile.

    O karmaşa sırasında Kara Sakal’ın düşürdüğü nesneye çıplak tenle dokunmamaya özen gösteren başka bir gölge hemen nesneyi kaptığı gibi kapıya koşmaya başlamış, tam da nesne ile kapıdan çıkacakken o sırada içeriye girmekte olan Süleyman Efendiye çarpmış ve o karanlıkta Süleyman efendinin elinde atıp tuttuğu keseyi uğursuz nesnenin olduğu kese sanarak havada kaptığı gibi kaçmayı başarmıştı. Meyhanede ise ilk şok atlatılmış, bariz sayı üstünlüğü galip gelmiş ve gölgeler aydınlatılmış veya diğer bir deyişle gölgeler hesap gününe kadar karanlığa geri yollanmıştı. Lakin nesnenin kaybolmasından deliye dönen Kara Sakal, o kan curcunası içerisinde önüne ne çıkarsa kırmakta, yerde inleyen zavallıları Allah yarattı demeden sağa sola fırlatmakta ve çılgınca nesneyi aramaktaydı. Tam bu esnada Süleyman Efendi sanki kulağına bir şeyler fısıldanmışçasına harekete geçmiş ve herkesin canını kurtarmak için önünden kaçtığı Kara Sakal’a yaklaşarak elindeki keseyi ona uzatmıştı. İşte bu an Süleyman Efendinin aile varlığını oluşturduğu ilk andı. Zira bu andan sonra Kara Sakal’ın ikinci adamı olan ve nesneyi gölgelerin amansız saldırılarından koruyan Süleyman Efendi, bundan tam 13 yıl sonra, 33 yaşında, Kara Sakal’ın yerini aldı.

    Tophane eşrafından namazında niyazında Sabri Kadir Bey’in okuyanları gözyaşları içerisinde bırakan o eşsiz eserinde yazılanlara göre; Süleyman Efendi Kara Sakal’ı esir eden nesneye hiç ilgi göstermemiştir. Öyle ki Kara Sakal’ın cenaze namazına müteakip nesneyi, anahtarı olmadan açılması ve çözülmesi imkansız denilen, ecnebi ustaların dünya üzerindeki en iyi işi olarak görülen bulmaca kutusunun içine kaldırmış ve anahtarı da fırlatıp atmıştır. Aynı günün gecesi sokaktaki rastgele bir dilenciye 3-5 akçe tutuşturup bu bulmaca kutusunu verip, kutuyu gömmesini ve bundan kimselere bahsetmemesini tembih etmiştir. Deliliği ile ünlü Süleyman Efendiyi tanıyan dilenci hemen efendisinin dileğini yerine getirmiş ama bu, zavallının sabahına dilendiği yerden 10 adım ötede boğazının kesilmesine engel olamamıştır. Belki de nedeni bu olmuştur!

    Bahtsız dilencinin kutuyu gömdüğü gece Bünyamin’in de doğduğu gecedir. Bünyamin’i doğurtan ebe hatunun dedikleri doğruysa; Bünyamin kaba etine atılan sayısız şaplağa rağmen hiç ağlamamış, hatta yeni açılan gözlerini şaplakçısına dikerek gönlüne korku zerk etmiştir. Dedikodular doğruysa ebe hatun o günden sonra mesleğe tövbe etmiş ve apar topar kalkan ilk gemiyle memleketi terk eylemiştir.

    6'ncı ayın 6'ncı gününde 6'ncı oğul olarak doğan Bünyamin’in merakı dillere destan olmuş, ve bu merak varlıklı ailesinin ona tutmuş olduğu tüm hocaları bilme arzusu ile canından bezdirmişti. Dönemin en büyük fenni ilimler hocası Muzaffer Bey’in utanarak itiraf etmesiyle öğrenilmiştir ki; daha 9 yaşına anca varan Bünyamin gencecik yaşına rağmen öğrenilecek ne varsa öğrenmiş ve Muzaffer Bey’i geçerek fenni ilimlerin üstadı olmuştu. Fakat elinin altında bulunan dünyanın bütün köşelerinden toplanmış kitaplardaki bilgileri okuyarak öğrenmek, Bünyamin’in öğrenme isteğindeki hızı için oldukça yetersiz kalmıştı. Bu sorunun üzerine günlerce kafa patlatan Bünyamin sonunda şu sonuca ulaşmıştı: düşünceleri fethedecekti.

    Dünya üzerindeki en hızlı şey düşünce idi. Düşünceler insanın aklına bir anda üşüşüverirdi ve insan aynı anda birçok şeyi de düşünebilirdi. O halde kitapları düşünce haline getirecek bir makine olsa ve o makinenin depoladığı düşünceleri kendine aktarsa, insanın okuyarak ömrünün yetmeyeceği tüm o bilgileri anında edinebilirdi. 

    İşte 9 yaşındaki Bünyamin’in ilk icat girişimi bu oldu.

    3 yıl boyunca düşünce, zihin ve akıl üzerine çalıştı. Düşüncenin nasıl oluştuğuna, nasıl aktarıldığına ve nasıl depolandığına dair eline ne geçtiyse okudu, deneyler yaptı. Zihnindeki seslerin emrettiğini söyleyerek ailesinin bodrumuna ahalinin; işkence zindanı, ruh kapanı, şeytani işler mezbahası dediği modern ilmin alet ve edevatlarıyla dolu ama daha çok testere, keski, bıçak, neşter gibi kesici aletlerin bulunduğu deneyhanesini kurdurttu. Burada yine ailesinin varlığını kullanarak getirttiği düşkünleri, dilencileri, berduşları, suçluları ve daha sonra da eline geçirdiği herkesi kesip biçerek zihni anlamaya çalıştı.

    Bünyamin’in bilme adına şeytanca işlerini yürüttüğü zaman aralığında ecnebilerin radyo adını verdikleri bir şey üzerine çalıştığı ve frekans denilen şey ile bilginin aktarılabileceği Bünyamin’in kulağına çalınmaya başlamıştı. Bu yeni buluş ile hayaline ulaşmakta büyük bir adım atacağını fark eden Bünyamin hemen hesaplamalara başladı. Ecnebi ilim insanları ile benzer sonuçlara ulaşan ve şerre giden yolu çoktan uzaklarda bırakmış olan Bünyamin, zindanındaki zavallıların orasına burasına taktığı hekimlerin steteskopuna benzer, ucunda beyaz bir kağıt üzerinde iyice hokkaya batırılmış tüy kalemlerin bulunduğu yeni aletini böylece icat etmiş oldu. Alet, zavallılara yapılan eziyet sonucu zihinlerinin yaydığı dalgaların titreşimlerini yakalayıp ileten teller ile donatılmıştı. Yakalanan titreşimler tüy kalemleri beyaz kağıt üzerinde hareket ettiriyor ve böylece zihnin haritası çıkartılmış oluyordu.

    Zihnin haritasını oluşturabilmesiyle Bünyamin’in aklında artık farklı bir düşünce cereyan etmişti. Kitapları insanlara okutacak, onlar kitapları okurken zihinlerinin haritasını çıkartacak ve sonra o haritayı tekrar titreşime, frekansa dönüştürerek kendi zihnine aktaracaktı. Doğduğu günden beri ailesinin armağanı olan sesler bu fikrin dehalığı üzerine adeta kendinden geçmiş, fakir evine bayram günü kurbanın tamamı bahşedilmiş gibi neşeyle coşmuştu. Seneler önce hazırlanan ve planlanan kader sonunda son adımını da atıp sabitlenmek üzereydi.

    Her mucit kurduğu hayallerin bir gün gerçek olacağına inanır. Bu mucitliğin ilk kuralıdır. Sonuçta siz kendinize inanmazsanız kimse de size inanmaz. Fakat ilim de her mucidin el kitabıdır. İlim mucidi hayallerde kaybolmaktan kurtarır ve bunu çoğu zaman acı verici gerçeklerle yapar. O nedenle kurduğu hayallerin ilim ile gerçekleşebilecek olduğunu gören bir mucit kadar isteklisi, şevklisi, delisi bulunamazdır. Çünkü o artık hayalleri gerçek yapma yolundadır ki bu; aşılmaması gereken sınırların bile aşılabileceği anlamına gelmektedir.

    Bünyamin ise sınırın neresi olduğuna dair hiçbir fikri kalmamış durumdaydı. Aile mirası delilik kendisini tamamen ele geçirmiş, bodrum katındaki odasında zihne bilgi aktarmanın yollarını ararken türlü türlü insanları türlü türlü işkencelere maruz bırakmıştı. “O” günden yani Büyük Savaşın başladığı günden sonra uyarılmadan bodrum katına inen ilk zabıtlardan kimileri karşılaştıkları görüntü karşısında aklını kaybetmiş, kimileri unutmak için her gün batakhanelerde zil zurna sarhoş olmuş, o da yetmeyince afyonun yarenliğine başvurmuş, kimileri ise Dâbbetü'l-arz'ı dünya gözüyle gördüklerini düşünerek ahiretlerini hiç düşünmeden kendi canlarına kıymıştı. O gün eve giren zabıtların halini gören ahali de kötülüğün yayılmasına engel olmak için büyük yangını başlatmış, Bünyamin’nin evinin yanında 221 bina da telef olmuştu.

    Düşkünler evi müdavimlerinden Hasan Ali’nin o gün orada bulunup kendi canına kıymış zabıtlardan biri olan yeğeninin o mel'un zindanda bulduğu notlar olduğuna dair yemin billah ettiği bilgiler doğruysa; daha 12 yaşında yaptığı icatlarla şeytanın işini yürüten Bünyamin’e 13. yaşına bastığı gün gölgelerden çıkan biri tarafından 333 yapraklı, içerisinde akla hayale sığmayacak cehennemi bilgilerin bulunduğu kara kaplı, mürekkebi kan olan bir kitap hediye edilmişti. 

    Rivayet odur ki; bu kitabın tüm iğrenç fikirlerinin içerisinde ademoğlunun anlayabileceği tek bilgi 666. sayfadaki titreyen ve tiz ses çıkartan kutu hakkında olanıdır. Ve denir ki; o bilgiyi anlayabilmek için ademoğlundan çok iblise benzemeniz, hatta cehennemin o kan, irin, zehir akan ve feryat figanın hiç bitmediği sonsuz çukurlarındaki iblislerden bile daha iblis olmanız gerekmektedir.

    Bilme ihtiyacı ile dolup taşan Bünyamin zaten o yaşına kadar yaptıklarıyla şeytanı keyiften keyfe sürüklemiş ve çoktan iblis aleminde nefretin odağı haline gelmişti. O yüzden 666. sayfadaki kendi ihtiyaçları için kullanabileceği o uğursuz nesneyi görünce gözlerine inanamayarak hemen kutuyu aramaya başladı. 10 yıl girmediği delik, aramadığı kuytu kalmayan Bünyamin bu sırada zihne bilgi aktarmanın sırlarını aramaktan da, eline geçirdiği tüm zavallılara eziyet üstüne eziyet etmekten de bir dakika geri kalmadı. En sonunda kafasındaki seslerin yönlendirmesi midir yoksa kaderin yolu mudur bilinmez kutu hakkında babasına danışmaya karar verdi. O güne kadar Süleyman Efendinin zerre aklına düşmemiş olan kutu, oğlunun sormasıyla hayal meyal akılına gelse de Bünyamin'e bulmak için cehennemi kat kat arayabileceği o cevabı veremedi.

    Ve o iğrenç düşünce tam o anda Bünyamin'in zihninde peydahlandı.

    Bünyamin yeryüzünün yaradılışından beri ilk defa bir insanın düşüncelerini kelimelere döken cihazı icat etmeyi başarmış, ademoğluna ateşin verilmesinden sonraki en büyük hediyeyi vermişti. Ve bu hediyeyi şimdi kendi amacı için kullanacak; babasının düşüncelerinden kutunun akıbetini çekip çıkartacaktı. Süleyman Efendiyi icadını göstermek bahanesiyle atölye dediği mezbahasına indirdi ve iğrenç düşüncesini hemen uygulamaya koydu.

    Süleyman Efendiden bilginin alınması ne kadar sürdü bilinmez veya bilinmek istenmez, ama en sonunda Bünyamin'in kutunun akıbeti ile ilgili şu bilgiye ulaştığı tüm alimlerin ortak kanaatidir:

    Süleyman Efendi, kutuyu saklayan dilenciyi ahirete yollamak için ailesinden başkasına güvenmemiş ve bu iş için en büyük iki oğlunu kullanmıştı. Böylelikle icadın yeni konukları belirlenmiş oldu. 

    Bünyamin abilerinden ise şu yürek burkan bilgiyi çıkarttı: Kara Sakal’ı büyüleyen nesne her ne kadar Süleyman Efendiyi etkilemese de kardeşleri avucunun içine almıştı. Süleyman Efendinin fırlatıp attığı kutunun anahtarını kardeşler arayıp bulmuş ve dilenciyi de takip ederek kutuyu gömülmeden kendilerine almışlardı. Her kardeş nesneyi kendine istemiş olsa da kardeş katline gönülleri el vermemiş ve bu sayede her kardeşte 1 adet olacak şekilde anahtarı 5 eş parçaya bölüp yalnızca hep birlikte nesneye bakabilecekleri konusunda anlaşmaya varmışlardı. 

    Bu bilgi üzerine teker teker abilerine giden Bünyamin, onların aşklarını bir kişiyle daha paylaşamayacaklarını görmüş ve anahtarları sakladıkları yerlerden alabilmek için onları teker teker icadında konuk etmişti. Nihayetinde tüm anahtarlara sahip olup nihai icadı için artık tüm gerekenleri tamamlamıştı.

    Büyük Savaşın başladığı, Bünyamin’in doğumundan tam tamına 33 sene sonraki o gece Bünyamin, ömrü boyunca peşinden koştuğu düşünceleri akla intikal eden ve bu uğurda kendisini dabbetül arz’a benzeten icadını en sonunda tamamlamıştı. İcadın ilk deneyi, kurbanı, kendisi olacakken yıllardır göz ucuyla görüp seslerin önemsemesini söylediği gölgeler canlandı, baştan aşağı bembeyaz cübbesiyle gölgelerde nasıl saklandığına akıl sır ermeyen ve yüzünden şer akan o kişi gölgelerden çıkıverdi. Büyük bir huşu ve saygı içinde Bünyamin’e yanaşan bu kişi Bünyamin’e duyduğu seslerin Tanrının sesi, yaptığı işin de Tanrının işi olduğunu ve 666 sene önce müjde edilen kıyamet gününün geldiğini söyledi. Bu sırada tüm gölgeler titreşiyor ve gölgelerden Bünyamin ile konuşan şer kişisine benzer kişiler çıkıyordu. Bünyamin’in etrafını saran bu kişiler Bünyamin’e hep bir ağızdan Tanrının elçisi diyor ve büyük bir saygı ile önünde eğiliyorlardı. Bünyamin’in karşındaki kişi ise Bünyamin’e elindeki icadın gerçek Tanrıya inanmayanlar üzerinde kullanılacağını, onların zihinlerini etkileyerek onları zihinsiz kölelere dönüştüreceğini açıklıyor, bu açıklamaları yaparken de Bünyamin’e övgü üstüne övgü veriyordu. Bünyamin’in zihnindeki sesler de tiz kahkahalarla gülüyor, düşünmeyi neredeyse imkansız hale getiriyordu.

    Bu ahval ve şerait içinde; Bünyamin’in kocasını, evlatlarını ve sayısız ruhu yok ederken yine de evladımdır diyerek sesini çıkartamayan Bünyamin’in annesi feryadı basıverdi. Bunca zamandır gördüklerinin yükü altında ezilen kadıncağız artık dayanacak gücü bulamadı ve yere yığıldığı gibi oracıkta ahirete intikal etti. 

    Bünyamin’i kendine getiren bu mudur yoksa ömrünü verdiği icadının kendi icadı olmadığını ve peşinden koştuğu bilgi açlığının asla giderilemeyeceğini anladığından mıdır bilinmez Bünyamin silahı, icadı, etrafındakilere çevirdi ve onlara kendi amaçlarını tattırarak hepsini zihinsiz kölelere dönüştürdü. Sonrasında da bu şer odağı icadı bir daha kimse kullanmasın diye ortalığı yıkmaya, tahrip etmeye başladı. En sonunda helak olmuş bedenini annesinin dizinin dibine atan Bünyamin’i zabıtlar işte bu halde; annesine sarılmış avazı çıktığı kadar bağırıp ağlarken buldular.

    Kimilerine göre; Bünyamin’in sesi en son o zaman duyulmuştur. O günden sonra zindanlarda yapılan nice işkenceler bile bu habis kişiden tek bir ses dahi alamamıştır. Sadece cehennemin yedi katından ruhunu teslim almaya gelen şeytanı görünce “şimdi sıra sana geldi” dediği rivayet edilmiştir.

    Kimilerine göre de; padişahımızın huzuruna çıkan Bünyamin'in sesi son kez salya sümük ağlayıp padişahımızdan af dilerken yankılanmıştır. Ve denilir ki padişahımız tüm o kötülüklerine rağmen Bünyamin’i affetmiş ve zavallı ruhuna merhamet gösterip oracıkta Hakk'ın rahmetine kavuşturmuştur.

    Hangi son doğrudur bilinmez ama Bünyamin’in Büyük Savaştan hemen sonra kimselerin bilmediği ücra bir yere dönemin alim din adamları tarafından dualar eşliğinde gömüldüğü ve gömü işlerinde çalışanların yıllarca süren kabuslar gördüğü birçok zatı muhterem tarafından doğrulanmıştır. Hatta aynı gün padişah efendimizin gözlerinden bir damla göz yaşı aktığı da rivayet edilmiştir.


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.