1900 yılında Avusturya- Macaristan İmparatorluğu'na bağlı Kassa yani bugünkü Slovakya'da doğdu. Alman asıllı bir ailenin çocuğu olan Marai 1928 'e kadar bir çok Avrupa şehirlerinde gazetecilik ve eleştirmenlik yaptı. 1928'de Budapeşte'ye döndü.
1920’ler ve 1930’larda Budapeşte’ye yerleştiğinde artık Macar edebiyatının en önemli isimlerinden biri olmuştu. Romanları özellikle burjuva yaşamı, yalnızlık, ahlaki çöküş,insan ilişkileri, sürgün hayatı ,sosyal statü ve güçlü bir siyasi bilinç üzerineydi.
Sándor Márai’de “siyasi yön” doğrudan propaganda gibi değil, daha çok tarih, rejim değişimi ve bireyin devlet karşısındaki konumu üzerinden görünür.
"Gerçekte kadınlar hiçbir zaman vatan için değil, daima bir erkek için ölürler. Jeanne d’Arc ve diğer birkaç kişi istisnadır; erkeksi yapıya sahip kadınlardır. Günümüzde sayıları giderek artmaktadır.
Biliyor musun, kadınların vatanseverliği erkeklerinkinden çok daha sessiz, slogansızdır. Bir köy evi yanıp kül olursa bu gerçek bir trajedidir; ama vatan yok olursa bunun çoğunlukla sadece bir slogan olduğunu söyleyen Goethe ile aynı fikirdedirler.
Kadınlar daima o köy evinde yaşarlar. Bunun için yaşar ve çalışır, bunun için endişelenirler; bunun uğruna her türlü fedakârlığa hazırdırlar. O evde bir yatak, bir masa, bir erkek ve bazen bir ya da birkaç çocuk vardır. Kadının gerçek vatanı orasıdır."
"Kömives, evlilik kurumunun kutsal olduğuna inanırdı. Bu inanç, onun hayatının en temel iç dayanaklarından biriydi. Evlilik kutsaldı; insana sunulan bir lütuftu. Tanrı’nın gösterdiği amacın, insan tarafından da kabul edilmesi gerekiyordu. Tanrı’dan gelen her şey nasıl tartışmasız kabul edilirse, bu da aynı şekilde kabul edilmeliydi. Deneyimsiz ve acemi eller bu kuruma el sürmemeliydi.
Onun düşüncesine göre evlilik, “mükemmel” ya da “mükemmellikten uzak” gibi sıfatlarla değerlendirilebilecek bir kurum değildi. Evlilik, farklı cinsiyetteki insanların bir arada yaşayacağı birim olan ailenin, Tanrı tarafından saptanan ahlaki varoluş biçimiydi. Burada insanın söyleyebileceği başka bir şey olabilir miydi? İnsan başka ne isteyebilirdi? “Mükemmel” bir evlilik mi?
İnsanın elini sürdüğü her şeyin çarpıklaştığı, mükemmellikten uzaklaştığı açık değil miydi? İnsanoğlu On Emir’in gereklerini yerine getirmiyordu. Çalıp çırpıyor, yalan söylüyor, zina yapıyor, başkasının malına, karısına göz koyuyordu. Ama bütün bunlar oluyor diye, On Emir’de yazılanların “yeniden düzenlenmesi” gibi bir çılgınlık kimsenin haddi olamazdı. Tanrı’nın kuralları mükemmeldi; mükemmel olmayan, bu kuralları uygulamakta bir türlü beceri gösteremeyen âdemoğluydu.”
“Konuklar köpeğin yanına eğilip onu okşayarak selamlıyorlar. Hemen adını, cinsini ve neredeyse dinini soruyorlar. Öyle ya, insanların kafasında şemaların ve önyargıların var olduğu bu dünyada bu işler böyle; her canlının toplum içindeki konumu bunlara göre belirleniyor. Köpek, bir iki amaçsız havlamanın ve hırlamanın ötesinde…”


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın