Her insan, etkilendiği bir filmin başrolündeki kişi olmak istemiştir.
Odağın kendisi olmak, üçüncü kişileri etkilemek, tüyleri diken diken etmek, takdir görmek…
Bunların hepsinin temelinde tek bir şey yatar: “İz bırakma tutkusu.”
İz bırakma tutkusu, insanın içinde asla tam anlamıyla doyuramayacağı bir hırstır. Bu hırsı diri tutmak için insan, belli zamanlarda kendini yalnızlaştırmak ister. Çünkü bazı şeyleri gerçekleştirebilmek için bağımsız ve özgür olmaya ihtiyaç duyar. Bu, o hırs için elzemdir. Fakat ne yazık ki bağımsız ve özgür olma isteğinin altında büyük bir tezat yatar. İnsan, bağımsız olmak istediği kadar bağımlı; özgür olmak istediği kadar da mahkumdur.
İnsan kusurlu bir varlık olduğu için her zaman bir şeylere ihtiyaç duyar ve ihtiyaç duyduğu şeyler, beraberinde bağımlılığı ve esareti getirir. Her şeyin bir nedeni ve sonucu vardır. Bu konuda insanın yapabileceği en rasyonel şey, denge kurmaya çalışmaktır. Çünkü aşırı bağımsızlık istemsiz yalnızlığa, aşırı özgürlük istemsiz tehlikeye zemin hazırlarken; aşırı bağımlılık insanın kendini unutmasına, aşırı esaret ise potansiyelini köreltmesine neden olur.
Bu metni bir sonuca bağlamayı pek de düşünmedim ama belki de insanın kurmaya çalıştığı denge; tamamen özgür olmakla tamamen ait olmak arasındaki o ince çizgide yürüyebilmektir.
Çünkü insan, ne tamamen yalnız yaşayabilecek kadar bağımsız ne de kendini tamamen adayabilecek kadar sınırsız bir varlıktır.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın