Bir süper kahraman olmak her zaman taytlı kostümler giyip pelerin takmayı gerektirmez.
Sıradan hayatlarımızın kahramanları genelde işten eve gelip çoluk çocukla uğraşırken bir yandan yemeğini temizliğini yapan kadınlar oluyor.
Tıpkı Eilish gibi: Peygamberin Şarkısı'nın ana karakteri, 4 çocuklu, eğitimli, orta-üst sınıf kahramanı.
Distopik Dublin'de rejimin değişmesiyle insanların hayatlarının ne hale geldiği Eilish ve ailesi üzerinden anlatılıyor.
Kitapta olaylar çabucak başlıyor. Uzun uzun bir girizgaha gerek duymadan. Tıpkı ülkedeki değişiklikler gibi. Fark ettirmeden, yavaş yavaş ama bir yandan da bir anda. Tüm o baskıyı, fişlemeleri, dışlanmaları okur olarak üzerinizde hissediyorsunuz.
Uzun, soluksuz paragraflar yazılmış, nefessiz kalıyorsunuz okurken; tıpkı Eilish gibi. Yazarın derdini anlatırken dilini ve kurguyu buna göre akıllıca yapmış olması çok başarılı. Baştan sonra okurken o nefes alamama hissi, göğsünüze oturan o ağırlık hep size ne okuduğunuzu hatırlatıyor.
Yazar, atmosferi yaratırken karanlığı, görüntüleri, korkuyu, kokuları çok detaylı vermiş. Baştan sona devam eden ayakkabı metaforunu çok sevdim.
Sırtındaki koca kayayı tekrar tekrar taşımak zorunda kalan Sisifos gibi Eilish. Gerçeğimiz sandığımız, cepte bildiğimiz şeyler ne kadar kaygan, hayatlar ne kadar kırılgan aslında.
Yazar 1984'e el sallamış, 18.yy'da Jonathan Swift'in "çocukları yiyelim" önerisiyle bir rejim yaratmış kitabında. Mutlu eden bir Booker kazananı oldu. Yüreğime oturan taş 3 günde ancak kalktı, gitti.
Ben geç okudum, evet. Ama hala okumayanlar varsa mutlaka okumalı. Hem kurgusu hem edebi dokunuşları nedeniyle okunmaya değer.
Benimle kalan en önemli üç alıntıyı yan tarafa bırakıyorum.
Sevgiler,
Emel



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın