Bazı Tablolar Gece Yürüyüşü Gibidir: John Atkinson Grimshaw Üzerine

Bazı Tablolar Gece Yürüyüşü Gibidir: John Atkinson Grimshaw Üzerine
2 Beğen
0 Yorum

Size şimdi büyük ihtimalle adını daha önce duymadığınız bir ressamdan bahsedeceğim: John Atkinson Grimshaw.

Ben de ilk duyduğumda “kimdir yahu bu adam?” diye bakmıştım. Sonra resimlerini gördüm. O an biyografisini okumama gerek kalmadı. Çünkü bazı sanatçılar kendilerini önce cümlelerle değil, insanın içine düşen bir hisle tanıtır.

Grimshaw da benim için öyle biri.

Kısaca söylemek gerekirse; 19. yüzyılda yaşamış, Viktorya dönemi İngiltere’sinde özellikle ay ışıklı sokakları, ıslak kaldırımları, gaz lambalarını, limanları ve gece şehirlerini resmetmiş bir ressam. Ama bence onu özel yapan şey, sadece “gece resmi yapması” değil. Geceyi karanlık, tehlikeli ya da boş bir alan gibi değil; insanın içine doğru açılan sessiz bir yer gibi göstermesi.

Resimlerine bakınca ilk gördüğünüz şey belki bir sokak oluyor. Islak taşlar, uzakta bir gaz lambası, ayın yere düşen soluk ışığı, yürüyen küçük bir figür, karanlıkta kaybolan evler… Ama bir süre sonra fark ediyorsunuz ki aslında baktığınız şey bir sokak değil. Bir ruh hâli.

Grimshaw’ın tablolarında gece korkutucu değildir. Hatta tam tersine, gündüzden daha dürüsttür. Gündüz insanın üzerine yapışan roller, konuşmalar, beklentiler, yüz ifadeleri gece biraz çözülür gibi olur. Kalabalık çekilir. Ses azalır. Geriye insanın kendi iç sesi kalır.

Belki de bu yüzden onun resimlerine bu kadar çekiliyorum.

Çünkü ben bazı duyguların ancak gece anlaşılabildiğine inanıyorum. Gündüz çok güçlü durabiliriz. Çok neşeli, çok kendinden emin, çok “ben iyiyim” olabiliriz. Arkadaşlarımızla güleriz, derslere gireriz, planlar yaparız, bir şeyleri çok umursamıyormuş gibi davranırız. Ama gece olduğunda, özellikle de şehir biraz sustuğunda, insanın içinde ertelediği şeyler tek tek ışık yanmış pencereler gibi belirir.

Grimshaw’ın tablolarında da hep böyle bir his var. Birileri eve dönüyor gibi ama gerçekten eve mi dönüyor, bilmiyoruz. Bir sokak var ama o sokağın sonunda ne olduğunu bilmiyoruz. Bir ışık var ama o ışık insanı içeri çağırıyor mu, yoksa sadece uzaktan mı güzel görünüyor, emin olamıyoruz.

Ben Grimshaw’ın resimlerine bakınca sadece İngiltere’de ay ışığına bulanmış ıslak sokakları görmüyorum. Kendi yürüdüğüm sokakları da görüyorum. Çünkü bazı ressamlar, hiç gitmedikleri şehirlerde bile insanın anılarına dokunabiliyor.

Mesela Gayrettepe’de, Balmumcu tarafında hafif bir bayır vardır. Point Otel’in karşısında kalan o yol… Sonbaharda, yağmurdan sonra oradan yürürken lodos yüzüme çarptığında hep aynı his gelirdi. Sanki şehir bir şey söyleyecekmiş de son anda vazgeçmiş gibi. Asfalt ıslak, hava ağır, rüzgâr huzursuz… İnsan böyle anlarda sadece yürümüyor; biraz da kendi içinden geçiyor.

O zamanlar aklıma bir çocuk gelirdi. Açılacağım, belki reddedileceğim, belki hiç başlamadan bitecek bir ihtimal… Henüz yaşanmamış ama içimde çoktan yeri açılmış bir hikâye. Birini düşünmek bazen tam olarak böyledir: Sokakta yürürsünüz, hiçbir şey olmaz, kimse size bir şey demez; ama bütün şehir sanki o ihtimalin dekoru olur. Bir kaldırım, bir rüzgâr, bir otel ışığı, bir bayır… Hepsi bir anda fazla anlamlı görünür.

Grimshaw’ın tablolarında sevdiğim şey de bu. Onun sokaklarında da sanki biraz önce biri geçmiş, biraz sonra biri dönecek, ama biz hiçbirine yetişememişiz gibi bir his vardır. Işıklar yanar ama içeri giremeyiz. Yol uzar ama nereye çıktığını bilmeyiz. Bir figür yürür ama aklından ne geçtiğini asla duymayız.

Belki de iyi sanat biraz budur. Size doğrudan ne hissetmeniz gerektiğini söylemez. Sadece bir kapı aralar. Siz de kendi içinizden ne taşıyorsanız onunla girersiniz.

Ben o kapıdan genelde gece giriyorum.

Grimshaw’ın ay ışığı bana hep beklemeyi hatırlatıyor. Birinden mesaj beklemeyi değil sadece; hayatın bir yerinde bir şeyin netleşmesini beklemeyi. Bir duygunun adını koymayı, bir ihtimalin gerçek olup olmadığını anlamayı, insanın kendine bile itiraf edemediği şeylerle baş başa kalmasını… O resimlerde yürüyen figürler sanki hep bir yere gidiyor ama aynı zamanda kendi içlerinden de geçiyorlar.

Belki de bu yüzden Grimshaw’ın tabloları bana romantik geliyor. Ama öyle pembe, güvenli, el ele bir romantizm değil. Daha çok “birini düşünürken eve yalnız dönmek” romantizmi. Yağmurdan sonra sokakta yürürken, bir pencerenin ışığına bakıp kendi hayatını bir anlığına dışarıdan görmek gibi. Güzel ama biraz acıtan bir romantizm.

Lodos da bende hep böyle bir şey uyandırır. Bir şeyi getirmez aslında; daha çok zaten içimizde olan şeyleri havalandırır. Unuttuğumuzu sandığımız bir cümleyi, yüzünü tam hatırlayamadığımız birini, yıllar önce kurduğumuz ama sonra başka bir hayata karışan hayalleri…

Bursa’da Eski Fransız Kilisesi’nin alt ara sokağında yürürken de aynı şey olmuştu. Lodos beni neredeyse savuruyordu. O sokakta, yıllar önce sadece hayalini kurduğum bazı şeyleri artık yaşamış olduğumu fark etmiştim. İnsan bazen istediği şeylere ulaşınca mutlu olur sanıyor. Oysa bazen daha garip bir duygu geliyor: “Ben bunu gerçekten yaşamış mıyım?” Hayal ettiğin hayatın içinden geçerken bile, ona dışarıdan bakıyormuşsun gibi.

O an da aklıma Grimshaw gelmişti. Çünkü Grimshaw’ın resimlerinde geçmiş ve şimdi birbirine karışır. Bir sokak sadece sokak değildir; insanın daha önce olmak istediği, sonra olduğu, sonra da artık tam olarak kalamadığı hâllerin arasından geçen bir yoldur.

Karabük’te, çocukluğum bir kısmının geçtiği mahallede, yağmurdan sonra gece karanlıkta bisikletle bayırdan saldığım anı da aynı yere koyuyorum. Rüzgâr yüzüme vururken, yol karanlıkken, uçurumun kenarından aşağı baktığımda içime gelen o ürperti… Korku gibi ama tam korku değil. Özgürlük gibi ama tamamen huzurlu da değil. Sanki hayatın bir anlığına hem çok büyük hem de çok kırılgan olduğunu fark etmek gibi.

Grimshaw bana tam olarak bunu hatırlatıyor: Bazı geceler güzel oldukları için değil, içimizdeki şeyi görünür kıldıkları için unutulmaz olur. Bazı sokaklar oradan geçtiğimiz için değil, o sırada kim olduğumuzu bize gösterdiği için kalır.

Grimshaw’ın insanları çoğu zaman çok küçük. Tablonun asıl kahramanı insan değil; atmosfer. Yani biz değiliz, içimizde dolaştığımız duygu daha büyük. Bu bana garip bir şekilde iyi geliyor. Çünkü bazen insan kendi hikâyesini çok büyük sanıyor. Kendi kırgınlığı, kendi bekleyişi, kendi “acaba”ları dünyanın merkezindeymiş gibi geliyor. Sonra böyle bir tabloya bakıyorsunuz ve şunu hissediyorsunuz: Hayır, bu yalnızlık sadece sana ait değil. Bu sokaktan senden önce de biri geçti. Bu ışığın altında senden önce de biri düşündü. Bu gece sadece senin gecen değil.

O yüzden Grimshaw’ın resimlerine bakmak bana yalnız olmadığımı hissettiriyor. Garip, çünkü resimleri çoğu zaman yalnızlıkla dolu. Ama belki de bazı yalnızlıklar, doğru anlatıldığında insana yalnız olmadığını gösterir.

Bugün sürekli görünür olmak, konuşmak, paylaşmak, güçlü görünmek zorundaymışız gibi yaşıyoruz. Her şeyin gündüzü çok fazla. Herkesin ışığı çok açık. Herkes kendini anlatıyor, kanıtlıyor, parlatıyor. Grimshaw ise bana başka bir şey hatırlatıyor: Bazen insanın en gerçek hâli karanlıkta çıkar. Bazen bir sokak lambasının altındaki sessizlik, yüz tane cümleden daha dürüsttür.

Belki de bu yüzden lodoslu havaları seviyorum. Çünkü lodos, insanın içinde sabit sandığı şeyleri oynatır. Duyguları, anıları, eski ihtimalleri, yarım kalmış konuşmaları… Hepsini bir anda yerinden kaldırır. Ve siz o rüzgârın içinde yürürken, aslında sadece bir şehirde değil, kendi geçmişinizin içinden geçersiniz.

Grimshaw’ın ay ışıklı sokakları da bana bunu yapıyor. Bana hiç yaşamadığım bir İngiltere gecesini değil; Gayrettepe’de yağmurdan sonra yürüdüğüm o bayırı, Bursa’da rüzgârın beni savurduğu o ara sokağı, Karabük’te bisikletle karanlığa doğru indiğim o ürpertiyi hatırlatıyor.

John Atkinson Grimshaw belki adını ilk duyduğumuzda aklımızda hemen yer etmeyen bir ressam. Ama resimlerine bir kez gerçekten bakınca, o ay ışığı insanın içinde bir yere değiyor. Bazı ressamlar renkleriyle, bazıları figürleriyle, bazıları büyük sahneleriyle hatırlanır. Grimshaw ise bence sessizliğiyle hatırlanıyor.

Bazı tablolar duvara asılmaz; insanın içine asılır.

Grimshaw’ın geceleri de benim için öyle. Karanlık değil, içe dönük. Soğuk değil, mesafeli. Yalnız değil, yalnızlığı anlayan bir yer.

Bazı ressamlar manzara çizmez. Hafızanın hava durumunu çizer.

Grimshaw da benim için biraz böyle. Islak sokakları, gaz lambaları ve ay ışığıyla bana hep aynı şeyi söylüyor: Bazı geceler geçmez. Sadece başka şehirlerde, başka rüzgârlarda yeniden eser.

Ve belki de bu yüzden onun resimlerine her baktığımda aynı şeyi düşünüyorum: Bazı geceler insanı yutmaz. Bazı geceler, insanın kendini daha net görmesi için sadece ışığı biraz kısar.

En iyisi siz de arada ışığı biraz kısın..
Sanatla Kalın, Aşkla Kalın,
Burçak Balıca.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın