sevgi gördüğün ama görmediğin yerdedir; aykız ve ülgen

sevgi gördüğün ama görmediğin yerdedir; aykız ve ülgen
1 Beğen
0 Yorum

Merhaba! 

Bu yetişkinlere özel bir masaldır, yapay destanlar ile aynı sınıfta incelenebilir. Bir ardıç ağacının hikayesini kurguladım. Şimdiden iyi okumalar dilerim. 

Bir rivayete göre, her insan doğduğu zaman kaderi iki farklı ruh tarafından ince ince işlenirdi. Bir ruh insana yaşamı ve sevmeyi öğretirken diğer ruh ölümü ve öfkeyi öğretirdi. Kimin ağır basacağına ise tanrılar karışmaz, insan kendi seçimleri ve iradesi ile belirlerdi. Bu yüzden bazıları sevgi dolu uzun bir ömür yaşarken bazıları ise daha genç yaşlarında savaşmak zorunda kalır ve kaybedenler yaşama veda ederdi. Aykız, kaderine ikinci ruhun el sürdüğünden felaket hâlde şüpheleniyordu çünkü bu kadar şanssızlığın başka açıklaması olamazdı. 

Çocukluğu sevginin olmadığı bir yerde geçmişti. Başı okşanmadı, gözyaşı silinmedi veya düştüğünde kanayan dizleri sarılmadı. Büyüdükçe dizleri yerine ruhu yara almaya başladı. Aykız, henüz bunun farkında değildi. Gök ve yer bir oldu, yağmurlu bir akşam kalbi ise yapbozun parçası gibi bir başka kalp ile birleşiverdi. Bu Aykız için bir hediye gibi hissettiriyordu. İçinde eksik kalmış duygular tamamlanmaya başladığı için mutluydu. Bu duyguları artık anlatabilecek ve tanımlayacak kadar çözmüştü. İyi hissediyordu. 

Ama Kader Efendi bu durumdan memnun değildi, Aykız’ın böyle aklı havada büyüyemeyeceğini düşündü. Verdiği hediyeyi elinden aldı. Güneşli bir sabah Aykız yine yarım kalmıştı, diğer yarısı sandığı parça ise çoktan gitmişti. 

Günler birbirinin aynısıydı. Geceler daha katlanılmaz, sabahlar ise daha zor geçiyordu. Gerçek dünyanın O’na verdiği ağırlıktan kaçabilmek için arkadaşlarıyla birlikte gizli diyarlarda vakit geçiriyor, oyunlar oynuyor ve seslerinin birbirine daha net ulaştığı büyülü ağlarda sohbet ediyorlardı. İşte tam o günlerde Sis Yolu’ndan gelen bir yabancı kapısını çaldı. Sis Yolu kimsenin pek uğramadığı, çok nadir birilerinin gelip geçti ve artık kullanılmayan eski bir yoldu. 

Aykız çok şaşırdı. Tek başınaydı, çevresinde yabancıdan başka kimse yoktu. Adını sorduğunda, yabancının adının Ülgen olduğunu öğrendi. Sanki tanıdık bir tını vardı sesinde. Daha önce hiç karşılaşmadığından emin olduğu hâlde yıllardır tanımıyor hissediyordu. Kadim kitapları karıştırırken bu duruma ‘’ruh yankısı’’ dendiğini biliyordu ama ilk defa başına geliyordu. Bazı insanlar birbirlerinin yüzlerini ve seslerini bilmeseler bile benzeri yaralar taşır ve tanırdı. Aykız bu durumdan yabancıya bahsettiğinde genç adam gülümsedi ve tanışmadıkları konusunda ısrarcı oldu. Buna rağmen Aykız’ın içindeki bu his hiç değişmedi.

Zaman ilerledikçe muhabbetleri arttı. Gün doğmadan başlardı sohbetleri ve gecenin en sessiz zamanına kadar ilerlerdi. Aykız her geçen gün Ülgen’e daha çok güvenmeye başladığını ve onunla kırılmaz bir bağ kurduğunu hissediyordu. Kalbinin en karanlık köşelerini ona göstermeye cesaret etmişti. Diğer yarısı konusunda yanıldığını hissediyordu. Renkler daha belirgin olmaya, yemeklerin tadı daha lezzetli gelmeye, çiçeklerin güzel kokusu daha çok burnuna dolmaya ve manzaralar daha belirgin bir şekilde gözünün önüne gelmeye başlamıştı. Bu hissi ilk defa yaşıyordu. Artık seviyormuş gibi hissetmiyor, tam aksine gerçekten seviyordu. 

Kader Efendi ne yapsa bilemedi. Genç kız dersini bir türlü almıyordu. Ona tekrar bir ders hazırladı, belki bu sefer anlardı. 

Yanında sandığı arkadaşları birer birer Aykız’dan uzaklaştı. Uzaklaşılmasının sebebi ise yine dostlarından birisi Aykız’ı ihanet ile suçlamıştı. En çok güvendiği dostlarından birisi onu diğer arkadaşlarının gözünde küçük düşürdü. Bir anda çevresindeki herkes değişmiş gibiydi. Düne kadar birlikte bu ağlarda uzanıp sohbetler ettiği ve sır alışverişi yaptığı insanlar, şimdi onu yalnız bırakıyordu. Aykız sır denilen şeyin bir silah olduğunu ve kimsenin eline tutuşturmaması gerektiğini o zaman öğrenmişti. Kader Efendi’nin gölgesi bir insanın üzerine düşmeyedursun, insan dayak yemişe dönüyordu. Genç kız soluklanmak için bir taşın üstüne çıktı ve oturdu. 

Son gücü ile Ülgen’e seslendi. 

Ülgen bir kuş gibi yanında bitti. Sözlerinde ilgi, özlem ve saklamaya çalıştığı bir sevgi vardı. Aykız biliyordu ki yolları tamamen kesişmişti. Bu dünyada güvenebileceği ve sığınabileceği birisi artık vardı. Ülgen ne zaman sisler arasında kaybolsa onu beklerdi, kendisinin de beklenileceğini biliyordu. Dünyada tamamlandığını hissediyordu. Bir süre birbirlerine baktılar. Aykız, kendinden emin bir şekilde genç adamın yüzüne yüzünü yaklaştırdı. Kalbini değil, bütün güvenini ona emanet etti. Kendisi olmaktan korkmadı, yargılanmayacağından emindi. Buydu işte; bunca zamandır aradığı sevgi şimdi dudaklarının ucunda yeşeriyordu. 

Fakat bilmiyordu ki Ülgen’in içindeki inançlar sevgisinden çok daha mühimdi. 

Geri çekildiğinde genç kadına iğrenir gibi baktı. Büyü bozulmuştu. Bir yabancı gibi davranmaya başlamıştı. Aykız’ın gözlerinde ise sevgi parıldıyordu. Genç kız bu sevgisiz bakışları o an anlayamadı. Çan sesi benzeri bir ses duyunca kafasını bir anlığına o yöne çevirdi. ‘’Sen de duydun mu?’’ 

Aykız geri Ülgen’e bakmak istediğinde genç adamın orada olmadığını gördü. Bir kuş tüyü süzülerek adamın oturduğu yere kondu. Acı bir çığlık koptu. Kader Efendi derin derin soludu ve odasına doğru girdi. Aykız ellerini taşlara vurdu ve tüm gücüyle çığlık atmaya devam etti. Geri gelmeyeceğini biliyordu. Gözlerinin önünden geçiyordu ağır ağır yaşadıkları her şey. Aykız, ruhunun yankısının sustuğunu hissediyor ve bu duruma katlanamıyordu. Kendini yerden yere vuruyor ve içindeki acı geçsin diye çırpınıyordu. 

O geceden sonra hiçbir şey aynı olmamıştı. 

Genç kız konuşmuyordu. Tüm gün bir pencerenin kenarında dışarıyı izliyordu. Nedenini kendinde arıyordu. Yeterince iyi değildi, belki daha farklı olsaydı ruhunun yankısı hep orada kalırdı. Belki biraz daha sabırlı ve uslu olsaydı, sorular sormasaydı veya daha az konuşsaydı… Ruhunun yankısının bıraktığı yara; hiçbir açıklaması olmadan gitmesinden çok ona bu hayatta tatmadığı bir duyguyu tattırıp daha öncesini unutturmasıydı. Aykız; sevgisiz kaldığı bütün günleri sanki hafızasından silmişti. 

Yemek yemiyordu, su içmiyordu ve uyku bile uyuyamıyordu. 

Ay Ana, umudunu kaybetmiş bu genç kızın hâline dayanamıyordu. Zar zor uyuduğu bir gece Aykız’ı rüyasında yakaladı. Gümüş saçlarını savurarak zarif bir şekilde genç kızın çevresinde dolandı. Saçlarının arasından küçücük bir ayna çıktı. 

‘’Yıllardır yanlış yöne bakıyorsun Aykız,’’ dedi ‘’değerini O’nun gözlerinde arıyorsun. Senden gitmedi, terk edişinin nedeni kendi karanlığıdır. Sen O’nun karanlığını kendi gölgen sandın.’’ 

Ayna ellerindeydi Aykız’ın. 

Aynayı açtığında bakışı değdi gözlerine. Yüzünü inceledi uzun uzun. Gözlerinden ruhu akıyor ve toprakta çiçek filizleniyordu. Gün daha da bir parlaktı, ısınmıştı. Kendine, başkalarının baktığı yerden değil de özünden bakıyordu. Çilleri, benleri ve alnındaki suçiçeği izi… Kusur sandığı her ayrıntı aslında hayatının bir tanığıydı. Gözlerinin kenarlarındaki çizgiler ve kıpkırmızı olmuş gözaltları, çok sevmiş olmanın hediyesiydi. Dudaklarında titreyen bir gülümseme oluştu. 

Sevgi, kendisiydi. Yıllardır aradığı şey aslında önündeydi. En sahici sevgi, yine kendinin kendine duyacağı sevgi olacaktı. 

Aykız uyandı. Güçsüz bedenini sürükleyerek kendini vurduğu taşa çıktı son kez. Bedeni oracıkta kudretli bir ardıç ağacına dönüştü. Asırlar boyunca kendini sevmeyenlere kol kanat açtı ve kötülüklerden onları korudu, güzel dilek bezleri de dallarını süsledi. 

Şimdi ne zaman dokunsanız bir ardıç ağacına, hatırlayın. Kendinizi sevmeyi ve Aykız'ı. 

Okuduğunuz için teşekkür ederim. 

Güzel dilekler sizinle olsun! 

-mehli

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın