Bugün hukuk, adaleti şu şekilde tanımlar:
"Adalet; kişilere hak ettiklerinin, tarafsızlık, eşitlik ve hukuk kuralları çerçevesinde verilmesini amaçlayan temel hukuk ve ahlak ilkesidir."
Bu tanımın dikkat çeken yönü, adaleti açıklarken hukuk kurallarına başvurmasıdır. Ancak hukuk, adaleti var eden şey midir; yoksa adaleti hayata geçirmek için oluşturulmuş bir araç mıdır?
İnsanlık, yazılı kanunlardan çok önce de haksızlığı, hakkı, vicdanı ve dengeyi tartışıyordu. Bir annenin çocuğuna haksızlık yapılmasını yanlış bulması için bir kanun maddesine ihtiyacı yoktur. Bir topluluğun emeğinin karşılığını alması gerektiği düşüncesi de mahkeme kararlarından önce vardı.
Belki de adalet, sistemlerin tanımladığı bir kavram değil; sistemlerin ulaşmaya çalıştığı bir idealdir. Hukuk değişebilir, yasalar değişebilir, devletler yıkılabilir. Fakat insanların "Bu doğru değil." diyebilmesini sağlayan adalet duygusu, bütün bunlardan daha eskidir.
Bu yüzden belki de doğru soru "Adalet nedir?" değil, "Hukuk, adalete ne kadar yaklaşabiliyor?" sorusudur.
Eğer hukuk, toplumun ortak adalet duygusunu yansıtmaktan uzaklaşırsa ne olur? Yasalar herkese eşit uygulanmadığında, yargının tarafsızlığına duyulan güven sarsıldığında ya da benzer olaylarda farklı sonuçlar ortaya çıktığında, hukuk ile adalet arasındaki mesafe giderek büyür.
Belki de bir toplumun zamanla adaletten çok intikamı talep etmesinin nedeni tam da bu mesafedir. Çünkü insanlar, hakkın hukuk yoluyla teslim edileceğine olan inançlarını kaybettiklerinde, adalet arayışı yerini öfkeye bırakabilir. Öfke ise çoğu zaman adalet istemez; karşılık vermek ister.
Eğer bir toplumun önemli bir kesimi artık adalet yerine intikamı konuşuyorsa, yalnızca o toplumun öfkesine değil, o öfkeyi besleyen şartlara da bakmak gerekir. Hukuk; eşitlik, tarafsızlık ve hakkaniyet ilkelerinden uzaklaştığı ölçüde meşruiyetini sorgulatmaya başlar. Çünkü hukuku ayakta tutan yalnızca yaptırım gücü değil, insanların ona duyduğu güvendir.
Adalet tanımından ahlakı çıkardığınızda geriye yalnızca kurallar kalır. Hukuku çıkardığınızda ise geriye vicdan kalır. Fakat hem ahlakı hem de hukuku, gücü elinde bulunduranların iradesine indirgediğinizde ortaya çıkan şey adalet değil, itaat olur.
Böyle bir düzende insanlar hukuka saygı duydukları için değil, sonuçlarından korktukları için boyun eğerler. Korku düzen sağlayabilir; fakat güven inşa edemez. Güvenin olmadığı yerde ise hukuk işlemeye devam etse bile adaletin varlığından söz etmek mümkün değildir.
Bugün yaşadığımız coğrafyada adaletin uygulanmasına ilişkin irade, toplumun önemli bir kesimi tarafından yoğun biçimde tartışılmaktadır. Bunun nedeni yalnızca verilen kararlar değil, kararların hangi ölçütlerle verildiğine ilişkin oluşan belirsizliktir. Hukukun, siyasal iktidardan ve toplumsal baskılardan bağımsız hareket edip edemediği sorusu, artık yalnızca hukukçuların değil, sıradan vatandaşların da gündemindedir.
Hukuk devletinin en temel özelliği, kişilerin kim olduğuna göre değil, fiillerine göre yargılanmalarıdır. Ancak toplumda bunun aksine yönelik güçlü bir algı oluştuğunda, mahkeme salonlarında yalnızca davalar görülmez; adalet duygusu da yargılanmaya başlar.
Türkiye'de son yıllarda kamuoyunda geniş yankı uyandıran Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay, Enis Berberoğlu, Ekrem İmamoğlu ve Deniz Göktaş'a ilişkin hukuki süreçler, farklı hukuki ve siyasi bağlamlara sahip olsalar da ortak bir tartışmayı gündeme taşımıştır. Bu süreçler; yargı bağımsızlığı, uzun tutukluluk, ifade özgürlüğü, yüksek mahkeme kararlarının uygulanması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının etkisi bakımından yoğun biçimde değerlendirilmiştir.
Bu örnekler hakkında toplumun farklı kesimleri farklı sonuçlara ulaşabilir. Ancak asıl mesele, davaların nasıl sonuçlandığından çok, toplumun o sonuçların hukukun evrensel ilkeleri doğrultusunda verildiğine inanıp inanmadığıdır. Çünkü adalet yalnızca gerçekleşmeli değil, gerçekleştiğine de toplumu ikna edebilmelidir.
Bir toplumda mahkemelerin kararları hukuki gerekçelerden çok siyasi aidiyetler üzerinden okunmaya başlanmışsa, insanlar artık mahkemelerin ne karar vereceğini değil, kimin hakkında karar vereceğini konuşur. Hukuk ile adalet arasındaki mesafe tam da bu noktada görünür hâle gelir.
Adaletin en büyük düşmanı kanunsuzluk değildir. Adaletin en büyük düşmanı, hukukun var olduğu hâlde ona duyulan güvenin kaybolmasıdır. Çünkü insanlar, mahkemelerin kendilerini koruyacağına inanmadıkları anda hak aramayı bırakıp taraf seçmeye başlarlar. Tarafların çoğaldığı yerde ise adalet sessizleşir, öfke konuşur. Ve işte o vakit intikam almak isteyen bir toplum kalır geriye.
Çünkü intikam, en yalın hâliyle, kişinin kendisine yapıldığını düşündüğü bir haksızlığın karşılığını bizzat vermek istemesidir. Adalet, hakkın tarafsız bir düzen tarafından teslim edilmesini beklerken; intikam, zararın doğrudan zarar vererek telafi edilebileceğine inanır. Bu nedenle adalet geleceği inşa etmeye çalışır, intikam ise geçmişin hesabını kapatmaya çalışır.
İnsanlık tarihi boyunca intikam, çoğu zaman hukukun bulunmadığı ya da hukuka güvenin kalmadığı dönemlerde ortaya çıkmıştır. Aslında bu, uzunca anlattığımız her şeyi açıklayan en keskin cümledir. Belki de bugün örgütlenmiş tüm hareketlerin nedenini sorgulamamıza yol açacak cümle budur.
Ve işte o vakit geriye adalet arayan değil, intikam bekleyen bir toplum kalır. Çünkü intikam, en yalın hâliyle, kişinin kendisine yapıldığını düşündüğü bir haksızlığın karşılığını bizzat vermek istemesidir. Adalet, hakkın tarafsız bir düzen tarafından teslim edilmesini beklerken; intikam, zararın ancak karşı tarafa zarar verilerek giderilebileceğine inanır. Bu nedenle adalet geleceği inşa etmeye çalışır, intikam ise geçmişin hesabını kapatmaya çalışır.
İnsanlık tarihi boyunca intikam, çoğu zaman hukukun bulunmadığı ya da hukuka duyulan güvenin kaybolduğu dönemlerde güç kazanmıştır. Hukukun sustuğu yerde öfke konuşur. Vicdanın yerini tarafgirlik aldığında ise insanlar artık "Haklı kim?" diye sormaz; "Bizden mi, onlardan mı?" diye sorar.
Belki de bir toplumun geleceğini belirleyen en önemli soru, ne kadar güçlü olduğu değil; haksızlığa uğradığında neyi tercih ettiğidir.
Adaleti mi?
Yoksa intikamı mı?
Çünkü adalet, insanı hukuka götürür.
İntikam ise hukuku insanın elinden alır.
Ve unutulmamalıdır ki bir toplum adaleti kaybettiğinde yalnızca mahkemelerini değil, birbirine olan güvenini de kaybeder. Güvenini kaybeden toplum ise en sonunda kendisini de kaybetmeye başlar.
Ey insan…
Tarihin bütün büyük yıkımları, kendisini haklı görenlerin elleriyle başladı.
Bu yüzden öfkeni değil, vicdanını büyüt.
Çünkü adalet, intikamın sustuğu yerde doğar.




Kaleminize sağlık.