Yorgun Bir Plağın Cızırtısı

Yorgun Bir Plağın Cızırtısı
0 Beğen
0 Yorum

Bazen kendimi eski ve yorgun, belki biraz da yılgın bir plak gibi hissederim. Onca yaşanmışlık, anı, umut, neşe; çokça da hüzün barındıran içinde... Hayatın keşmekeşinde bir oraya bir buraya savrulurken iğnesi iyiden iyiye eskimiş, sesi cızırtılı; müziği hâlâ içinde ama artık ona ulaşmak eskisi kadar kolay değil.

Çok düşünürüm ben, çokça hissederim; yüreğimin geçirgenliği ruhumu çok sıkıştırır. Geçen gün kendimi şunu sorgularken buldum: "Benim yüreğimin bu kırılganlığı bir ikram mı yoksa imtihanım mı?" Hangisi gerçekten, cevabı kendime veremez haldeyim.

Son birkaç yılım hep bir yerlere yetişmek ve bir şeyleri toparlamakla geçti. Kayıplar peşi sıra geldi. Gitmez dediklerim gitti, gelmez dediklerim sırtımı okşadı. Çok mu klişe? Hepimiz insanız; kendimize özgü, hiç yaşanmamış bir deneyim yok dünya üzerinde. Ama hepimiz tekiz, biriciğiz. Hepimizin acısı, sancısı da öyle. O yüzden bugün burada bu satırları yazarken daha önce hiç söylenmemiş, yaşanmamış şeylerden bahsedebilecek durumda değilim. Ama bilirim ki ben bunları yazmazsam ruhumu dolduran bu sızı, benden taşmanın başka bir yolunu bulacak.

Daha önce nicemiz sevdiklerini yitirdi; kimisini toprağa teslim ettik, kimisini bir masada arkamızda bıraktık. Hayat bir şekilde akıyor, kendi içinde yolunu buluyor. "Bu gece sabah çıkacak mı?" diyorsun; o güneş yine alay edercesine yüzüne gülümsüyor. Ama ben akan zamana yetişebildiğimi hissedemiyorum.

Hepimiz var olmak istiyoruz; anlaşılmak, "Seni görüyorum" densin istiyoruz. "Bu hayatta yerin şurası, buraya aitsin" densin... Ama aitlik başını sokacak bir yerinin olması mıdır, yoksa bir his midir? Peki ya var olmak, yalnızca kanlı canlı nefes almaktan ibaret midir, ötesi midir?

Çokça insan içinde olmamı gerektiren, devamlı bir yerden bir yere yetişmem gereken bir işim var. Kendime vakit ayırabildiğim anım pek kısıtlı ki ben o anlarda da kendime vakit ayırabilmeyi çok beceremem. Hayatta her zaman her şeyi ve herkesi bir arada tutmam, herkese koşmam gerekiyor hissiyle tetikte yaşarım. Tüm bu koşturmacanın içinde kendimi yitirmeye başladığımı hissediyorum. Zaman geçtikçe o plağın iğnesi sadece müziği değil; odadaki kalp atışlarının sesini, yoldan geçen arabanın gürültüsünü de aynı hassasiyetle okumaya başladı. Dışarıdaki sesler öyle yoğun ve baskın hale geldi ki müziğin sesi duyulmaz oldu, ben de o gürültüde kayboldum.

Şimdi dönüp baktığımda, içimdeki o arlanmaz uslanmaz ümit yeşermese bundan sonrasında nereye yürüyeceğimi bilemez olurum. Fazla mı naiflik yoksa benimkisi, belki de uslanmak gerekiyordur artık. Nereye kadar akıtacaksın sevgini böyle pervasızca? Geçenlerde bir arkadaşım hiç düşünmeden çarptı suratıma: "Sude, sevgini dağıtmak başkalarını yeşertirken seni kurutuyor." Ne desem bilemedim. Herkese yeterken kendine yetemeyen her kadının dalları mevsim mevsim kurur zaten. Belki de bu kadar kırılgan olmasa yüreğim, bu denli hissetmesem her şeyi; benim de sahiplenebildiğim bir yerim olurdu hayatta. Ben de ait hissederdim kendimi bir yerlere ve birisine tereddütsüzce... Oysa anlayışımı ve sevgimi herkese pay ederken bana herkese yetişmenin yorgunluğu kalmış sadece.

Ama biliyorum ki uslanmayacağım; bu sevgi yüreğimden taşarken ben yine bir yerlerde ait olduğumu arıyor olacağım. Belli ki hayatta daha çok kırılacağım. Ama yaşamak tam da bu değil mi işte? Var olmak kendini savunmasız bırakmayı da gerektiriyor. "Yaşadım" diyebilmek için yaşamayı gerçekten korkmadan deneyimleyebilmek gerek. Bolca hayal kırıklığına göğüs germeyi bilmek...

Sonu havada mı kaldı? Varsın kalsın, birçoğu da kursağımızda kaldı.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın