Bir Daha Dünyaya Gelsem…
“Dünyaya bir kez daha gelsem, kesinlikle böyle yaşamazdım.”
Son zamanlarda en sık duyduğum cümlelerden biri bu. İnsanların geçmişlerine dönüp, başka seçimler yapabileceklerini, başka bir hayat kurabileceklerini söylemelerini anlıyorum. Hepimizin geriye dönüp baktığında “Keşke…” dediği anlar vardır. Fakat 47 yıllık hayatıma baktığımda, ben o cümlenin içinde fazla uzun süre kalamıyorum.
Çünkü ben yaşadığım hayatın yalnızca güzel taraflarını değil, tamamını seviyorum.
Hatalarım beni geliştirdi. Yanlış insanlar bana doğru insanı değil, önce kendimi tanımayı öğretti. Kaybettiklerim, sahip olduklarımın değerini gösterdi. Bazı geceler sabah olmayacakmış gibi geldi; oldu. Bazı acıların hiç dinmeyeceğini düşündüm; dindi. Bir zamanlar dünyanın sonu sandığım şeylerin, yıllar sonra hayatımın küçük bir paragrafına dönüştüğünü gördüm.
Ve hayatın en büyük bilgeliği burada saklı:
Hiçbir duygu sonsuza kadar sürmüyor.
Keder de geçiyor, mutluluk da. Aşk da değişiyor, yalnızlık da. Öfke yerini sükûnete, korku yerini cesarete bırakabiliyor. İnsan, kendi içinde sürekli hareket eden bir nehir gibi. Aynı suya iki kez giremiyoruz; çünkü biz de o suyla birlikte değişiyoruz.
Herakleitos’un değişimi varlığın temel ilkesi olarak görmesi bu yüzden bana hep anlamlı gelmiştir. Değişmeyen tek şey gerçekten de değişimin kendisi.
Platon’un Sokrates’in Savunması eserinde geçen o meşhur sözü de hayatıma dair önemli bir hatırlatma gibi gelir:
“Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez.”
Belki mesele, geçmişte başka türlü yaşamak değil; yaşadığımız hayatı anlayarak yaşamaktır.
Çünkü geçmişi değiştiremeyiz ama geçmişimize verdiğimiz anlamı değiştirebiliriz.
Günümüz insanının ise giderek daha fazla sığındığı başka bir cümle var:
“Benim travmalarım var.”
Elbette travma gerçektir. İnsan zihni yaşadıklarını öylesine kolay silmez. Bazı yaralar görünmezdir ve bazı deneyimler insanın dünyayla, kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkiyi uzun yıllar etkileyebilir. Bunu inkâr etmek, insanın yaşadığı acıyı küçümsemek olur.
Fakat başka bir tehlike de var.
Travmayı anlamakla travmayı kimliğimiz haline getirmek arasında büyük bir fark bulunuyor.
Bazen insan geçmişinin yaralarını iyileştirmek yerine onları kendisine bir kimlik, hatta bir mazeret olarak taşımaya başlıyor. “Ben böyleyim çünkü…” cümlesi, farkında olmadan hayatın kapılarını kapatabiliyor.
Freud’un psikolojik düşüncesinde önemli bir yeri olan “tekrarlama zorlantısı” kavramı da burada düşündürücü. İnsan geçmişte çözemediği deneyimleri yalnızca hatırlamakla kalmaz; onları farklı biçimlerde yeniden yaşamaya eğilim gösterebilir. Aynı ilişki biçimleri, aynı korkular, aynı çatışmalar farklı insanlarla ve farklı zamanlarda tekrar karşımıza çıkabilir.
Demek ki geçmişi sürekli anlatmak, her zaman geçmişle yüzleşmek anlamına gelmiyor.
Bazen gerçekten yüzleşmek, aynı hikâyeyi tekrar tekrar anlatmayı bırakıp o hikâyenin bize ne öğrettiğini anlamaktır.
Geçmiş bizim adresimiz olabilir; ama ikametgâhımız olmak zorunda değildir.
Bence sağlıklı olan, geçmişle savaşmak yada onu romantikleştirmek de değil. Onunla barışmak.
Yaşadığımız her şeyi onaylamak anlamında değil; değiştiremeyeceğimiz şeylerle kavga etmeyi bırakmak anlamında bir barış.
Bir gün dönüp kendi hayatına baktığında, “Keşke hiç yaşamasaydım” demek yerine, “Bunların hepsi beni ben yapan hikâyenin parçalarıydı” diyebilmek. Ben bugün 47 yaşıma geldiğimde hayatımın kusursuz olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine, kusurlarıyla birlikte gerçek olduğunu düşünüyorum.
Yanlış kararlarım oldu. Gereğinden fazla güvendiğim insanlar oldu. Gereğinden fazla sustuğum, gereğinden fazla konuştuğum zamanlar oldu. Kaybettiğim insanlar, kaçırdığım fırsatlar, pişmanlıklarım ve hâlâ cevabını bulamadığım sorularım var. Ama bütün bunlara rağmen hayatı değiştirilmesi gereken başarısız bir proje gibi görmüyorum.
Hayat bir proje değil.
Hayat, yaşanan bir şey.
Kişisel gelişim dediğimiz şey, sürekli daha iyi, daha başarılı, daha mutlu bir versiyonumuza ulaşmaya çalışmak değildir. Kişisel gelişim, olduğumuz insanla kavga etmeyi bırakıp onu anlamaya başlamaktır.
Dünü değiştiremeyiz.
Ama dünün bugünkü davranışlarımızı yönetmesine izin verip vermeyeceğimize karar verebiliriz.
Yarın nasıl olacak, onu da bilmiyoruz.
Fakat bugün elimizde.
Bir kahvenin kokusu, sevdiğimiz birinin sesi, denizin kıyıya vuran sesi, güneşin yüzümüzde bıraktığı sıcaklık, dostlarla edilen uzun sohbetler…
Hayat çoğu zaman büyük cevaplarda değil, fark etmeden yanından geçtiğimiz küçük anlarda saklanıyor.
Yıllar sonra dönüp baktığımızda özleyeceğimiz şey, ulaşamadığımız hayat değil; yeterince farkına varmadığımız hayat olacak.
Bu yüzden dünyaya bir kez daha gelsem yine aynı hayatı yaşar mıydım?
Muhtemelen hayır.
Çünkü aynı insan olmazdım.
Ama geçmişimi değiştirmek için de geri dönmek istemezdim.
Çünkü bugün olduğum insanı, yalnızca doğru kararlarım değil; yanlışlarım, kayıplarım, aşklarım, korkularım, cesaretlerim ve bütün o geçip giden günler yaptı.
Ben ikinci bir hayat istemiyorum.
Bu hayatın hakkını vermek istiyorum.
Çünkü geçmiş geride kaldı, gelecek henüz gelmedi.
Bize gerçekten ait olan tek yer, içinde bulunduğumuz şu an.
Ve belki de insanın kendisine verebileceği en büyük özgürlük şudur:
Geçmişini inkâr etmeden, onun esiri olmadan; geleceği beklemeden, bugünü yaşamaya cesaret etmek.
Bir Daha Dünyaya Gelsem…



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın