“Neler kaybettiğinizin bile farkında olmadığınız anlarda kim bilir kaç kişi hayatınıza kendi çöpünü boşalttı. Kim bilir anlamsızca yaşanan acılar, çocukça uğraşlar, doymak bilmez arzular ve gereksiz eğlencelerle ne kadar zamanınızı harcadınız. Peki kendinize, kendinizden ne kaldı? Henüz vadeniz dolmadan için için öldüğünüzü fark edeceksiniz.”
Seneca’nın bu sözün en sarsıcı tarafı ölümden bahsetmesi değil. Asıl sarsıcı olan, insanın henüz ölmeden önce hayatından uzaklaşabileceğini hatırlatması.
Çünkü insanın başına gelen en büyük kayıp, bir insanı, bir ilişkiyi, parayı ya da bir fırsatı kaybetmesi değildir. İnsanın asıl kaybı, yavaş yavaş kendisine yabancılaşmasıdır.
Bunu fark ettiğimizde çoğu zaman çok geç kalmış oluruz.
Bir sabah uyanırız ve hayatımızın bize ait olduğunu sanırız. Oysa günlerdir, aylardır, belki yıllardır başkalarının beklentilerine göre hareket etmişizdir. Kimin ne düşüneceğini hesaplamış, kimin bizi beğenip beğenmeyeceğine göre davranmış, başkalarının başarılarını kendi başarısızlıklarımızın ölçüsü yapmışızdır.
Birilerinin hayatına bakarak kendi hayatımızı küçümsemişizdir.
Birilerinin öfkesiyle öfkelenmiş, birilerinin arzularını kendi arzularımız sanmış, birilerinin korkularını kendi korkularımız gibi taşımışızdır.
Ve bütün bunların arasında, sessizce kendimizden uzaklaşmışızdır.
İnsanın hayatındaki en büyük israf budur.
Kendi hayatını yaşamadan yaşlanmak.
Seneca, insanın zamanla kurduğu ilişkiyi neredeyse bir muhasebecinin titizliğiyle ele alır. Ona göre hayatımızın kısa olmasından çok, elimizdeki zamanın nasıl harcandığı önemlidir. “Hayat kısa değil; biz onun büyük bir bölümünü boşa harcıyoruz” düşüncesi, onun Hayatın Kısalığı Üzerine eserinin merkezindedir.
Seneca bir mektubunda Lucilius’a çok daha kişisel bir öğüt verir:
“Kendin için kendini geri kazan.”
Bu cümle, günümüz insanı için bir hayat manifestosu olabilir.
Çünkü çağımızın en büyük problemi zamanın azlığı değil, dikkatin parçalanmış olmasıdır.
Telefonlarımız bizi sürekli başka hayatlara çağırıyor. Sosyal medya, başkalarının mutluluklarını, başarılarını, bedenlerini, seyahatlerini, ilişkilerini ve sofralarını gözümüzün önüne getiriyor. Reklamlar bize neye sahip olmamız gerektiğini söylüyor. Toplum bize nasıl yaşamamız gerektiğini anlatıyor. Kariyer dünyası ne kadar başarılı olmamız gerektiğini belirliyor.
Ve biz bütün bunların ortasında bir şeyi unutuyoruz:
Ben ne istiyorum?
Bu soru basit görünür…
Zira cevaplamaya başladığınızda, hayatınızın büyük parçasının size ait olmadığını fark edebilirsiniz.
Belki yıllardır istediğiniz şey, aslında hiç istemediğiniz bir şeydir.
Belki peşinden koştuğunuz başarı, size ait olmayan bir başarı tanımıdır.
Belki çok para kazanmak istemiyorsunuz; sadece güvende hissetmek için o parayı arzuluyorsunuz.
Belki çok insan tarafından sevilmek istemiyorsunuz; yalnızca birkaç kişi tarafından gerçekten anlaşılmak istiyorsunuz.
Belki daha büyük bir ev, daha pahalı bir araba, daha yüksek bir mevki değil; sabahları telaş etmeden içeceğiniz bir kahve, sevdiğiniz insanlarla geçireceğiniz uzun bir akşam ve kendi zihninizde biraz sessizlik istiyorsunuz.
Fakat bunu anlamak için önce hayatımızdaki gürültüyü azaltmamız gerekiyor.
Çünkü insan bazen kendi sesini duyabilmek için dünyayı biraz susturmak zorundadır.
Seneca'nın düşüncesinde zaman, sahip olduğumuz en değerli şeydir. “Hiçbir şey bize ait değildir, yalnızca zaman bize aittir” der.
Ne kadar doğru.
Para kaybedilebilir ve yeniden kazanılabilir.
Bir ev satılabilir, yenisi alınabilir.
Bir eşya kırılabilir, yenisi yapılabilir.
Bir iş kaybedilebilir, başka bir iş bulunabilir.
Fakat dünün akşamı geri gelmez.
Geçen yaz geri gelmez.
Çocukluğumuz geri gelmez.
Bir insanla son kez konuştuğumuzu bilmeden yaptığımız o son konuşma geri gelmez.
İşte zamanın acımasızlığı burada başlar.
Onu kaybederken kaybettiğimizi anlamayız.
Para harcadığımızda hesabımızdan eksildiğini görürüz. Fakat zaman harcadığımızda elimizde bir makbuz kalmaz.
Bu yüzden insan zamanını en kolay şeylere harcar.
Gereksiz tartışmalara.
Bitmeyecek ekran kaydırmalarına.
Başkalarının hayatlarını izlemeye.
Kendisini sürekli haklı çıkarmaya çalışmaya.
Geçmişte yaşananları tekrar tekrar düşünmeye.
Hiç gerçekleşmeyecek gelecek senaryolarını zihninde prova etmeye.
Kendisine hiçbir şey katmayan insanlarla yıllarca aynı masada oturmaya.
Ve sonra bir gün dönüp şöyle demeye:
“Ben ne zaman yaşadım?”
Yaşlanmanın en acı tarafı yüzümüzdeki çizgiler değildir. Asıl acı, geriye dönüp baktığımızda bazı yılların bizim hayatımızdan çok başkalarının hayatlarına ait olduğunu fark etmektir.
İnsanları hayatımızdan çıkarmak çoğu zaman kolay değildir.
Çünkü bazı insanları hayatımızda tutmanın bedelini, onları kaybetmenin bedelinden daha ağır buluruz. Oysa herkes hayatımızda kalmak zorunda değildir. En acı taraflarından biri de giden gider. Büyük kavgalar ile ilişki biter. Fakat sakinleştikten sonra beynimiz bize bir oyun oynamaya başlar. Gideni en güzel anılarla hatırlamak. Kızgınlığınızın yada o ilişkiyi bitirmenin anlamını yitirdiği anlardır bu. Oysa şunu unutmamak gerekir; bazı insanlar hayatımıza gelir ve bize bir şey öğretir. Bazıları bir yara bırakır. Bazıları bizi büyütür. Bazıları ise yalnızca içimizdeki boşluğu doldurmak için gelir. Ama her geleni sonsuza kadar taşımak zorunda değiliz. Hayatımız bir depo değildir.
Herkesin kendi çöplerini bırakıp gidebileceği bir alan hiç değildir.
Bir ilişkiyi bitirmek kötülük değildir. Bir arkadaşlıktan uzaklaşmak vefasızlık değildir. “Hayır” demek bencillik değildir. Bazen kendini korumak, nihayet kendine karşı dürüst olmaktır.
Çünkü insanın kendisine borçlu olduğu ilk şey, kendi hayatını başkalarının yüklerinden ayırabilmektir.
Seneca'nın Stoacı düşüncesinde özgürlük, istediğimiz her şeyi elde etmekten çok, bizi yöneten arzuların esiri olmamaktır. İnsan ne kadar çok şeye ihtiyaç duyarsa, o kadar çok şey tarafından yönetilir.
Bu yüzden özgürleşmek için bir şeyler kazanmak değil, bazı şeylerden vazgeçmek gerekir.
Daha az eşya.
Daha az gösteriş.
Daha az açıklama.
Daha az onay arayışı.
Daha az gereksiz insan.
Daha az korku.
Daha az “ne derler?”
Ve biraz daha kendimiz.
Hayatın belli bir döneminden sonra insanın kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:
“Ben gerçekten neyin peşindeyim?”
Çünkü insan gençken hayatı kazanılacak bir yarış gibi görür. Fakat zaman geçtikçe bazı sorular değişmeye başlar. “Ne kadar kazandım?” sorusunun yerini “Ne kadar anlamlı yaşadım?” alır. “Beni kaç kişi seviyor?” sorusunun yerini “Ben kimleri gerçekten sevdim?” alır. “Ne kadar başarılı oldum?” sorusunun yerini “Kendime rağmen mi, kendim olarak mı yaşadım?” sorusu alır.
Ve önemlisi:
“Ne kadar yaşadım?” yerine “Ne kadar bendim?”
Seneca, yaşamın uzunluğundan çok niteliğine önem verir. Bir insanın uzun yıllar yaşamış olmasının, gerçekten yaşamış olduğu anlamına gelmediğini söyler. Hatta bazı insanların uzun yıllar boyunca yalnızca “var olduğunu” belirtir. Ona göre önemli olan hayatın uzunluğu değil, doluluğudur.
Bu düşünce bugün bize çok şey söylüyor. Çünkü hayatı uzatmaya çalışırken hayatın kendisini kaçırabiliyoruz. Daha uzun yaşamak istiyoruz ama yaşadığımız günün içine girmeyi unutuyoruz. Bir sonraki tatili planlarken bulunduğumuz akşamı kaçırıyoruz. Bir sonraki hedefi düşünürken elimizdeki başarının tadını çıkaramıyoruz. Bir sonraki ilişkiyi ararken yanımızdaki insanı görmüyoruz. Bir sonraki hayatı beklerken elimizdeki hayatı erteliyoruz. Oysa hayat ertelenebilecek bir şey değildir.
“Sonra” dediğimiz şey, çoğu zaman hayatın kendisidir.
Bugün yapılması gereken büyük bir değişiklik yok. Bütün hayatımızı baştan kurmamız da gerekmiyor. Önce küçük bir temizlik yeterlidir.
Kimlerin hayatımızda gereğinden fazla yer kapladığına bakmak.
Hangi arzuların gerçekten bize ait olduğunu anlamak.
Hangi korkuların başkalarından miras kaldığını görmek.
Hangi alışkanlıkların bizi yaşatmak yerine yalnızca oyaladığını fark etmek.
Ve kendimize biraz sessizlik vermek.
Çünkü insanın kendisini yeniden bulması bazen yeni bir yere gitmesiyle değil, bir süre hiçbir yere gitmemesiyle mümkün olur.
Bir akşam telefonu kapatıp pencerenin önünde oturmak.
Bir kitabın sayfalarında kaybolmak.
Denizi seyretmek.
Bir dostla uzun ve dürüst bir konuşma yapmak.
Bir kahveyi acele etmeden içmek.
Hiçbir şey üretmeden, hiçbir şey kanıtlamadan, hiçbir yere yetişmeden birkaç saat geçirmek.
Bunlar küçük şeyler gibi görünür.
Ama hayat zaten çoğu zaman küçük şeylerin arasında yaşanır.
Bir insanın gerçek zenginliği, sahip olduklarının çokluğunda değil; dikkatini nereye verebildiğinde saklıdır.
Hepimizin zaman zaman kendimize dönüp şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Kendime, kendimden ne kaldı?”
Bu sorunun cevabı kolay olmayabilir. Bazı şeylerimizi çoktan kaybettik. Bazı yıllar geri gelmeyecek. Bazı insanlar artık hayatımızda olmayacak. Bazı fırsatlar bir daha karşımıza çıkmayacak. Fakat hâlâ elimizde olan bir şey var:
Bugün.
Seneca'nın Lucilius'a söylediği gibi, bugünün işine sarılmak insanı sürekli ertelenen bir yarından kurtarabilir. Çünkü hayatı ertelediğimiz sırada hayat gerçekten de hızla akıp gider.
Bu yüzden mesele geçmişi telafi etmek değildir.
Geçmişin hesabını kapatmak da değildir. Mesele, bundan sonra yaşayacağımız günleri başkalarının eline bırakmamaktır. Artık kimin bizi sevip sevmediğinden biraz daha az endişelenmek. Kimin bizi onayladığından biraz daha az etkilenmek. Kimin bizden ne beklediğini biraz daha az düşünmek. Ve kendi içimizdeki o sessiz sesi biraz daha fazla dinlemek.
Çünkü hayatın sonunda bize sorulacak en zor soru:
“Ne kadar yaşadın?” olmayacak.
Basit ve daha ağır bir soru olacak:
“Yaşadığın hayat gerçekten senin miydi?”
Ve insanın bu soruya vereceği cevap, bütün hayatının özeti olacak.
Kendinizden Size Ne Kaldı?



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın