Mutlu Fotoğrafları Olan Üzgün Bir Nesiliz

Mutlu Fotoğrafları Olan Üzgün Bir Nesiliz
0 Beğen
0 Yorum

Mutlu Fotoğrafları Olan Üzgün Bir Nesiliz
Geçtiğimiz günlerde genç birin sosyal medyada paylaştığı bu cümle beni derinden etkiledi. “Mutlu fotoğrafları olan üzgün bir nesiliz.”  Çağımızı anlatmak için bundan daha kısa, daha ironik ve daha acı bir cümle kurmak mümkün değil.
Çünkü bugün insanın hayatı ile hayatının görüntüsü arasında giderek büyüyen bir mesafe var. Gülüyoruz; çünkü fotoğrafta gülümsememiz gerekiyor. Eğleniyoruz; çünkü başkalarının gözünde eğlenen biri olmak istiyoruz. Seyahat ediyoruz, sofralar kuruyoruz, deniz kenarında gün batımlarını izliyoruz, birbirimize sarılıyoruz ve bütün bunların kanıtlarını biriktiriyoruz.
Sonra gece oluyor.
Kalabalık dağılıyor.
Ve insan, bütün o güzel fotoğrafların arasında kendisiyle baş başa kalıyor.
İşte asıl hikâye çoğu zaman orada başlıyor.
Çünkü insanın en büyük yalnızlığı, çevresinde kimsenin olmaması değil; kendisinin yanında olamamasıdır.
Fotoğraf ile gerçek arasındaki mesafe
Fotoğraf, bir anı dondurur. Lakin hayat donmaz.
Fotoğrafta gülümseyen bir insanın o gün kaç kez ağladığını, kaç kez kendisini değersiz hissettiğini, kaç kez “Ben ne yapıyorum?” diye düşündüğünü bilemeyiz.
Bir fotoğraf yalnızca görüneni kaydeder.
Oysa insan, görünenden çok daha fazlasıdır.
Bir yüzün arkasında korkular, geçmişten kalan kırgınlıklar, söylenmemiş cümleler, ertelenmiş hayaller ve kimseye anlatılmayan geceler vardır.
Modern insanın trajedisi biraz da burada yatıyor: Kendimizi yaşamak yerine, kendimizin görüntüsünü yönetmeye başladık.
Artık yalnızca iyi bir hayat yaşamaya çalışmıyoruz.
İyi bir hayat yaşıyor gibi görünmeye de çalışıyoruz.
Ve bu ikisi aynı şey değil.
Hatta zaman zaman birbirinin düşmanı.
Çünkü gerçekten mutlu olmak için kimseye kanıt sunmanız gerekmez. Gerçek bir huzurun fotoğrafını çekmek zorunda değilsiniz. Sevdiğiniz insanla geçirdiğiniz güzel bir akşamın, güzel olduğunu ispat etmek için onu paylaşmanız gerekmez.
Bazı anların değeri, yalnızca sizin tarafınızdan bilinmesinden gelir.
Belki de hayatın en güzel anları, hiç fotoğrafı çekilmemiş olanlardır.
Görünmek ile olmak
Felsefe tarihinin en eski sorularından biri aslında bugün sosyal medyada yeniden karşımıza çıkıyor:
“Ben kimim?”
Fakat modern insan bu soruyu çoğu zaman başka bir soruyla değiştirdi:
“Başkaları beni nasıl görüyor?”
Bu küçük değişiklik, insanın bütün iç dünyasını dönüştürebilecek kadar önemlidir.
Çünkü “Ben kimim?” sorusu insanı kendi içine götürür.
“Beni nasıl görüyorlar?” sorusu ise insanı başkalarının bakışına teslim eder.
Sokrates’in felsefesinin merkezinde insanın kendisini sorgulaması vardır. Platon’un Apologia’sında Sokrates, insan için en büyük iyiliğin her gün erdem üzerine düşünmek ve kendisini sınamak olduğunu söyler; ardından meşhur biçimde “sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez” düşüncesini ortaya koyar.
Bugün bu cümleyi yeniden düşünmek gerekiyor.
Çünkü belki de çağımızın en büyük problemi, insanların kendilerini yeterince sorgulamaması değil; kendilerini başkalarının gözünden fazla sorgulamasıdır.
Kaç beğeni aldım?
Nasıl görünüyorum?
Beni kim takip ediyor?
Neden onun fotoğrafına daha fazla ilgi gösterildi?
Neden benim hayatım başkalarınınki kadar güzel görünmüyor?
Bütün bu sorular insanı kendisine yaklaştırmıyor.
Tam tersine, insanı kendisinden uzaklaştırıyor.
Bir süre sonra kişi kendi hayatını yaşamaktan çok, hayatının dışarıdan nasıl göründüğünü düşünmeye başlıyor.
Ve insan, kendi hayatının seyircisine dönüşüyor.
Mutluluk neden sergilenmek zorunda?
Belki de burada mutluluğun kendisini yeniden düşünmek gerekiyor.
Mutluluk nedir?
Güzel bir manzarayı görmek mi?
İyi bir restoranda yemek yemek mi?
Sevdiğimiz insanla tatile gitmek mi?
Yeni bir araba almak mı?
Bunların hepsi güzel olabilir. Ama mutluluk bunların toplamı değildir. Çünkü insanın sahip olduğu şeylerle hissettiği şey arasında her zaman doğrusal bir ilişki yoktur. Dünyanın en güzel manzarasına bakarken mutsuz olabilirsiniz. En pahalı restoranda otururken yalnız hissedebilirsiniz. Sevdiğiniz insanın yanında bulunurken bile içinizde büyük bir boşluk taşıyabilirsiniz. Bunun tam tersi de mümkündür. Bir bankta tek başınıza otururken huzurlu olabilirsiniz. Bir fincan kahveyle uzun bir sessizliği paylaşırken kendinizi tamamlanmış hissedebilirsiniz. Ya da kimsenin bilmediği küçük bir iyilik, bütün gününüzü güzelleştirebilir. Demek ki mutluluk, her zaman hayatın büyüklüğünde değil; hayatla kurduğumuz ilişkinin niteliğindedir.
Başkalarının hayatıyla kendi hayatımızı karşılaştırmak
Modern insanın mutsuzluğunun önemli bir kısmı da sürekli karşılaştırmadan doğuyor.
Eskiden insan kendi hayatını çevresindeki birkaç insanla kıyaslardı.
Bugün ise dünyanın en güzel anlarının seçilip önümüze getirildiği devasa bir vitrine bakıyoruz.
Birinin tatili.
Bir başkasının düğünü.
Bir diğerinin yeni evi.
Bir başkasının sevgilisi.
Birinin başarı hikâyesi.
Bir başkasının kusursuz bedeni.
Ve biz bütün bunların arasından kendi sıradan salımızla geçmeye çalışıyoruz.
Oysa burada büyük bir yanılgı var:
Biz başkasının hayatını değil, başkasının hayatından seçilmiş birkaç saniyeyi kendi hayatımızın tamamıyla karşılaştırıyoruz.
Bu, baştan kaybedilmiş bir yarış.
Bir insanın en güzel fotoğrafıyla kendi hayatımızın en kötü gününü karşılaştırıyoruz.
Sonra da kendimize haksızlık ediyoruz.
Seneca'nın iki bin yıl önce söylediği şey
İlginç olan şu ki insan zihninin bu zaafı yeni değil.
Stoacı filozof Seneca, Ahlak Mektupları'nın 13. mektubunda insanın çoğu zaman gerçeklikten çok kendi zihnindeki tasarımlardan acı çektiğini söyler: “Gerçekte olduğundan daha çok hayalimizde acı çekeriz.”
Bu söz, bugünün insanına yazılmış gibi.
Çünkü çoğu zaman başımıza gelenlerden çok, başımıza geldiğini düşündüğümüz şeylerden acı çekiyoruz.
Başkalarının bizi nasıl gördüğünü düşünüyoruz.
Kimsenin aslında söylemediği şeyleri üzerimize alıyoruz.
Birinin hayatının bizden daha iyi olduğunu varsayıyoruz.
Bir fotoğraf görüyoruz ve o fotoğrafın arkasındaki hayat hakkında bir hikâye yazıyoruz.
Sonra da kendi yazdığımız hikâyeye üzülüyoruz.
İnsan zihni bazen kötü bir romancı gibidir.
Eksik yerleri çoğu zaman korkularıyla doldurur.
Peki gerçekten mutlu muyuz?
Bu sorunun cevabı, “Hayır, herkes mutsuz” kadar basit değil.
Çünkü mesele mutluluğun varlığı ya da yokluğu değil.
Mesele, mutluluğun nasıl tanımlandığıdır.
Bugün bize mutluluk çoğu zaman bir sonuç gibi sunuluyor.
Şuna sahip olursan mutlu olacaksın.
Şu insanla birlikte olursan mutlu olacaksın.
Şu kadar para kazanırsan mutlu olacaksın.
Şu kadar seyahat edersen mutlu olacaksın.
Şu bedene sahip olursan mutlu olacaksın.
Sonra insan bütün bunların peşinden koşuyor.
Fakat hedefe vardığında başka bir hedef beliriyor.
Çünkü tüketim, arzuyu bitirmek üzerine değil, arzuyu sürdürmek üzerine kuruludur.
Bu yüzden insanın önünde sürekli yeni bir “mutluluk” belirir.
Ve insan, sahip olduğu hayatın farkına varmadan bir sonraki hayata hazırlanır.
Belki de mutsuzluğumuzun önemli bir nedeni budur:
Sürekli yaşayacağımız hayatı bekliyoruz.
Oysa hayat, beklediğimiz yerde değil.
Tam burada.
Bu satırları okuduğunuz anda.
Bir pencerenin önündeki ışıkta.
Akşamın sessizliğinde.
Bir dostun sesinde.
Sevdiğiniz insanın yüzünde.
Ve belki de kimsenin görmediği küçük bir mutlulukta.
Kendimize geri dönmek
Peki ne yapacağız?
Telefonu tamamen bırakmak mı?
Sosyal medyayı kapatmak mı?
Fotoğraf çekmemek mi?
Hayır.
Sorun fotoğrafta değil.
Sorun, fotoğrafın hayatın yerine geçmesinde.
Bir anı paylaşabilirsiniz.
Bir mutluluğu gösterebilirsiniz.
Güzel bir fotoğraf çekebilirsiniz. Bir fotoğrafçı olarak söylüyorum, hatta bol bol fotoğraf çekmelisiniz. Fotoğraf çekmenin gizemli bir mutluk kaynağı olduğunu düşünmüşümdür hep.
Saydıklarımda yanlış olan hiçbir şey yok.
Ama arada bir kendinize şu soruyu sormak gerekiyor:
“Ben bunu gerçekten yaşadığım için mi paylaşıyorum, yoksa yaşadığımı hissetmek için mi?”
Bu soru insanın kendisiyle karşılaşmasına neden olabilir.
Çünkü insanın kendisiyle dürüstçe karşılaşması, çoğu zaman rahatsız edicidir.
Kendimize itiraf etmek istemediğimiz şeyler vardır.
Sevmediğimiz halde sürdürdüğümüz ilişkiler.
Mutlu olmadığımız halde içinde bulunduğumuz hayatlar.
Başarılı görünmek uğruna yaptığımız seçimler.
Başkalarının beklentileri uğruna ertelediğimiz arzular.
Ve yıllardır kendimize söylediğimiz küçük yalanlar.
İşte kişisel gelişimde, tam burada başlar.
Daha iyi görünmekte değil.
Daha sahici olmakta.
Mutluluk biraz da sessizliktir
Belki artık mutluluğu daha sessiz bir yerde aramalıyız.
Herkese gösterilmeyen.
Alkış beklemeyen.
Kanıt istemeyen.
Fotoğraf gerektirmeyen bir yerde. Tekrar yazıyorum ama bir fotoğrafçı olarak o çok keyifli anlarda, an-ı yaşamaktan fotoğraf çekmek çoğu zaman aklıma dahi gelmez.
Çünkü bazı güzellikler paylaşılmadığında eksilmez.
Tam tersine derinleşir.
Bir sabah erkenden uyanıp şehrin henüz sessiz olduğunu fark etmek…
Sevdiğiniz insanla saatlerce konuşmadan oturabilmek…
Bir kitabın arasında kaybolmak…
Denize bakarken hiçbir şey düşünmemek…
Bir dostun “Nasılsın?” sorusuna gerçekten “İyiyim” diyebilmek…
Bunların hiçbirinin seyirciye ihtiyacı yoktur.
Çünkü gerçek mutluluk çoğu zaman alkışlanmaz.
Sadece yaşanır.
Sonunda kendimize soracağımız soru
Belki hayatımızın bir yerinde telefonu elimizden bırakıp kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Ben gerçekten mutlu muyum, yoksa mutluluğun fotoğrafını mı çekiyorum?”
Bu soru kolay değildir.
Çünkü cevabı bizi değiştirebilir.
Bazı insanlardan uzaklaşmamız gerektiğini gösterir.
Bazı hayallerimizin aslında bize ait olmadığını fark ettirir.
Yıllardır peşinden koştuğumuz şeylerin bizi mutlu etmeyeceğini anlatır.
Bütün bunların sonunda çok daha basit bir gerçekle karşılaşırız:
İhtiyacımız olan hayat, düşündüğümüz kadar uzak değildir.
Sadece başkalarının hayatına bakmayı bırakıp kendi hayatımıza dönmemiz gerekiyordur.
Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki düzelmeden, dünyanın ona sunduğu hiçbir görüntü yeterince güzel olmayacaktır.
Ve belki de çağımızın en büyük kişisel gelişim meselesi daha mutlu görünmek değil;
daha gerçek yaşamaktır.
Daha az göstermek…
Daha çok hissetmek.
Daha az kanıtlamak…
Daha çok yaşamak.
Daha az beğenilmek istemek…
Daha çok kendimiz olabilmek.
Çünkü sonunda hepimizin elinde yüzlerce, belki binlerce fotoğraf kalacak.
Ama asıl mesele şu olacak:
O fotoğrafların içindeki insan gerçekten yaşamış mıydı?
Yoksa yalnızca güzel görünmeye mi çalışmıştı?
Belki hayatın en dürüst fotoğrafı, hiçbir fotoğrafta görünmeyen halimizdir.
Telefonun ekranı kapandığında…
Oda sessizleştiğinde…
Kimse bizi izlemiyorken…
Ve yalnızca kendimizle baş başa kaldığımızda.
İşte insanın gerçek yüzü biraz da oradadır.
Çünkü mutlu görünmek mümkündür.
Ama insanın kendisiyle barışık olması başka bir şeydir.
Ve belki de gerçek mutluluk, fotoğrafa sığmayacak kadar sessizdir.
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın