Giriş
10 yıl önce, 2015 yılında Türkiye'nin doğum oranı 2,16'ydı; on yıl sonra, yani 2025'te ise bu oran yalnızca 1,38'e geriledi. 10 yıl önce doğan çocuk sayısı 1,37 milyon iken, günümüzde bu sayı yalnızca 0,89 milyon kadar. Rakamları bu şekilde okuyunca belki çok çarpıcı gelmeyebilir ama bu, %36'lık bir düşüş demek. Karşılaştırma yapacak olursak; bizimle aynı sınıfta bulunan gelişmekte olan ülkelerden Meksika'da bu oran %19, Hindistan'da %18, Kolombiya'da ise %21 seviyesinde. Türkiye, kendi sınıfındaki gelişmekte olan ülkelere göre 2,1 kat daha hızlı yaşlanıyor.
Türkiye, Avrupa'da düşen doğurganlık oranı konusunda ise savaştaki ve mülteci durumuna düşmüş Ukrayna'nın ardından ikinci sırada. Peki neden Türkiye bu kadar hızlı yaşlanıyor? Bu soruyu bir çocuk gelişimci gözüyle konuşmak ve aslında medyada dönen bu tartışmaya farklı bir bakış açısı getirmek için yazmak istedim. Hazırsanız, iyi okumalar diliyorum.
Doğurganlık Oranı Nedir, Kritik Eşik Sınırı Nedir ve Altına Düşülürse Ne Olur?
En yalın haliyle doğurganlık oranı, adından anlaşılabileceği üzere çocuk yapabilecek durumda olan sağlıklı yetişkin kadınların doğurganlık dönemlerinde doğurduğu çocuk sayısıdır. Dünyada maalesef milyonlarca kişi hayatını kaybediyor ve milyonlarcası doğuyor. Doğurganlık oranı ise vefat eden kişilerin yerine koyulan yenidoğan kişilerdir; buna da nüfus yenilenme hızı denir. Ufak farklılıklar gösterse de tüm dünyada yenilenme hızı 1.9 ile 2.1 arası olarak kabul edilmektedir.
Peki 2.1 oranı düşerse bunun ülkelere olan etkisi nedir ve neden bu oran bu kadar kutsal kabul ediliyor? Aslında bakıldığında durum medyada anlatıldığı gibi siyah-beyaz değil; yani siz on yıl boyunca bu oranın altında kaldığınızda yok olmayacaksınız, ülkeniz çökmeyecek. Güney Kore 43 yıldır, resmi olarak 1983'ten beri 2.1'in altında doğum oranı sergiliyor. Japonya ise 1972'den beri bu eşiğin altında, tam 54 yıldır öyle. Peki bir soru: Sizce bu ülkeler yok oldu mu? Hayır, sapasağlam biçimde duruyorlar. Hatta bu ülkeler doğum oranları düştükten sonra ironik biçimde ekonomik olarak altın çağlarını yaşadılar. Peki bize neden internette, sosyal medyada, televizyonda siyasetçisinden uzmanına kadar herkes "çocuk yapın" diyor? Aslında olay hem bakış açısıyla ilgili hem de biraz bu kişilerin abartarak bu olaydan ilgi çekme çabasıyla ilgili.
2.1 Oranı Düştü, Bunun Ülkeye Etkisi Gerçekten Ne?
Bunu anlamak için Sanayi Devrimi'ne gitmek lazım. Sanayi Devrimi sonrası insanlar artık tarım sektöründe çalışan ve küçük topluluklar halinde yaşayan halden, dev fabrikalarda, devasa şehirlerde yaşayan bir yapıya evrildi. Sanayi Devrimi'nden önce insan bir devlet, bir aristokrat için değersizdi. Ekinini biç, devlete ihtiyaç duyduğunda ekinini vergi olarak ver, savaş çıktığında birkaç çocuğundan birini ver... Tam olarak Sanayi Devrimi'nden önce hangi ülkede veya imparatorlukta yaşarsanız yaşayın, eğer büyük toprağınız yoksa ve zengin tüccar değilseniz tam olarak bu anlama geliyordunuz.
Sanayi Devrimi'nden sonra ise insan artık devletler adına, devletin kontrolünde veya işbirliği yaptığı sermaye gruplarının fabrikalarında, atölyelerinde 7/24 üretim yapmak zorunda olduğu ve bu ürettiğini tüketmek zorunda olduğu, devamlı aktif vergi ödeyen tam kapasiteli bir kaynağa dönüştü.
Temelde modern ülkelerin dayanağı bu olmuştur: İşçi üretir ve tüketir, bu ürettiğinden ve tükettiğinden vergi verir. Bu vergi ise ülkeyi besler ve ülke daha fazla yatırım yaparak büyür; buna da modern devlet deniliyor işte. Peki ya çocuk olmazsa? Yaşlanan veya hayatını kaybeden işçi yerine on yıl sonra büyüyecek ve bu işçinin yerine geçecek kimse kalmayacak. Sonuçta öyle olduğunda üretim azalacak, daha az vergi verilecek, daha az yatırım yapılacak, daha az tüketim olacak ve sonuçta ülkeler küçülecek; emeklilik sistemleri patlama noktasına gelecek.
Evet, makro açıdan berbat bir durum değil mi? Ama mikro açıdan bakıldığında bu durumun sizce size, günlük yaşamınıza etkisi nedir? Bence asıl düşünülmesi gereken nokta bu.
Neden Doğurganlık Oranı Düşer ve Demografinin Dönüşüm Tipleri
Doğurganlık oranı tek sebebe bağlanamaz. Yani klasik ezberle "modernleşme ve şehirleşme" denir ama dünyada modernleşme her açıdan aynı yaşanmadı. Dahası, birçok modernleşmemiş ülke de yaşlanıyor. Bu yüzden 4 yaşlanma tipi vardır:
- Standart Dönüşüm: Ülke sanayileşme yaşar, şehirleşir ve bireyselleşme artar. Evlenme yaşı yükselir, kadınlar işgücüne aktif katılır ve toplum yavaşça dönüşür. Bu standart dönüşümdür ve günümüzdeki Batı Avrupa ile Kuzey Amerika'da görülür.
Asya Tarzı Dönüşüm: Bu dönüşüm tarzı ise hızlı modernleşme sonrası kültürün buna ayak uyduramaması ve neticesinde kültürel bir gecikme yaşanmasıyla sonuçlanır. Gökdelenlerde yaşıyorsundur, plazalarda işe girmişsindir ama günde 13 saat çalışıp ailene vakit ayıramıyorsundur. Aldığın ücretle ancak kıt kanaat geçinebiliyorsun, devlet ve toplum seni birey olarak kapsayamıyor ve çocuk yetiştirmeye elverişli bir altyapın bulunmuyor. Temelde Asya'da yaşanan da budur.
Post-Sovyet Tarzı Dönüşüm: Bu dönüşüm Sovyetler Birliği ve altındaki Doğu Avrupa ülkelerinin oluşturduğu Demir Perde ülkeleri için geçerlidir. Temelde bu yapılarda devletin yersiz müdahaleleri sonucu toplum nefes alamayıp çökmüştür. Aile değerleri altüst olmuştur, inanç ve sevgi yok edilmiştir.
İstikrarsız Dönüşüm: Standart dönüşümün aksine sanayileşmenin tamamlandığı ama şehirleşmenin ve bireyselleşmenin sanayileşmeyle uyumlu ilerlemediği dönüşümdür. Bu ülkelerde ekonomik krizler sıklıkla yaşanır, birey kavramı tam oturmamıştır, temel yaşam için gereken alt piramit ihtiyaçlar güvencesizdir. İnsanlar da bu duruma tepki olarak çocuk yapmamayı seçer. Bu dönüşümün görüldüğü yerler yeni sanayileşen Latin Amerika ve Arabistan coğrafyasıdır.
Türkiye'de Neden Doğurganlık Oranı Düşüyor?
Türkiye kendine özgü bir düşüş trendi içindedir ve bu yukarıda yazdığım tiplerden ikisini taşımaktadır: İstikrarsız Dönüşüm ve Asya Tarzı Dönüşüm'ü kendi içinde birlikte yaşıyor ve bu yüzden bizim doğum oranlarımız bıçak gibi kesildi.
Türkiye geç modernleşme yaşamış bir ülkedir. Bizler Türk Devrimi'yle sadece 20 yıl gibi kısa süre içinde geri kalmış bir imparatorluktan Batılı bir Türkiye Cumhuriyeti'ne geçiş yaptık ve toplumumuz 100 yıl geçmesine rağmen hala modernleşme sancıları çekmekte.
Sanayi Devrimi'nden önce çocuk birer araçtı; tarlada bedava işçi ve getirisi olan birer yatırım aracıydı. Ancak Sanayi Devrimi'nden sonra, özellikle tarladan çıkıp şehirlere tıkıştıktan sonra çocuk, fayda getiren bir araçtan ziyade "götürüsü" olan bir karara dönüştü.
Batı toplumları ve gelişmiş topluluklar çocuğu bütüncül bir birey olarak ele alabilirken, bizler çocuğu birer birey değil, hala bize fayda getirmesi gereken bir araç olarak kodladık. Asya'da ve Türk toplumlarındaki ailevi baskı da bu yüzdendir. Belki tarlada artık aileye faydası yok ama çocuğa yeni bir rol biçildi: O rol, aileye statü atlamasını sağlamaktır. Hiç düşündünüz mü; Türkiye'de neden çılgınlarca özel okullar ve dershaneler bu kadar yaygınlaştı? Sebebi tamamen bununla ilgili.
Özellikle bu baskılara maruz kalan "proje çocukları", birkaç önceki nesil jenerasyonunu istila etti ve bu proje çocukları, şimdi artık yaşadıklarına bakınca çocuk yapmak istemiyor. Türkiye'deki düşüşün psikolojik alt metni bu sebeptir.
Ekonomik kriz ve siyasi istikrarsızlıklar ise bunun pastadaki sosudur. Bu rekabetin farkında olan bireyler, çocuğunu en iyi okula göndermek ve hayata en iyi şekilde hazırlamak istiyorlar. Ancak bu dönemde ekonomik olarak orta sınıf aileler, özellikle "rekabetten geri kalınacağı korkusuyla" çocuk yapmayı
kestiler. Çünkü yüksek enflasyon, çocuklarına gelecekte yaptıracakları bu özel kursları, özel eğitimleri ve daha birçoğunu lüksten ziyade temel ihtiyaçlara yöneltti. Hal böyle olunca da, bunları karşılayamayan ve rekabette geri kalmış bir çocuk fikri, aileler için rasyonel olmayan bir şeye dönüştü. Bazılarınız kızacaktır,
saçma bulacaktır ama Türk toplumunda çocuk duygusal bir amaç asla olmamıştır. Batı toplumlarında çocuk duygusal bir değere dönüşebilmiştir ama bizde çocuk tarlada işçi, eve yardımcı hizmetçi veya yaşlılıktaki bakıcı ve sigortadır. Günümüzde de bu durum statü yükseltme ve ego tatmini sağlayan bir
vitrin projesine evrilmiş durumda. Bizler ne kadar gökdelenler inşa etsek ve o binalarda otursak da maalesef zihniyetimiz tamamen budur. Bunda Türk zihniyetindeki Asya'dakine benzer kültürel modernleşme gecikmesinin payı büyüktür.
Eğer bu fikrim size inanılmaz geliyorsa, belirteyim ki bu fikri ben icat etmedim. Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı'nın "Çocuğun Değeri" isimli ağır bir otoritesi bulunan kuramı tam olarak bunu anlatmaktadır.
Türkiye'de Çocuk Yetiştirmek İçin Elverişsiz Ortam (Zehra Hanım'ın Hikayesi)
Size ilginç gelecek ama Türk kültürünün çocuğa verdiği değere ve Mustafa Kemal Atatürk gibi çocuklarımıza kökten değer veren mutlak önderlerimiz olmasına rağmen, bugün Türkiye Cumhuriyeti, KidsRights Endeksi 2026 yılı (Çocuk Hakları Endeksi) sıralamasında 106. sırada yer aldı. Sağlık, eğitim,
kültür ve gelişim gibi alanları içeri alan endeksin toplam puanında Türkiye'nin karnesi 1000 üzerinden 0.635 olarak oldukça vasat kaldı. Ve bu puanın neden vasat olduğunu size kanıtlayabilirim, mesela Zehra Hanım üzerinden örnek verelim:
Zehra Hanım bir fabrikanın paketleme bölümünde çalışıyor. Mutlu bir evlilik sonrası kocasıyla çocuk yapmaya karar verdi. İşine devam ediyor, günde 8 saat çalışıyor. Sonra doktor resmi olarak hamilelik statüsü verdi 2. veya 3. ayda. Peki, şimdi süreç başlıyor.
Zehra Hanım ilerleyen zaman içinde sancılarının etkisiyle daha hafif işlere yönelmek zorunda. Bunun için doktor kararına başvurmak zorunda. Evet, hamile statüsü yetmiyor; doktorun "Hımm evet Zehra sen haklısın, al sana bu belge seni daha hafif işlere yöneltsinler" demesi gerekiyor. Zehra Hanım bilmem kaç hafta süren bu bürokratik işlemi tamamladı ve hak ettiği hafif işe yöneldi. Ama ne olacak tahmin edin? İşveren Zehra Hanım'ı işten çıkaracak. "Ama" diyeceksiniz, "Türkiye'de hamilelik sebebiyle işten çıkarılmak yasak!" Tamam da sizce işveren "Hamilesin, o yüzden çıkartıyoruz" demek yerine "Biz işte paketleme alanında küçülmeye gidiyoruz" diyerek kılıfına uydurmaz mı? İşveren yine birçok belge sunmak zorunda evet ama bir soru; sizce hamile bir kadın cidden o halde mahkemelerde işvereninden hesap sorabilir mi?
Hadi diyelim ki bir şekilde çıkartılmadı. Ancak Zehra Hanım'ın artık doğum sancıları ve acıları inanılmaz boyuta çıktı, duygusal desteğe ihtiyacı var. İşte orada da yine yasalar bizi şaşırtmıyor. Ortalama gebelik izni sadece ama sadece 16 haftadır. Doğum öncesi için bu süre 8 haftadır (56 gün). Yani sizler birer kahin olmak zorunda olup çocuğunuzun ne zaman doğacağını tam denk getirmeniz gerek! Eh, denk getiremediniz... Önemli değil, süreyi kullanabilirsiniz tabii ama doğum yaptıktan sonraki izninizden yersiniz, yani o günlerin adeta faizini ödüyorsunuz.
Hadi bir şekilde kocasının, çevresinin, ailesinin desteğiyle doğum oldu. Doğum öncesi 8 haftalık izniniz gitti, doğum sonrası için kalan 8 haftalık (56 gün) izninizi kullandınız ve ta-da! Evet, 2 aylık bir bebeğiniz var, ne yapacaksınız? Yani bebeğiniz mucizevi bir biçimde kendi kendine bakamıyorsa geçmiş olsun! "Ama" diyeceksiniz şimdi, "Süt hakkı var günlük 1.5 saat diye veya fabrikada çocuk bakma yeri vardır." Ben de diyeceğim ki hangi fabrikada var? İşverenin kusuruna bakmayınız ama İstanbul'da "Ben çocuğuma blok halinde emdireceğim" diyip işten o saatlerde çıkarsanız zaten trafikte kalırsınız, bu saati yollarda çoktan yersiniz.
Eminim işyerlerinin %97'sinde bebek bakım yerleri yok. Özellikle "aman aman" denilen bir KOBİ'de çalışıyorsanız büyük olasılıkla çoktan işten kovulmuşsunuzdur. Türkiye'de KOBİ'lerin bu tarz durumlara karşı sabrı çok daha sınırlı.
Zehra Hanım artık imkanlarını zorladı, gitti bakıcı tuttu, kocasından tut tüm sülalesini, Almanya'daki kuzenlerini bile getirtti buraya ve çocuğunu 2 yaşına kadar büyüttü. Peki iki yaşında sizce ne başlar? Erken çocukluk eğitimi. Şimdi Zehra Hanım'ın önünde iki seçenek var: Ya bu eğitimi vermeyip çocuğunun gelişiminde diğer çocuklardan geri kalma olasılığına razı olacak ya da bu eğitimi vermek zorunda kalacak. Biz hadi ikinci seçenekten ilerleyelim. Peki bu eğitimi Zehra Hanım mı verecek? Hayır veremez, çünkü Zehra Hanım çalışan bir kadın. Peki bu eğitimi kim verecek? Kreşler ve anaokulları. Peki devlet bunu umursuyor mu? G20 içinde zorunlu okul öncesine dair eğitime teşvik vermeyen veya zorunlu kılmayan birkaç ülkeden biri olarak pek umursamıyoruz anlaşılan.
Bu halde Zehra Hanım bir de gidecek bilmem kaç on bin liraya kreş tutmak zorunda kalacak. Evet, olay tamamen bundan ibaret. Bunu uzatmaya gerek yok; eğer Zehra Hanım gibi çalışan bir kadınsanız ve çocuk doğuracaksanız, bu süreç birer işkence ve yetersiz haklar mücadelesidir. Çocuğunuzu işinizden taviz vererek doğuracaksınız demektir. Türkiye doğum yaptıktan sonra yeniden işe katılma oranı açısından en düşük oranlara sahip; yani doğum yapan 10 kadından 8'i işine dönemiyor bile. Ve tahmin edersiniz ki bir kadın için işsizlik aynı zamanda bir statü kaybı ve kaygısıdır.
Burada erkekleri, kocaları, babaları hesaba bile almadım. Çünkü sistemimiz, çocukları leylekler getiriyormuş veya kadınlar tek başlarına üreyebilen canlılarmış gibi kurgulandığı için babalara ufak da olsa bir babalık izni vermeyi gereksiz görüyor. Yani ortalama ev fiyatlarını veya şehircilik altyapısını bile konuşmaya gerek yok diye düşünüyorum.
Tüm bunları hesaba katarsak, bence KidsRights endeksinde bize biçilen 106. sıralama pek iyimser kalır, değil mi?
Özet ve Kapanış
Kısaca toparlamak gerekirse, en başından beri bu yazıyı yazmama sebep olan asıl nokta şu: "Türkiye'de kadınların iş gücüne katılma oranları arttı, enflasyon çok yüksek, ondan dolayı çocuk olmuyor" gibi sığ bir ezberin ötesine geçmek. Çocuk olmuyor; çünkü bu durum, birçok makro ve mikro etkenin iç içe geçtiği bir olgular kasırgasının sonucudur.
Maalesef ki modern liberal kapitalist yaşam düzeni, çocuk doğurmaya ve büyütmeye uygun bir zemin sunmuyor. Çünkü çocuk, annelik ve babalık gibi çok evrensel değerlerimizi bile tamamen bir üretim-tüketim ekseni çevresinde değerlendiriyor. Bunun sonucunda annelik ve babalık, oldukça dezavantajlı bir konuma doğru sürükleniyor. Özellikle sermaye gruplarının hamilelik, annelik ve babalık gibi konulardaki katı ve tavizsiz duruşları durumu daha da kötüleştiriyor.
Ancak görüldüğü üzere, düşen doğum oranları günün sonunda yine sermayeyi vuracaktır. En baştan anlattığım gibi; modern kapitalist düzen tüketim ve üretim üzerine kuruludur ve bu üretimi-tüketimi yapacak olanlar da yine bizleriz, yani insanlar. Bu yüzden büyük sermaye grupları ve onların kontrolündeki medya bize yüksek sesle "Çocuk yapın!" dese de, kendileri de çok iyi biliyorlar ki sistem kendi kârından taviz vermeden bu iş asla olmayacak. Çok köklü reformlara ihtiyaç duyuyoruz.
Bizler de Türkiye ve Türk vatandaşları olarak, modernleşmeye çalışan bir ülke sıfatıyla bu küresel ikilemin dışında kalamıyoruz. Ve bu paradoksun, bu ikilemin gelecekte Türkiye'nin kaderini şekillendirecek en büyük etken olacağını söylemek bence pek de yanlış olmayacaktır.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın