“Başarı yeteneğin ödülü değildir. Her şeye rağmen devam edenlerin mirasıdır.”
Başarı hakkında konuşurken genellikle yanlış yerden başlıyoruz. Başarılı insanlara baktığımızda onların yeteneğini, zekâsını, çevresini, fırsatlarını ya da şansını görüyoruz. Sonra kendi hayatımıza dönüp, “Benim onlarda olmayan neyim var ki?” diye soruyoruz.
Oysa çoğu zaman görmediğimiz şey, başarı hikâyesinin en önemli kısmıdır: devam etmek.
Çünkü insanın asıl mücadelesi, ne kadar yetenekli olduğu ile değil, istediği sonuç hemen gelmediğinde ne yaptığı ile ilgilidir.
Yetenek kapıyı açabilir. Zekâ yolu kısaltabilir. Para bazı engelleri ortadan kaldırabilir. Şans insanı hiç beklemediği bir yere götürebilir. Ama hiçbirinin devam etme iradesinin yerini tamamen doldurabildiğini söyleyemeyiz.
Çünkü hayat, çoğu zaman yeteneklileri değil, pes etme ihtimali en yüksek olduğu halde bir adım daha atanları sınar.
Başlamak kolaydır, devam etmek karakter ister
Bir şeye başlamak heyecan vericidir.
Yeni bir ilişki, yeni bir iş, yeni bir spor programı, yeni bir proje, yeni bir hayat…
İlk günlerde motivasyon yüksektir. Hedefler yazılır, büyük cümleler kurulur. Sonra pazartesi gelir.
Ve insanın asıl hikâyesi başlar.
Çünkü motivasyon kalıcı değildir. Davranış değişikliği yalnızca motivasyona değil; alışkanlıklara, çevresel koşullara, öz-düzenlemeye ve davranışı sürdürebilme kapasitesine bağlıdır.
Başka bir deyişle, canın istemediğinde de yapabilmek, başarı yolculuğunun en değerli becerilerinden biridir.
Angela Duckworth’un “grit” kavramı üzerine çalışmaları da uzun vadeli hedeflerde tutkunun ve vazgeçmeden devam etmenin önemine dikkat çeker. Ancak devam etmek, ne pahasına olursa olsun aynı şeyi yapmak değildir.
Bazen duvarın etrafından dolaşmak, farklı bir yol denemek, yöntemi değiştirmek gerekir.
Asıl mesele, hedefinden vazgeçmemek; gerektiğinde hedefine giden yolu değiştirebilmektir.
Başarılı insanın farkı her zaman daha az düşmesi değildir.
Düştüğünde, düşüşünü kişiliğinin tanımı haline getirmez.
Başarısızlık, insanın kimliği değildir.
Toplum bize başarıyı sonuçlar üzerinden anlatmayı seviyor. Kazananlar sahnede, kaybedenler ise çoğu zaman hikâyenin dışında.
Bir sporcunun madalyasını görüyoruz ama yıllarca yaptığı antrenmanları görmüyoruz. Bir sanatçının eserini görüyoruz ama kimsenin beğenmediği ilk çalışmalarını bilmiyoruz. Bir girişimcinin şirketini görüyoruz ama reddedilen fikirlerini ve başarısız projelerini çoğu zaman bilmiyoruz.
Sonra şu yanılsama ortaya çıkıyor:
“Onun başarısı doğal geldi.”
Hayır.
Bize yalnızca filmin son sahnesi gösterildi.
Elbette çaba önemlidir. Ama herkes aynı başlangıç çizgisinde değildir. Aile, eğitim, ekonomik imkânlar, sosyal çevre, kültürel sermaye ve karşılaşılan fırsatlar insanın yolculuğunu etkiler.
Bu nedenle “Başaramadı çünkü yeterince çalışmadı” cümlesi, hayatın karmaşıklığını birkaç kelimeye sıkıştıran kolaycı bir yargıdır.
Fakat bunun diğer tarafında da başka bir gerçek vardır:
Koşullarımızı her zaman seçemeyiz; fakat koşullarımız karşısında geliştireceğimiz tavrı büyük ölçüde seçebiliriz.
Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı kitabındaki temel düşüncelerden biri de budur. İnsan her şeyi kontrol edemez; fakat yaşananlara karşı kendi tavrını belirleme konusunda önemli bir özgürlüğe sahiptir.
İşte devam etmek biraz da budur.
Her şeyi kontrol edemediğini kabul edip yine de kendi payına düşen hareketi yapmak.
Epiktetos’un Penceresinden
Stoacı filozof Epiktetos bize insanın gücünün, başına gelenleri kontrol edebilmesinde değil; başına gelenler karşısında kendi tutumunu yönetebilmesinde olduğunu hatırlatır.
Hayatta bazı şeyler bizim kontrolümüzdedir, bazıları ise değildir.
Başkalarının ne düşündüğü bizim kontrolümüzde değildir. Geçmişte yaşananlar da öyle.
Ama onlara nasıl karşılık vereceğimiz büyük ölçüde bizim elimizdedir.
Bu bakış, başarısızlığı da farklı anlamamızı sağlar.
Bir insan başarısız olduğunda iki ayrı hikâye yazabilir:
“Ben başarısızım.”
Bu cümle yaşanan bir olayı kişinin kimliğine dönüştürür.
Ya da:
“Başarısız oldum. Peki bundan ne öğrendim?”
Bu kez olay ile kişi birbirinden ayrılır.
Çünkü başarısızlık, başımıza gelen bir olaydır. “Ben başarısız bir insanım” demek ise o olay hakkında verdiğimiz hükümdür.
Olaylar her zaman bizim istediğimiz gibi gerçekleşmez; fakat olaylara verdiğimiz anlam üzerinde çalışabiliriz.
Bu, yaşanan acıyı küçümsemek değildir.
Acı acıdır. Kayıp kayıptır. Hayal kırıklığı gerçekten can yakar.
Stoacılık insanı duygusuz olmaya değil, duygularının içinde kaybolmadan onlara bakabilmeye çağırır.
“Bu olmadı. Şimdi bununla ne yapacağım?”
Çünkü ilk cümlede kader vardır.
İkinci cümlede ise irade.
Yaşadıklarımızı seçemeyebiliriz ama yaşadıklarımızdan sonra kim olacağımız konusunda hâlâ söz hakkımız vardır.
Bazı insanlar aynı acıdan geçer ve küçülür. Bazıları ise aynı acıdan geçer ve derinleşir.
Fark her zaman yaşanan olayda değildir. Fark, insanın o olayın karşısında kendisine hangi soruyu sorduğundadır.
“ Neden benim başıma geldi?” sorusu insanı geçmişe bağlar.
“Bununla ne yapabilirim?” sorusu ise insanı geleceğe taşır.
Hayatın bize dağıttığı kartları değiştiremeyebiliriz. Ama elimizdeki kartlarla nasıl oynayacağımızı öğrenebiliriz.
Beynimiz pes etmeyi öğrenebilir, devam etmeyi de
İnsan beyninin önemli özelliklerinden biri nöroplastisitedir. Beyin, deneyimlerle ve tekrarlanan davranışlarla kendisini belirli ölçülerde yeniden organize edebilir.
Bu, “Yeterince istersen her şeyi başarabilirsin” anlamına gelmez.
Keşke hayat bu kadar basit olsaydı.
Ama tekrar ettiğimiz şeyler zamanla daha tanıdık ve ulaşılabilir hale gelebilir. Bir beceriyi çalışmak, bir davranışı düzenli biçimde tekrarlamak, hatadan sonra yeniden denemek ve küçük ilerlemeleri sürdürmek öğrenme mekanizmalarıyla ilişkilidir.
Bu nedenle büyük değişimler çoğu zaman büyük kararların değil, küçük tekrarların sonucudur.
İnsan hayatını bir gecede değiştirmek istiyor.
Beyin ise genellikle küçük taksitleri tercih ediyor.
Hayatın ironik taraflarından biri de burada: Biz mucize beklerken beynimiz alışkanlık kurmakla meşgul.
Elindeki zamanı, elindeki imkânları ve elindeki gücü mümkün olduğunca doğru yere koymak. Çünkü karakter, seyircisizken yaptıklarımızın toplamıdır.
Peki ya yetenek?
Elbette yetenek önemlidir.
Bazı insanlar bazı şeylerde gerçekten daha yeteneklidir. Kimi daha hızlı öğrenir, kimi daha yaratıcıdır, kimi fiziksel olarak avantajlıdır, kimi daha iyi iletişim kurar.
Fakat yetenek ile başarı arasında doğrudan ve otomatik bir eşitlik yoktur.
Yetenek kullanılmadığında yalnızca potansiyeldir.
İnsanın sahip olduğu yetenek onu başlangıçta öne çıkarabilir. Fakat uzun yarışlarda başka bir şey devreye girer:
Süreklilik.
Miras dediğimiz şey aslında nedir?
“Başarı yeteneğin ödülü değildir. Her şeye rağmen devam edenlerin mirasıdır.”
Buradaki “miras” kelimesi belki de cümlenin en önemli yeridir.
Gerçek başarı yalnızca elde edilen sonuç değildir. İnsanın kendisine bıraktığı karakterdir.
Bir işi tamamladığında yalnızca o işi bitirmiş olmazsın. Kendine bir kanıt bırakırsın:
“Zorlandığım halde yapabildim.”
Bir kez daha denediğinde:
“Başarısızlık beni durdurmadı.”
Küçük adımlarla ilerlediğinde:
“Ben düşündüğümden daha dayanıklıyım.”
İşte bunlar insanın kendi içinde biriktirdiği mirastır.
Para kaybedilebilir.
Unvan kaybedilebilir.
İnsanların ilgisi değişebilir.
Şans dönebilir.
Ama insanın kendisi hakkında edindiği bu deneyimler, başka bütün başarıların temelini oluşturur.
Albert Einstein’a atfedilen “Deha %1 ilham, %99 terdir” sözü, farklı biçimlerde aktarılmış olsa da önemli bir gerçeğe işaret eder: Büyük sonuçların arkasında çoğu zaman görünmeyen bir emek vardır.
Fakat bugün cümleyi biraz değiştirmek gerekiyor:
Başarı yalnızca çok çalışmanın değil, çalışmaya devam edebilmenin de sonucudur.
Her şeye rağmen…
“Her şeye rağmen” güçlü bir ifadedir.
Çünkü başarı hikâyelerinin çoğunda görünmeyen asıl kelime budur.
Her şeye rağmen…
Reddedilmene rağmen.
Yanlış anlaşılmana rağmen.
Yorulmana rağmen.
Korkmana rağmen.
Geç başlamana rağmen.
Başkalarının senden vazgeçmesine rağmen.
Hatta bazen kendinden vazgeçmek üzere olmana rağmen…
Devam etmek.
Fakat devam etmek, aynı hedefe körü körüne yapışmak değildir.
Bazen bir hayalden vazgeçip başka bir hayale yürümektir.
Bazen başarısız olduğun alanı değiştirmektir.
Bazen yıllarca “başarı” sandığın şeyin aslında sana ait olmadığını fark etmektir.
Çünkü herkesin alkışladığı bir hayat, senin hayatın olmayabilir.
Bazen gerçek başarı, herkesin “vazgeçme” dediği yerde vazgeçebilmek; herkesin “devam et” dediği yerde ise kendi yolunu seçebilmektir.
Bu nedenle devamlılık yalnızca dayanıklılık değil, bilinç de ister.
Sonunda ne kalır?
Bir gün geriye dönüp baktığında hayatının bütün sonuçlarını hatırlamayacaksın.
Hangi işin ne kadar kazandırdığını, kaç kişinin seni alkışladığını, kaç kişinin senden etkilendiğini…
Bunların bir kısmı zamanla önemini kaybedecek. Ama zor zamanlarda nasıl biri olduğun hafızanda kalacak. Kendine rağmen kendini toparladığın günler…
Korktuğun halde verdiğin kararlar…
Kimse inanmazken inandığın şeyler…
Ve en önemlisi, hayat seni defalarca yere serdiğinde yeniden ayağa kalkıp kalkmadığın…
Çünkü insanı sonunda başarıları değil, başarıya ulaşamadığı zamanlarda gösterdiği karakter tanımlar.
Bazı insanların çok başarılı olduğunu düşünürüz ama onlara hayran olmayız. Bazı insanların ise çok büyük başarıları yoktur; fakat onları gördüğümüzde içimizden sessizce şunu söyleriz:
“Kolay pes etmedi.”
İşte gerçek miras da budur.
Bir gün herkes senin ne kadar yetenekli olduğunu unutabilir.
Ama nasıl yaşadığın, nasıl düştüğün ve düştükten sonra kim olduğun, senden geriye kalan en sahici hikâyedir.
Hayatın bu konuda bize verebileceği en büyük sürpriz şudur:
Başarı, sonunda ulaştığın yer değil; oraya giderken kendinde keşfettiğin sensindir.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın