“Kınamayın… Kaderiniz olur.”
Sadi Şirazi
İnsan başkasının hatasını gördüğünde kendisini biraz daha iyi hissedebilir. Bu, insan olmanın pek de gurur verici olmayan ama oldukça tanıdık taraflarından biridir. Birinin yanlış kararını görürüz ve içimizden, “Ben olsam asla böyle yapmazdım,” deriz. Bir başkasının düştüğü çukuru görünce, kendi ayaklarımızın yere daha sağlam bastığını sanırız.
Sonra hayat, hiç beklemediğimiz bir anda önümüze aynı çukuru çıkarır.
Ve insan kaderin mizah anlayışının oldukça gelişmiş olduğunu o zaman fark eder.
Sadi Şirazi’nin “Kınamayın… Kaderiniz olur” sözü, aslında yalnızca başkalarını yargılamamayı öğütleyen ahlaki bir cümle değildir. Çok daha derin bir şey söyler bize: İnsanın küçümsediği şey, bir gün kendi hayatının sınavına dönüşebilir.
Çünkü hayat, bizlerin başına ne geleceğini sormaz.
Bugün güçlü olan yarın güçsüz olabilir. Bugün sabırlı olan yarın öfkesine yenilebilir. Bugün sadakat üzerine konuşan, yarın kendi zaaflarının karşısında şaşkın kalabilir. “Ben asla” diye başlayan cümlelerin hayat tarafından ne kadar kolay bozulabildiğini görmek için insanın biraz yaşaması yeterlidir.
Yaş ilerledikçe insanın sözlüğünden bazı kelimeler eksilir.
“Kesinlikle.”
“Asla.”
“Ben olsam…”
Ve yerlerine başka kelimeler gelir:
“Belki.”
“Bilmiyorum.”
“İnsanlık hâli.”
İşte olgunluk biraz da budur.
Her şeyi bildiğini sanmaktan, insanı anlamaya çalışmaya geçmek.
Çünkü bir insanın davranışını görmek kolaydır; o davranışa götüren yolu görmek zordur.
Birinin öfkesini görürsünüz ama yıllardır taşıdığı yarayı görmezsiniz. Birinin suskunluğunu görürsünüz ama söylemekten korktuğu cümleyi bilmezsiniz. Birinin yanlış kararını görürsünüz ama o karara gelene kadar hangi korkularla mücadele ettiğini hiç bilmiyor olabilirsiniz.
İnsanların hayatlarının yalnızca görünen kısmına bakarak hüküm vermek, bir kitabın kapağına bakıp sonunu yazmaya benzer.
Üstelik çoğumuz bunu büyük bir özgüvenle yapıyoruz.
Sanki hayat bize herkesin kullanım kılavuzunu dağıtmış gibi.
Oysa Sokrates’in meşhur düşüncesi burada hâlâ yol göstericidir:
“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.”
Bu cümle yalnızca entelektüel bir tevazu değildir. Aynı zamanda insan ilişkileri için de güçlü bir ilkedir.
Çünkü gerçekten ne kadar az şey bildiğimizi kabul ettiğimizde, başkalarının hayatı hakkında kesin hükümler vermekten vazgeçeriz.
İnsanı büyüten şey, daha fazla hüküm vermek değil; daha az hüküm vermektir.
Stoacı filozof Epiktetos, insanları rahatsız eden şeylerin olayların kendisinden çok, olaylar hakkındaki yargıları olduğunu söyler.
Bu düşünce, kınama meselesinin tam merkezine oturur.
Çünkü çoğu zaman bir insanın yaptığı şeyden önce, o şey hakkında kendi zihnimizde oluşturduğumuz hikâyeye tepki veririz.
“Nasıl böyle bir şey yapabilir?”
“Bunu yapan insan nasıl biridir?”
“Ben onun yerinde olsam…”
Fakat hayatın bize gösterdiği en zor gerçeklerden biri şudur:
İnsan, kendisi hakkında düşündüğünden çok daha karmaşık bir varlıktır.
İçimizde birbirine zıt birçok insan yaşar.
Cesur tarafımız vardır, korkak tarafımız vardır. Cömertliğimiz vardır, bencilliğimiz vardır. Sabırlı olduğumuz günler vardır, kendimize bile tahammül edemediğimiz günler vardır.
İnsan tek bir sıfattan ibaret değildir.
“İyi insan.”
“Kötü insan.”
“Güçlü insan.”
“Zayıf insan.”
Hayat bu kadar kolay sınıflandırılabilseydi psikoloji diye bir bilim dalına da pek gerek kalmazdı.
İnsan, şartlarla değişir.
Zamanla değişir.
Acıyla değişir.
Sevgiyle değişir.
Kaybettiği şeylerle değişir.
İnsanın bugün yaptığı şeyi anlayabilmek için onun dününü bilmek gerekir.
Bazen dününü bilmek bile yetmez.
Çünkü bazı mücadeleler yalnızca insanın içinde yaşanır ve dışarıdan bakana görünmez.
Bu yüzden merhamet, insanın başkasının hatasını onaylaması değildir.
Merhamet, hatasıyla insanı birbirinden ayırabilme becerisidir.
Davranış yanlış olabilir.
Seçim hatalı olabilir.
İnsan zarar vermiş olabilir.
Bunları görmek başka, o insanı bütünüyle değersiz ilan etmek başka şeydir.
Adalet, yanlışı, yanlış olarak görebilmektir.
Merhamet ise yanlış yapanın hâlâ insan olduğunu unutmamaktır.
Carl Jung’un gölge kavramı burada oldukça çarpıcıdır.
Jung’a göre insan, kendisinde görmek istemediği özellikleri bastırabilir ve onları kendi “gölgesine” iter. Sonra bu özellikleri başkalarında gördüğünde gereğinden fazla tepki verebilir.
Bazı insanlara neden diğerlerinden daha fazla öfkelendiğimizi hiç düşündünüz mü?
Neden bazı davranışlar bizi neredeyse kişisel olarak rahatsız eder?
Neden bazı insanların yaptığı bir hata karşısında hemen hüküm veririz?
Bazen cevap hoşumuza gitmeyebilir:
Çünkü o insanda kendimizden bir parça görmüş olabiliriz…
Kendimize yakıştırmadığımız bir ihtimali başkasında görünce öfkeleniriz.
Kibirli insanlardan nefret ederken kendi kibrimizi fark etmeyebiliriz.
Bencil insanları eleştirirken kendi çıkarlarımız söz konusu olduğunda ne kadar değiştiğimizi unutabiliriz.
Sadakatsizliği kınarken, ilişkilerimizde verdiğimiz küçük söz ihlallerini “ama bununki başka” diye açıklayabiliriz.
İnsan kendisini affetmek için oldukça yaratıcıdır.
Başkasını yargılamak içinse daha da yaratıcı.
Bu yüzden Sadi’nin sözü bir uyarı gibi okunabilir:
Kendinizi başkalarından ahlaken üstün gördüğünüz her an, hayatın size küçük bir sınav hazırlıyor olabileceğini unutmayın.
Nietzsche’nin “İnsanı olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi yargılamak” yerine insanın oluş hâline dikkat çeken düşünceleri, burada başka bir kapı açar.
Çünkü insan tamamlanmış bir heykel değildir.
Daha çok, sürekli yontulan bir taştır.
Bugün olduğumuz kişiyle yarın olacağımız kişi arasında görünmez bir mesafe vardır.
Hepimiz değişiyoruz.
Bu yüzden bir insanı yalnızca en kötü hâliyle tanımlamak büyük bir haksızlıktır.
Hayatın bize verdiği en önemli derslerden biri şudur:
İnsanların yalnızca düştükleri yere değil, oradan kalkıp kalkamadıklarına da bakın.
Çünkü herkes hata yapabilir.
Asıl mesele, hatadan sonra ne yaptığımızdır.
Kimi insan hatasını savunur.
Kimi insan başkasını suçlar.
Kimi insan unutmaya çalışır.
Kimi insan ise sessizce kendisiyle yüzleşir ve değişir.
İşte gerçek karakter burada ortaya çıkar.
Bir insanın hiç hata yapmaması etkileyici değildir.
Belki de asıl etkileyici olan, yaptığı hatayı inkâr etmek yerine ondan bir insan çıkarmayı başarabilmesi.
Hayatın garip taraflarından biri de şudur: İnsan başkasına verdiği öğütlerin sınavına çoğu zaman kendisi girer.
“Sabırlı ol.” Sonra hayat sana beklemeyi öğretir.
“Kimseye güvenme.” Sonra güvenmek zorunda olduğun biri çıkar.
“İnsan geçmişte kalmamalı.” Sonra bir gün kendi geçmişin kapını çalar.
“Ben asla böyle bir şey yapmam.” Ve hayat, hafifçe gülümser.
İşte tam burada insanın bilgeliği başlar.
Çünkü hayat bize sürekli aynı şeyi hatırlatır:
Şartlar değiştiğinde insanın kendisi hakkında bildiği şeylerin bir kısmı da değişir.
Bu nedenle başkasını yargılamadan önce kendimize küçük bir soru sormak faydalı olabilir:
“Ben aynı şartlarda gerçekten farklı davranacağımı nereden biliyorum?”
Bu soru insanın egosunu rahatsız eder.
Lakin rahatsızlık iyi bir öğretmendir.
Çünkü kendimizden emin olduğumuz yerlerde gelişmeyiz. Bizi düşündüren, hatta biraz huzursuz eden soruların karşısında gelişiriz.
Kınamamak, her şeyi hoş görmek değildir.
Bunu birbirine karıştırmamak gerekir.
Birinin size zarar vermesine izin vermek zorunda değilsiniz. Haksızlığa sessiz kalmak zorunda değilsiniz. Sınırlarınızı korumak zorundasınız. Gerektiğinde uzaklaşmak da bir olgunluktur.
Ama bir insanı hayatınızdan çıkarmakla onu insanlığından çıkarmak aynı şey değildir.
Bazen en sağlıklı cümle şudur:
“Yaptığını doğru bulmuyorum ama seni bunun üzerinden bütünüyle tanımlamıyorum.”
Bu cümlede hem sınır vardır hem merhamet.
Hem akıl vardır hem vicdan.
Yetişkinliğin en zor taraflarından biri, bu ikisini aynı anda taşıyabilmektir.
Sadi Şirazi’nin sözüne bir de başka açıdan bakalım.
“Kaderiniz olur” derken yalnızca başımıza aynı şeyin geleceğini düşünmek zorunda değiliz.
Kınadığımız şeyin kaderimiz olması, bazen daha sembolik bir anlam da taşır.
Çünkü sürekli eleştirdiğimiz şey, zamanla zihnimizin merkezine yerleşir.
Neye öfkelendiğimize dikkat edin.
Neyi küçümsediğinize dikkat edin.
Kimi sürekli konuştuğunuza dikkat edin.
Çünkü insan nefret ettiği şeyle de bağ kurar.
Bir şeyi sürekli düşünmek, ona hayatımızda yer vermektir.
Belki de asıl özgürlük, her gördüğümüz yanlışa hüküm vermek değil; bazı şeylerin bizim içimizden geçip gitmesine izin verebilmektir.
Her savaşa girmek zorunda değiliz.
Her insanı düzeltmek zorunda değiliz.
Her yanlışı yüzümüze not edip yıllarca taşımak zorunda da değiliz.
Bazı yükleri bırakmak gerekir.
Çünkü hayat zaten yeterince ağır.
Bir de başkalarının hatalarını sırtımıza yüklenmenin anlamı yok.
İnsan olmanın en büyük ironilerinden biri de şudur:
Kendimizi tanıdıkça başkalarını daha az kınarız.
Çünkü kendi içimizdeki karmaşayı gördükçe, başkasının karmaşasına daha anlayışlı bakmaya başlarız.
Bir zamanlar “Nasıl yapar?” dediğimiz şeyleri, yıllar sonra “Demek insan bazen buraya kadar düşebiliyormuş,” diye anlamaya başlarız.
Bu, ahlaki gevşeme değildir.
Bu, insanı anlamanın bedelidir.
Gerçek olgunluk, başkalarının hatalarına karşı daha yumuşak; kendi hatalarımıza karşı ise daha dürüst olabilmektir.
Kendimizi sürekli affetmek kadar tehlikeli bir şey varsa, başkalarını sürekli mahkûm etmektir.
İkisinin arasında bir yer vardır.
Orada vicdan vardır.
Orada sorumluluk vardır.
Orada insan olmanın bütün çelişkileriyle birlikte yaşamak vardır.
Sonunda hepimiz aynı yere varıyoruz.
Hepimiz yanılıyoruz.
Hepimiz bazen yanlış insanlara güveniyoruz.
Bazen yanlış insan oluyoruz.
Doğru şeyi yanlış zamanda yapıyoruz.
Bildiğimiz hâlde susuyoruz.
Korkuyoruz.
Kaçıyoruz.
Bazen de başkasının hayatına bakıp, “Ben olsam…” diyoruz.
Oysa hayatın bize henüz göstermediği bir sürü “ben olsam” vardır.
Sadi’nin sözü tam da bu yüzden yüzyıllardır eskimiyor.
Çünkü insan başkasının hayatını uzaktan seyrederken hâkimdir; kendi hayatının içine girdiğinde ise sanıktır.
Bu yüzden birini kınamadan önce biraz durun.
Hüküm vermeden önce düşünün.
Çünkü hayatın ne zaman yön değiştireceğini, hangi kapının önümüze açılacağını, hangi zaafımızın bir gün karşımıza çıkacağını bilmiyoruz.
Bugün başkasında küçümsediğiniz şey, yarın sizin sınavınız olabilir.
Ve günün sonunda hayat bize şu acı ama güzel gerçeği öğretir:
İnsanları yargılarken kendimizi kaderden muaf sanırız.
Oysa hayat kimseye böyle bir ayrıcalık tanımaz.
Bugün başkasının düştüğü yere bakıp gülümseyen insan, yarın aynı yerde kendi ayak izlerini görebilir.
İşte o gün, Sadi’nin sözünü hatırlarsınız.
Ama artık onu bir öğüt olarak değil, hayatın size yazdığı kişisel bir mektup olarak okursunuz:
“Kınamayın… Kaderiniz olur.”



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın