“Ne büyük bir trajedi; çürüyüp gidecek beden özenle beslenirken, ebedi yaşayacak ruh ihmal ediliyor.”
Bu sözün kime ait olduğu tartışılabilir. Fakat asıl tartışılması gereken, sözün bize sorduğu daha eski ve daha zor bir sorudur:
Ruh gerçekten ebedi midir?
Bunu bilmiyoruz.
İnsanın ölümden sonra varlığını sürdürüp sürdürmediği, felsefenin ve dinlerin binlerce yıldır cevap aradığı sorulardan biri. Platon ruhun bedenden bağımsız gerçekliği olduğunu düşünürken, Epikuros ölümden sonra bilincin kalacağı düşüncesini reddeder. Descartes zihni bedenden farklı bir töz olarak ele alır. Spinoza ise insanı doğadan kopuk, kendi başına duran ruh ve beden ikiliği içinde görmek yerine, tek bir gerçekliğin farklı görünümleri üzerinden düşünür.
Yani “ruh” dediğimiz şeyin ne olduğu konusunda ortak cevabımız yoktur.
Belki ruh ölümsüzdür.
Belki değildir.
Belki de ruh dediğimiz şey, beynimizin ve bilincimizin ölümle birlikte sona eren bir faaliyetidir.
Belki de insanın “ruh” diye adlandırdığı şey, kendisinden daha büyük varoluşun içinde bıraktığı izlerden başka bir şey değildir.
Bunu kesin olarak bilmiyoruz.
Ama ilginç olan şu:
Ruhun ebedi olup olmadığını bilmiyor oluşumuz, onu beslememiz gerektiği düşüncesini anlamsızlaştırmıyor.
Bedenimize ne kadar dikkat ediyoruz…
Ne yiyeceğimizi hesaplıyoruz.
Kaç kalori aldığımızı biliyoruz.
Spor yapıyoruz.
Uyku düzenimizi takip ediyoruz.
Cildimize, saçımıza, kıyafetimize, görünüşümüze yatırım yapıyoruz.
Bedenin yaşlanmasını geciktirmek için elimizden geleni yapıyoruz.
Ama aynı özeni ruhumuza gösteriyor muyuz?
İçimizde yıllardır taşıdığımız kırgınlıkları ne zaman temizliyoruz?
Kendimize söyleyip durduğumuz acımasız cümleleri ne zaman susturuyoruz?
Kendimizi başkalarıyla kıyaslamaktan, geçmişin pişmanlıklarından ve geleceğin kaygılarından ne zaman uzaklaştırıyoruz?
Bedenimizi beslerken ruhumuzu aç bırakıyoruz. Ve insan, ruhu aç kaldığında bunu hemen fark etmiyor. Çünkü ruhun açlığı midede guruldamıyor. İçimizde bir boşluk olarak beliriyor.
Kendimize iyi davranmayı öğrenmek
İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki, hayatındaki bütün ilişkilerin başlangıç noktasıdır. Kendisine sürekli düşman olan bir insanın dünyayla barışık yaşaması kolay değildir. Kendini değersiz gören insan, başkalarının sevgisini de sürekli sınamak zorunda kalır.
Oysa insanın kendisine verebileceği en büyük hediyelerden biri, kendisini sürekli yargılamaktan vazgeçmesidir.
Marcus Aurelius, Kendime Düşünceler'de insanın kendi zihnini düzenlemesine tekrar tekrar döner. Stoacıların temel düşüncelerinden biri şudur: Dünyada olup biten her şeyi kontrol edemeyiz; fakat olan bitene karşı kendi tutumumuz üzerinde çalışabiliriz.
Bu, “her şeyi olumlu düşün” demek değildir.
Tam tersine.
Kendini sevmek, kendine dürüst olabilmektir.
Korktuğunu kabul etmektir.
Kıskandığını fark etmektir.
Yanıldığını söyleyebilmektir.
Bir ilişkide hata yaptığında kendini sonsuza kadar cezalandırmak yerine, hatanın sorumluluğunu alıp yoluna devam edebilmektir.
Kendine iyi davranmak, kendini kusursuz görmek değildir.
Kendini tüm kusurlarınla insan olarak kabul edebilmektir.
Fakat burada önemli bir yanılgı var
Son yıllarda “kendini sev” cümlesini o kadar çok duyuyoruz ki, bazen bunun ne anlama geldiğini de kaybediyoruz.
Kendine zaman ayır.
Kendini seç.
Kimseye ihtiyacın yok.
Kendi kendine yet.
Sınırlarını çiz.
Bunların hepsinin bir hakikati var.
Ama insanı yalnızca kendisine kapatan bir kişisel gelişim anlayışı, başka bir probleme dönüşebilir.
Çünkü insan kendi kendine yeterli bir varlık değildir.
Aristoteles'in çok daha eski bir tespiti vardır:
“İnsan doğası gereği politik bir hayvandır.”
Buradaki “politik” kelimesini yalnızca siyaset olarak düşünmemek gerekir. Aristoteles'in anlatmak istediği, insanın doğası gereği topluluk içinde var olduğudur.
Biz başkalarıyla birlikte insan oluruz.
Sevilmek, yalnızca hoşumuza giden bir duygu değildir.
Kendimizi bir başkasının gözünde gerçek olarak deneyimlememizin yollarından biridir.
Bu yüzden bütün ilişkilerden kaçıp “Ben artık kendime yeterim” demek, her zaman özgürlük değildir.
Bunun adı yalnızlıktır.
Çağımızın en büyük acılarından biri: Yalnızlık
Bugünün insanı hiç olmadığı kadar bağlantılı.
Telefonlarımız sürekli elimizde.
Mesajlar geliyor.
Bildirimler geliyor.
Sosyal medyada yüzlerce, binlerce insanla karşılaşıyoruz.
Ama bütün bu bağlantının ortasında insan kendisini hiç olmadığı kadar yalnız hissedebiliyor.
Çünkü bağlantı ile yakınlık aynı şey değil.
Bir insanın fotoğrafını görmek, onun hayatına dokunmak değildir. Bir mesajlaşma, her zaman gerçek bir sohbet değildir. Kalabalık içinde bulunmak, anlaşılmak anlamına gelmez. İnsan bazen yüzlerce kişinin arasında yalnızdır. Bir insanın yanında sessizce oturabilmek, saatlerce konuşmaktan daha büyük bir yakınlıktır.
Kendi hayatımızı kurmaya çalışırken birbirimizden uzaklaşıyoruz.
Bağımsız olmak isterken bağlarımızı zayıflatıyoruz.
Kırılmamak için duvar örüyoruz.
Sonra da o duvarların içinde neden kimsenin olmadığını düşünüyoruz.
Schopenhauer'ın karanlık uyarısı
Schopenhauer insan ilişkileri konusunda oldukça karamsardır.
“İnsanın arzularının peşinden koşarken sürekli bir eksiklik duygusu yaşadığını düşünür. Bir şeyi elde ettiğimizde kısa süreli bir tatmin yaşar, sonra başka bir arzu ortaya çıkar.” Diye düşünür.
Bu düşünceyi yalnızca maddi arzular için değil, ilişkilerimiz için de düşünebiliriz.
Birini isteriz.
Elde ederiz.
Kaybetmekten korkarız.
Sonra kaybetmemek için kontrol etmeye başlarız.
Kontrol ettikçe ilişki bozulur.
İlişki bozuldukça daha çok korkarız.
Ve sonunda en çok korktuğumuz şeyi kendi ellerimizle yaratırız.
Belki de insanın ruhunu beslemek, yalnızca kendisine güzel şeyler söylemek değildir.
Kendi içindeki korkuları tanımaktır.
Çünkü insan kendisini tanımadığında, çoğu zaman başkalarını kendi korkularının aynası olarak görür.
Nietzsche'nin sorusu
Nietzsche'nin felsefesindeki en güçlü damarlardan biri, insanın kendisini aşması fikridir.
Buradaki “kendini aşmak”, sürekli daha başarılı, daha güçlü, daha zengin olmak değildir.
Bazen insanın kendisini aşması, yıllardır taşıdığı bir öfkeyi bırakmasıdır.
Bazen affetmektir.
Bazen “Ben böyleyim” dediği bir davranışının aslında değiştirebileceği alışkanlık olduğunu fark etmektir.
Bazen de geçmişteki kendisine kızmayı bırakmaktır.
Çünkü insan yalnızca geleceğe doğru yürüyen, varlık değildir.
Geçmişini de yanında taşır.
Ve ruhunu beslemek, o geçmişe dönüp şöyle diyebilmektir:
“Seni artık cezalandırmayacağım.”
Kendini sevmek, kendine tapmak değildir
Burada ince bir çizgi var. Kendini sevmek ile kendini merkeze koymak aynı şey değildir. Kendisine değer veren insan, başkasının değerini azaltmak zorunda değildir. Kendi sınırlarını bilen insan, başkalarının sınırlarına da saygı göstermeyi öğrenir. Kendisine merhamet eden insan, başkasının acısına karşı da daha duyarlı hale gelir. Öz-sevgi, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi genişletir. Çünkü insan kendisiyle barıştıkça başkalarıyla savaşma ihtiyacı azalır.
Bu noktada Spinoza'nın düşüncesi oldukça öğreticidir.
Spinoza'ya göre insan doğanın dışında duran bağımsız bir varlık değildir; doğanın bir parçasıdır.
Ben, dünyadan ayrı bir “ben” değilim.
Başka insanlarla, hayvanlarla, doğayla, içinde yaşadığım toplumla ve hatta yaşadığım zamanla birbirine bağlı bir varlığım. Dolayısıyla ruhumu beslemek, kendimi dünyanın geri kalanından soyutlamak anlamına gelemez.
Tam tersine.
Dünyayla kurduğum bağı yeniden keşfetmek anlamına gelir.
Ruh yalnızca düşünerek beslenmez
Felsefe bize düşünmeyi öğretir.
Sanat bize hissetmeyi.
Dostluk bize paylaşmayı.
Aşk bize kırılgan olmayı.
Doğa bize kendimizden büyük bir şeyin parçası olduğumuzu hatırlatır.
İyilik ise bütün bunları hayata geçirir.
Bu yüzden ruhu beslemek yalnızca kitap okumak, meditasyon yapmak, güzel müzik dinlemek veya kendine zaman ayırmak değildir.
Bunlar başlangıçtır.
Asıl mesele, bütün bunların bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüdür.
Daha anlayışlı mı?
Daha merhametli mi?
Daha dürüst mü?
Daha sabırlı mı?
Daha az yargılayan biri mi?
Eğer ruhumuzu beslediğimizi söylüyor ama çevremizdeki insanların hayatını sürekli zehir ediyorsak, ruhumuzu değil, yalnızca egomuzu besliyoruzdur.
Mesele daha uzun yaşamak değil
Bedenimiz bir gün yaşlanacak.
Kaslarımız zayıflayacak.
Yüzümüzde çizgiler oluşacak.
Bir zamanlar önem verdiğimiz pek çok şey anlamını yitirecek.
Ve sonunda beden, ne kadar iyi bakmış olursak olalım, toprağa dönecek.
Bu kaçınılmaz…
Fakat insanın geride bıraktığı yalnızca bedeni değildir.
Birinin hayatında bıraktığı iz vardır.
Bir çocuğa verdiği güven.
Bir dosta sunduğu sadakat.
Yabancı birine yaptığı küçük bir iyilik.
Bir hayvana gösterdiği merhamet.
Bir insanın yalnızlığını birkaç dakikalığına bile olsa hafifleten sohbet.
Belki ruh dediğimiz şeyin en gerçek tarafı da burada ortaya çıkıyor.
Kendimizde taşıdığımız değil, başkalarının hayatına bıraktığımız şeylerde.
Çünkü insan yalnız başına anlam üreten bir varlık değildir.
Anlam, ilişkilerin içinde doğar.
Bir başkasına dokunduğumuzda.
Bir başkasının acısını fark ettiğimizde.
Birini gerçekten dinlediğimizde.
Sevdiğimizde.
Kaybettiğimizde.
Affettiğimizde.
Hiçbir şey söylemeden birinin yanında kaldığımızda.
Sonunda kendimize şu soruyu sormalıyız
Bugün bedenimizi ne kadar besledik?
Peki ruhumuzu?
Kendimize bugün nasıl davrandık?
Kendimizi küçümsedik mi?
Geçmişteki bir hatamız yüzünden yine kendimizi cezalandırdık mı?
Yoksa kendimize biraz olsun merhamet gösterebildik mi?
Ve daha önemlisi:
Bugün kimin ruhunu besledik?
Kime iyi geldik?
Kimin yalnızlığını biraz olsun azalttık?
Hangi canlıya zarar vermek yerine şefkat gösterdik?
Çünkü insanın ruhunu gerçekten besleyen şey, yalnızca kendisine dönmesi değildir.
Kendisinden çıkıp dünyaya yeniden bağlanabilmesidir.
Kendini sevmek başlangıçtır.
Kendini tanımak bir yolculuktur.
Kendine iyi davranmak bir zorunluluktur.
Ama bütün bunların nihai amacı, kendimizin etrafına daha kalın duvarlar örmek değil; dünyayla daha sahici bir bağ kurabilmektir.
Bedenimizi elbette besleyelim.
Yaşlanmaktan korkmadan ona iyi bakalım.
Ama aynada gördüğümüz yüzün arkasında sessizce bekleyen o görünmez tarafı da unutmayalım.
Çünkü bedenimiz bir gün bizi terk edecek.
Fakat asıl soru şu:
Biz, o gün gelene kadar nasıl bir insan olmayı başardık?



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın