Doğa Kötüyü Değil, Zayıfı mı Cezalandırır?
Nietzsche’nin dünyasında güçlü olmak ne demektir?
“Doğa kötüyü cezalandırmaz, zayıfı cezalandırır.”
— Friedrich Nietzsche’ye atfedilen söz
Bu cümle ilk okunduğunda insanın içini rahatsız ediyor.
Bizlere çocukluktan bu yana anlatılan dünyanın ahlaki bir düzeni vardır. İyiler kazanmalı, kötüler kaybetmelidir. Haksızlık yapan sonunda bedelini ödemeli, dürüst olan karşılığını görmelidir. Hayatın görünmeyen bir terazisi olduğuna inanmak isteriz.
Fakat, doğaya baktığımızda ne yazık ki böyle bir terazi yoktur.
Doğa zalim değildir.
Ama merhametli de değildir.
Bir ağacın yaşlı olması, fırtınanın onu devirmesine engel olmaz. Bir ceylanın iyi olması, aslanın onu yememesini sağlamaz. Bir insanın dürüst, nazik veya ahlaklı olması da hayatın ona otomatik olarak iyi davranacağı anlamına gelmez.
İşte Nietzsche'nin felsefesi tam burada, insanın karşısına dikilir.
Bize dünyanın olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi olduğunu hatırlatır.
Asıl soru şudur:
Hayat bize adil davranmıyorsa, biz yine de hayatın karşısında nasıl biri olacağız?
Nietzsche neden bu kadar rahatsız edici?
Friedrich Nietzsche, 19. yüzyıl Avrupa'sının en huzursuz filozoflarından biriydi.
1844'te doğdu, çok genç yaşta Basel Üniversitesi'nde klasik filoloji profesörü oldu ve henüz yirmili yaşlarının ortasındayken akademik dünyaya girdi. Fakat zamanla klasik akademinin sınırlarından uzaklaşarak felsefe, psikoloji, sanat, ahlak ve kültür üzerine son derece özgün bir düşünce dünyası kurdu.
Onu farklı kılan yalnızca söyledikleri değildi. Soru sorma biçimiydi. Nietzsche çoğu filozof gibi: “İyi nedir?” diye sormakla yetinmez. Daha rahatsız edici bir soru sorar: “İyi dediğimiz şeye neden iyi diyoruz?” Ahlakın kendisini sorgulamaya başlar.
İnsanların inandığı değerlerin gerçekten evrensel ve değişmez hakikatler mi olduğunu, yoksa belirli tarihsel koşulların, korkuların, arzuların ve güç ilişkilerinin ürünü mü olduğunu araştırır.
Bu nedenle Nietzsche yalnızca bir ahlak filozofu değildir. Bir bakıma insanın kendi kendisine anlattığı hikâyelerin dedektifidir.
İyilik her zaman güç müdür?
Nietzsche'nin en yanlış anlaşılan taraflarından biri "güç" kavramıdır.
Onu yalnızca fiziksel kuvvet, siyasi iktidar veya başkalarını ezme arzusu üzerinden okumak büyük bir hata olur.
Nietzsche'deki “güç istenci” (Wille zur Macht), insanın yalnızca başkaları üzerinde egemenlik kurması anlamına gelmez. Direnci aşma, kendini geliştirme, yaratma, biçim verme ve kendi kapasitesini genişletme yönündeki bir yaşam etkisi olarak yorumlanmalıdır.
Bu nedenle Nietzsche'nin güçlü insanı, başkalarını küçülten insan değildir.
Kendisini aşabilen insandır.
Dün olduğundan biraz daha farklı olabilen...
Kendi korkularının üzerine yürüyebilen...
Kendi zaaflarını görebilen...
Başkasının onayına ihtiyaç duymadan kendi değerlerini yaratabilen...
Ve en önemlisi:
Hayatın bütün acılarına rağmen hayata “evet” diyebilen insan.
Bu, Nietzsche'nin düşüncesindeki en önemli ayrımlardan biridir.
Güç, başkasını ezmek değil;
kendini aşabilecek kadar güçlü olmaktır.
Nietzsche'nin kendi yolculuğu: Schopenhauer'dan Nietzsche'ye
Nietzsche'nin düşüncesini anlamak için onun kimlerden etkilendiğine bakmak gerekir.
Bunların başında Arthur Schopenhauer gelir.
Schopenhauer Nietzsche'nin gençlik döneminde çok önemli bir entelektüeldi. Schopenhauer'a göre “dünyanın temelinde kör, doyumsuz ve sürekli isteyen bir “irade” vardır. İnsan istediği sürece acı çeker; çünkü arzu bittiğinde yeni bir arzu başlar.” düşünce biçimini geliştirmişti.
Nietzsche başlangıçta bu karamsar dünya görüşünden güçlü biçimde etkilenmişti.
Fakat zaman içinde Schopenhauer'dan ayrıldığı nokta tam da burası oldu.
Schopenhauer:
“Hayat acıdır; arzuyu azalt.” der gibiydi.
Nietzsche ise giderek: “Hayat acıdır; öyleyse hayatı bütünüyle reddetmek yerine onu olduğu haliyle kabul etmeyi öğren.” noktasına ilerledi.
Bu ayrım küçücük görünür ama Nietzsche'nin bütün felsefesini değiştirir.
Schopenhauer acıdan kaçışın yollarını ararken Nietzsche acının içinden geçmeyi düşünür.
Birinin gözünde yara, hayattan uzaklaşmak için bir nedendir.
Diğerinin gözünde yara, insanın kendisini dönüştürebileceği bir malzemedir.
Herakleitos: Dünyanın değişmeyen tek şeyi değişimdir
Nietzsche'nin düşüncesinde antik Yunan filozofu Herakleitos'un da önemli bir yankısı vardır.
Herakleitos için gerçeklik sürekli bir oluş içerisindedir.
Dünya sabit bir yapı değildir.
Her şey akar, değişir, dönüşür.
Nietzsche'nin insan anlayışı da buna yakındır.
İnsan tamamlanmış bir varlık değildir. İnsan bir projedir.
Bu yüzden Nietzsche'nin düşüncesinde “kendin olmak”, hazır bir kişiliği keşfetmekten çok, kendini yaratmak anlamına gelir.
Modern kişisel gelişim kitaplarının “kendinin en iyi versiyonu ol” cümlesi bugün çok sıradan geliyor bizlere. Fakat Nietzsche'nin yaklaşık yüz elli yıl önce sorduğu soru çok daha serttir:
“Sana verilmiş olan kişiden memnun musun, yoksa kendini yeniden yaratmaya cesaretin var mı?”
Nietzsche ve “Tanrı'nın ölümü”
Nietzsche'nin en meşhur düşüncelerinden biri:
“Tanrı öldü.” ifadesidir.
Bu cümle çoğu zaman Nietzsche'nin basitçe ateizmini ilan etmesi gibi anlaşılır.
Oysa mesele bundan daha büyüktür.
Nietzsche burada Batı toplumunda geleneksel dini değerlerin ve onların sağladığı mutlak anlam zemininin giderek çöktüğünü teşhis eder. Bilim ilerlemektedir. Modernleşme gerçekleşmektedir. Eski inanç biçimleri sarsılmaktadır. Fakat insanın önünde korkutucu bir soru kalmaktadır:
Eski değerler çöktüğünde yerine ne koyacağız?
Nietzsche'nin nihilizm problemi tam burada ortaya çıkar. İnsan, kendisine hazır olarak verilmiş anlamı kaybettiğinde boşluğa düşebilir. Modern insanın depresif, amaçsız ve yabancılaşmış haliyle Nietzsche arasında bu nedenle şaşırtıcı bir bağ vardır. Nitekim çağdaş varoluşçuluk Nietzsche'yi 20. yüzyılın en önemli öncülerinden biri olarak kabul eder. Kierkegaard ile birlikte Nietzsche, daha sonra gelişecek varoluşçu düşüncenin temel hazırlayıcıları arasında görülür.
Peki Nietzsche'den kimler etkilendi?
İşte Nietzsche'nin asıl ilginç tarafı burada başlıyor.
Kendisinden sonra gelen düşünürlerin büyük bölümü Nietzsche'yle ya anlaşarak ya kavga ederek ya da onu yeniden yorumlayarak düşünmeye devam etti.
Martin Heidegger: Varlığın unutulması
Heidegger, Nietzsche'yi modern felsefenin son büyük metafizik düşünürü olarak ele aldı.
Heidegger'in temel sorusu:
“Varlık nedir?” sorusuydu.
İnsanın gündelik hayatın içinde kendisini nasıl kaybettiğini, toplumun bize sunduğu hazır kimliklerin içinde nasıl “başkaları gibi” yaşamaya başladığımızı araştırdı.
Nietzsche'nin “sürü” eleştirisiyle burada güçlü bir akrabalık ortaya çıkar.
İnsan bazen kendi hayatını yaşamaz.
Başkalarının hayatını tekrar eder.
Ne giyeceğini, ne isteyeceğini, neye kızacağını, neyi seveceğini toplum belirler.
Heidegger buna farklı kavramlarla yaklaşırken Nietzsche çok daha önce insanın “sürü insanı” haline gelme tehlikesini anlatmıştı.
Michel Foucault: Ahlakın arkasındaki güç
Nietzsche'nin belki de en doğrudan mirasçılarından biri Michel Foucault oldu.
Foucault'nun temel sorularından biri şuydu:
“Bugün doğru kabul ettiğimiz şeyler nasıl doğru haline geldi?”
Bu soru doğrudan Nietzsche'nin yöntemini hatırlatır.
Foucault, toplumun “normal” ve “anormal”, “sağlıklı” ve “hasta”, “suçlu” ve “masum”, “doğru” ve “yanlış” kategorilerini nasıl oluşturduğunu araştırdı.
Bunun arkasındaki kurumları ve güç ilişkilerini inceledi.
Nietzsche'nin ahlakın tarihsel kökenlerini araştırdığı “soykütüğü” (genealogy) yöntemi, Foucault'nun düşüncesinde yeniden hayat buldu. Foucault'nun kendi felsefi gelişiminde Nietzsche'nin etkisinin belirleyici olduğu özellikle vurgulanır.
Nietzsche:
“Bu değer nereden geldi?” diye soruyordu.
Foucault: “Bu bilgi neden doğru kabul ediliyor ve bu doğruluk kimin işine yarıyor?” diye sordu.
İkisi de bize aynı huzursuz edici şeyi öğretir:
Bir düşüncenin eski olması, onun doğru olduğu anlamına gelmez.
Gilles Deleuze: Nietzsche'yi yeniden düşünmek
Fransız filozof Gilles Deleuze, Nietzsche'yi 20. yüzyılın en yaratıcı düşünürlerinden biri olarak yeniden yorumladı.
Deleuze için Nietzsche'nin felsefesi yalnızca “güçlü ol” tavsiyesi değildi.
Mesele yaşamı azaltan, insanı suçluluk ve itaat içine hapseden değerlerle yaşamı çoğaltan, yaratıcılığı ve farklılığı mümkün kılan değerleri ayırt etmekti.
Bu nedenle Deleuze'de Nietzsche, bir “güç filozofu” olmaktan çok bir oluş filozofu haline gelir.
İnsan tek bir kimliğe mahkûm değildir.
Değişebilir.
Dönüşebilir.
Kendini yeniden yaratabilir.
Kişisel gelişim açısından Nietzsche'nin en değerli mirası budur.
Kendini bulmak yerine kendini yaratmak.
Sartre ve Camus: Nietzsche'nin gölgesinde varoluş
Jean-Paul Sartre ve Albert Camus doğrudan “Nietzscheciler” olarak sınıflandırılamaz. Hatta Nietzsche'nin düşüncelerini kendi sistemlerine bütünüyle taşımazlar. Fakat onun açtığı problem alanının içinde yaşarlar:
Eğer evren bize hazır bir anlam sunmuyorsa insan ne yapacaktır?
Sartre bu soruya insanın özgürlüğü ve sorumluluğu üzerinden yaklaşır. Camus ise absürd üzerinden. Nietzsche ise daha erken bir tarihte bu krizin kapısını açmıştır. Modern insanın önünde hazır anlamların yıkıldığı bir dünya vardır.
Ve insan artık şu soruyla baş başadır:
“Bana verilmiş bir anlam yoksa kendi anlamımı yaratabilir miyim?”
Varoluşçuluğun 20. yüzyıldaki gelişimi tam da bu sorular etrafında şekillenir.
Freud'un habercisi mi?
Nietzsche ile Sigmund Freud arasında doğrudan ve basit bir “öğretmen-öğrenci” ilişkisi kurmak doğru olmaz.
Fakat ikisinin insan anlayışı arasında çarpıcı paralellikler vardır.
Nietzsche, insanın kendisine anlattığı rasyonel hikâyelerin arkasında daha derin dürtüler, arzular, korkular ve çatışmalar bulunduğunu düşünüyordu.
Freud ise bunu psikanalitik bir sistem içerisinde geliştirdi.
Bu nedenle Nietzsche, Freud ve Marx gibi düşünürlerle birlikte sonradan “şüphe hermenötiği” olarak adlandırılan bir düşünce geleneğinin önemli isimlerinden biri olarak görülür.
Üçünün ortak tarafı şudur:
İnsan kendisini sandığı kadar iyi tanımıyor olabilir.
Belki de bizi yöneten nedenlerin önemli bir kısmı, bizim kendimize anlattığımız nedenler değildir.
Bu düşünce bugün psikolojiden nörobilime kadar birçok alanda hâlâ son derece canlıdır.
Nietzsche'nin kişisel gelişime söyleyeceği en sert şey
Bugün kişisel gelişim çoğu zaman şöyle anlatılıyor:
Kendine inan. Pozitif düşün. Konfor alanından çık. Başarısızlık bir fırsattır. Kendinin en iyi versiyonu ol.
Nietzsche muhtemelen bunların bir kısmına kaşlarını kaldırarak bakardı.
Çünkü onun meselesi “daha başarılı bir insan” olmak değildi.
Daha sahici bir insan olmaktı.
Bunun yolu da bazen kendimizle ilgili hoşumuza giden bütün hikâyeleri yıkmaktan geçer. Kendimizi iyi insan zannederken neden öfkelendiğimizi görmek... Kendimizi özgür zannederken aslında toplumun beklentilerine ne kadar bağımlı olduğumuzu görmek... Başkalarını eleştirirken kendi içimizde neyi sakladığımızı görmek...
Ve en önemlisi:
Kendi zayıflığımızla yüzleşmek.
Çünkü insanın gerçek gücü, zayıflığını inkâr etmesinden değil, onu tanımasından başlar.
“Bize kötülük yapan birine kötülük yapmak...”
Burada başlangıçtaki cümleye geri dönebiliriz.
Bize kötülük yapan birine kötülük yaptığımızda çoğu zaman kendimizi haklı hissederiz.
“Bunu o başlattı.”
“Bunu hak etti.”
“Ben sadece karşılığını verdim.”
Ama burada Nietzsche'nin düşüncesi bize başka bir soru sorabilir:
Sen onun yaptığından farklı olarak ne yaptın?
Çünkü kötülüğe kötülükle cevap verdiğimizde adalet sağlamış olmayabiliriz. Yalnızca bize yapılan davranışın yeni taşıyıcısı oluruz. Bizi yaralayan şeyin, bizden başka birine geçmesine aracılık ederiz. Ve böylece kötülük, bir insanın karakterinden diğerine aktarılır.
Gerçek güç burada başlar:
Bana yapılanı aynen geri vermek zorunda değilim.
Bu pasiflik değildir. Affetmek zorunda olmak da değildir. Sınır koymamak hiç değildir. En güçlü cevap, karşımızdakinin davranışını tekrar etmemektir. Çünkü insan kendisine yapılan her şeyi geri vermek zorunda olsaydı, dünyadaki bütün yaralar birbirinin devamı olurdu.
Nietzsche'nin bize bıraktığı asıl miras
Nietzsche'yi yalnızca “güçlü ol” diyen bir filozof olarak okumak onu küçültmektir.
O bize daha zor bir şey söyler:
Kendine bak.
Neden böyle düşündüğünü sor.
Neden böyle istediğini sor.
Neden bazı insanlardan nefret ettiğini sor.
Neden bazı değerlere bağlı olduğunu sor.
Neden başkalarının onayına ihtiyaç duyduğunu sor.
Ve sonra daha zor soruya gel:
Bütün bunların arkasında gerçekten “sen” var mısın?
Nietzsche'nin felsefesi insanı rahatlatmak için yazılmış değildir.
Bir ayna gibidir.
Bazen güzel gösterir.
Bazen çirkin.
Bazen de hiç görmek istemediğimiz bir tarafımızı gösterir.
Ama iyi bir ayna gibi bizi kandırmaz.
Belki Nietzsche'nin kişisel gelişim açısından bugün hâlâ bu kadar güçlü olmasının nedeni budur. Çünkü bize “kendini sev” demeden önce, “Kendini tanımaya cesaretin var mı?” diye sorar.
Ve insanın kendisini gerçekten değiştirmesi, tam burada başlar. Çünkü bazen hayatın bize yaptığı şey cezalandırmak değildir. Hayat yalnızca direnç gösterir. Ve o direnç karşısında kim olduğumuz ortaya çıkar.
Kimi insan kırılır.
Kimi insan sertleşir.
Kimi insan başkasını kırmaya başlar.
Kimi ise bütün yaşadıklarına rağmen başka türlü biri olmaya karar verir.
İşte Nietzsche'nin “kendini aşma” düşüncesi burada kişisel bir anlam kazanır.
Başına gelen şey sen değilsin.
Asıl mesele, başına gelen şeyden sonra kim olduğundur.
Güçlü olmak, hayatın sana hiç zarar vermemesi değildir.
Güçlü olmak; zarar gördüğün halde, sana zarar veren şeye dönüşmemektir.
“Olman gereken kişi ol.” — Friedrich Nietzsche



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın