Fedakârlığın Görünmeyen Yüzü

Fedakârlığın Görünmeyen Yüzü
1 Beğen
0 Yorum


“Fedakârlık dediğin şey, başkası için yaptıkların değil, kendin için yapmadıklarındır aslında.”
— M. Calavera
Fedakârlık kelimesini duyduğumuzda aklımıza çoğunlukla verdiğimiz şeyler gelir: Birinden vazgeçmek, zamanımızı başkasına ayırmak, kendi konforumuzdan ödün vermek, sevdiğimiz bir insan için bazı arzularımızı ertelemek…
Oysa Calavera'nın sözü, fedakârlığın asıl muhasebesini başka bir yerde yapıyor:
Kendimizden ne verdik?
Çünkü insan bazen başkalarına bir şeyler verirken, aslında kendisinden çok daha büyük bir şeyi sessizce eksiltir: kendi hayatını. Bir başkasının mutluluğu uğruna sustuğumuz her cümle, kendi içimizde biraz daha büyüyen bir sessizliktir. Bir ilişki bozulmasın diye vazgeçtiğimiz her sınır, kendimize çizdiğimiz bir çizgiyi silmektir. Birinin sevgisini kaybetmemek için kendi ihtiyaçlarımızı sürekli ertelemek ise zamanla insanın kendisiyle olan bağını zayıflatır. Ve bir gün geriye dönüp baktığımızda, “Onun için çok şey yaptım.” demekten daha ağır bir cümleyle karşılaşabiliriz:
“Kendim için hiçbir şey yapmadım.”
Fedakârlığın antik aynası: Alkestis ve Deli Dumrul
Yunan mitolojisinde fedakârlık denince insanın karşısına çıkan en çarpıcı hikâyelerden biri Alkestis'tir.
Pherai kralı Admetos'un kaderi ölüm olarak belirlenmiştir. Fakat tanrılar ona bir istisna tanır: Eğer onun yerine başka biri ölmeyi kabul ederse Admetos yaşayabilecektir.
Önce ailesine gider.
Babası kabul etmez.
Annesi kabul etmez.
Hiç kimse kendi hayatını onunkiyle değiştirmeye yanaşmaz.
Sonunda karısı Alkestis öne çıkar.
Ve eşinin yerine ölmeyi kabul eder.
Alkestis, kendi hayatını geride bırakıp ölümün kapısından içeri girer. Admetos ise yaşamaya devam eder. Daha sonra Herakles, Alkestis'in başına gelenleri öğrenir ve onu ölümün elinden geri getirir.
Hikâyenin ilk bakışta söylediği şey açıktır:
Alkestis sevginin en büyük fedakârlığını yapmıştır.
Fakat biraz daha uzun bakınca mit başka bir soru sormaya başlar:
Bir insan sevdiği kişi için kendi hayatından vazgeçtiğinde, bu yalnızca sevgi midir?
Bu sorunun bizi asıl şaşırtan tarafı ise Alkestis'in hikâyesinin yalnızca Yunan mitolojisine ait bir duygu dünyasını anlatmamasıdır.
Yüzyıllar ve coğrafyalar değişir; fakat insanın sevgi karşısında kendisini feda etme ihtiyacı tuhaf biçimde aynı kalır.
Bunun çok çarpıcı bir karşılığını Dede Korkut Hikâyeleri'ndeki Deli Dumrul anlatısında görürüz.
Deli Dumrul da ölümle karşı karşıya kaldığında, kendisi için başka bir can bulunabileceği düşüncesiyle önce anne ve babasına yönelir. Fakat onlar kendi hayatlarını oğullarınınkiyle değiştirmeye yanaşmazlar.
Sonra eşi ortaya çıkar.
Ve eşinin yerine ölmeyi kabul eder.
Burada Alkestis ile Deli Dumrul'un hikâyesi, birbirinden çok uzak iki kültürün aynı insanlık sorusunun etrafında buluştuğu bir aynaya dönüşür.
Alkestis de Deli Dumrul'un eşi de, sevdiği insanın yaşaması için kendi hayatını ortaya koyar.
Daha da çarpıcı olan şudur:
Her iki hikâyede de anne ve baba kendi hayatlarını korurken, eş kendisini feda etmeye hazırdır.
Bu ayrıntı, fedakârlığı yalnızca “iyilik yapmak” olmaktan çıkarır ve onu çok daha derin bir yere taşır.
Çünkü burada mesele artık bir başkasına yardım etmek değildir.
Mesele, kendi varlığını bir başkasının varlığına bağlamaktır.
Alkestis ile Deli Dumrul'un eşini birbirine yaklaştıran şey tam da budur. İkisi de “Ben yaşayayım, o ölsün” demez.
Tam tersine:
“O yaşasın, ben öleyim.”
Ve belki de insanın fedakârlık dediği şeyin en saf, ama aynı zamanda en tehlikeli hâli burada başlar.
Çünkü sevgi insanı kendisinin dışına çıkarabilir.
Ama insan kendisinin dışına çıkarken, kendisini tamamen geride de bırakabilir.
Alkestis'in fedakârlığı romantik olduğu kadar ürperticidir. Deli Dumrul'un eşinin fedakârlığı da öyle.
İki hikâyede de sevgi, insanın kendi hayatından vazgeçebileceği kadar güçlüdür.
Ve iki anlatı da bize aynı rahatsız edici soruyu bırakır:
Bir başkasının hayatını kurtarmak için kendi hayatından vazgeçmek, sevginin en yüce biçimi midir; yoksa insanın kendisine karşı işleyebileceği en büyük haksızlıklardan biri mi?
Belki de cevap, fedakârlığın kendisinde değil, sınırında saklıdır.
Çünkü insan sevdiği için çok şey yapabilir.
Zamanından vazgeçebilir.
Konforundan vazgeçebilir.
Hayallerinin bir kısmını erteleyebilir.
Kendi çıkarlarını ikinci plana bırakabilir.
Bazen de gerçekten, sevdiği insan için hayatını ortaya koyabilir.
Fakat sevdiği uğruna kendisini tamamen ortadan kaldırdığında, artık ortada yalnızca fedakârlık yoktur.
Kendinden vazgeçiş de vardır.
İşte Alkestis ile Deli Dumrul'un eşini yüzyıllar sonra hâlâ önemli kılan şey budur.
İkisi de bize sevginin büyüklüğünü gösterirken, aynı zamanda sevginin karanlık sınırına da yaklaştırır.
Çünkü sevgi, insanı kendisinden çıkarabilir.
Fakat sağlıklı bir sevgi, insanın kendisini tamamen yok etmesini gerektirmemelidir.
Belki gerçek fedakârlık, kendini feda etmek değil; kendinden eksiltmeden verebilmeyi öğrenmektir.
Çünkü insanın hayatındaki en değerli şeyleri başkaları için harcaması kolaydır.
Zor olan, verirken kendini de koruyabilmektir.
Bu yüzden Alkestis'in ölümüne, Deli Dumrul'un eşinin cesaretine yalnızca romantik bir hayranlıkla bakmak yerine, onların karşısında kendi hayatımızı düşünmek gerekir.
Kendimize şu soruyu sormamız gerekir: “Ben sevdiğim insanlar için ne kadarını verebilirim?”
Ama yalnızca bu değil.
Asıl soru belki de şudur: “Onları sevebilmek için kendimden ne kadar vazgeçiyorum?” Çünkü insanın en büyük fedakârlığı, bir başkasına verdiği şey değildir.
“Kendim için hiçbir şey yapmadım.”
Fedakârlığın antik aynası: Alkestis ve Deli Dumrul
Yunan mitolojisinde fedakârlık denince insanın karşısına çıkan en çarpıcı hikâyelerden biri Alkestis'tir.
Pherai kralı Admetos'un kaderi ölüm olarak belirlenmiştir. Fakat tanrılar ona bir istisna tanır: Eğer onun yerine başka biri ölmeyi kabul ederse Admetos yaşayabilecektir.
Önce ailesine gider.
Babası kabul etmez.
Annesi kabul etmez.
Hiç kimse kendi hayatını onunkiyle değiştirmeye yanaşmaz.
Sonunda karısı Alkestis öne çıkar.
Ve eşinin yerine ölmeyi kabul eder.
Alkestis, kendi hayatını geride bırakıp ölümün kapısından içeri girer. Admetos ise yaşamaya devam eder. Daha sonra Herakles, Alkestis'in başına gelenleri öğrenir ve onu ölümün elinden geri getirir.
Hikâyenin ilk bakışta söylediği şey açıktır:
Alkestis sevginin en büyük fedakârlığını yapmıştır.
Fakat biraz daha uzun bakınca mit başka bir soru sormaya başlar: Bir insan sevdiği kişi için kendi hayatından vazgeçtiğinde, bu yalnızca sevgi midir?
Bu sorunun bizi asıl şaşırtan tarafı ise Alkestis'in hikâyesinin yalnızca Yunan mitolojisine ait bir duygu dünyasını anlatmamasıdır.
Yüzyıllar ve coğrafyalar değişir; fakat insanın sevgi karşısında kendisini feda etme ihtiyacı tuhaf biçimde aynı kalır.
Bunun çok çarpıcı bir karşılığını Dede Korkut Hikâyeleri'ndeki Deli Dumrul anlatısında görürüz.
Deli Dumrul da ölümle karşı karşıya kaldığında, kendisi için başka bir can bulunabileceği düşüncesiyle önce anne ve babasına yönelir. Fakat onlar kendi hayatlarını oğullarınınkiyle değiştirmeye yanaşmazlar.
Sonra eşi ortaya çıkar.
Ve eşinin yerine ölmeyi kabul eder.
Burada Alkestis ile Deli Dumrul'un hikâyesi, birbirinden çok uzak iki kültürün aynı insanlık sorusunun etrafında buluştuğu bir aynaya dönüşür.
Alkestis de Deli Dumrul'un eşi de, sevdiği insanın yaşaması için kendi hayatını ortaya koyar.
Daha da çarpıcı olan şudur: Her iki hikâyede de anne ve baba kendi hayatlarını korurken, eş kendisini feda etmeye hazırdır. Bu ayrıntı, fedakârlığı yalnızca “iyilik yapmak” olmaktan çıkarır ve onu çok daha derin bir yere taşır. Çünkü burada mesele artık bir başkasına yardım etmek değildir.
Mesele, kendi varlığını bir başkasının varlığına bağlamaktır.
Alkestis ile Deli Dumrul'un eşini birbirine yaklaştıran şey tam da budur. İkisi de “Ben yaşayayım, o ölsün” demez.
Tam tersine:
“O yaşasın, ben öleyim.”
İnsanın fedakârlık dediği şeyin en saf, ama aynı zamanda en tehlikeli hâli burada başlar. Çünkü sevgi insanı kendisinin dışına çıkarabilir. Ama insan kendisinin dışına çıkarken, kendisini tamamen geride de bırakabilir. Alkestis'in fedakârlığı romantik olduğu kadar ürperticidir. Deli Dumrul'un eşinin fedakârlığı da öyle. İki hikâyede de sevgi, insanın kendi hayatından vazgeçebileceği kadar güçlüdür.
Ve iki anlatı da bize aynı rahatsız edici soruyu bırakır: Bir başkasının hayatını kurtarmak için kendi hayatından vazgeçmek, sevginin en yüce biçimi midir; yoksa insanın kendisine karşı işleyebileceği en büyük haksızlıklardan biri mi?
Cevap, fedakârlığın kendisinde değil, sınırında saklıdır. Çünkü insan sevdiği için çok şey yapabilir.
Zamanından vazgeçebilir.
Konforundan vazgeçebilir.
Hayallerinin bir kısmını erteleyebilir.
Kendi çıkarlarını ikinci plana bırakabilir.
Bazen de gerçekten, sevdiği insan için hayatını ortaya koyabilir.
Fakat sevdiği uğruna kendisini tamamen ortadan kaldırdığında, artık ortada yalnızca fedakârlık yoktur.
Kendinden vazgeçiş de vardır.
İşte Alkestis ile Deli Dumrul'un eşini yüzyıllar sonra hâlâ önemli kılan şey budur. İkisi de bize sevginin büyüklüğünü gösterirken, aynı zamanda sevginin karanlık sınırına da yaklaştırır. Çünkü sevgi, insanı kendisinden çıkarabilir. Fakat sağlıklı bir sevgi, insanın kendisini tamamen yok etmesini gerektirmemelidir. Gerçek fedakârlık, kendini feda etmek değil; kendinden eksiltmeden verebilmeyi öğrenmektir. Çünkü insanın hayatındaki en değerli şeyleri başkaları için harcaması kolaydır. Zor olan, verirken kendini de koruyabilmektir. Bu yüzden Alkestis'in ölümüne, Deli Dumrul'un eşinin cesaretine yalnızca romantik bir hayranlıkla bakmak yerine, onların karşısında kendi hayatımızı düşünmek gerekir.
Kendimize şu soruyu sormalıyız: “Ben sevdiğim insanlar için ne kadarını verebilirim?”
Ama yalnızca bu değil. Asıl soru şudur: “Onları sevebilmek için kendimden ne kadar vazgeçiyorum?” Çünkü insanın en büyük fedakârlığı, bir başkasına verdiği şey değildir. Kendisine vermeyi bıraktığı şeydir.
Fedakârlık ne zaman erdem olmaktan çıkar?
Burada ince bir ayrım var. Fedakârlık her zaman kötü değildir. Sevgi, dostluk, aile, dayanışma ve insanlık zaten zaman zaman kendimizden bir şey vermeyi gerektirir. Bazen sevdiğimiz biri için rahatımızdan vazgeçeriz. Bazen bir başkasının yarası için kendi konforumuzu ikinci plana atarız. Bazen gerçekten vermek gerekir. Fakat sorun, fedakârlığın tek taraflı bir yaşam biçimine dönüşmesiyle başlar.
Sen hep anlayan tarafsan…
Hep bekleyen…
Hep affeden…
Hep susan…
Hep ikinci plana geçen…
Hep “önemli değil” diyen…
Bir noktadan sonra yaptığın şey fedakârlık değil, kendini terk etmektir. Ve insan kendini terk etmeyi erdem zannettiğinde, başkalarının rahatlığı kendi mutsuzluğunun üzerine kurulmaya başlar. Nietzsche'nin fedakârlık ve kendinden vazgeçme ahlakına duyduğu kuşku tam da burada anlam kazanır.
Çünkü Nietzsche'nin sorduğu temel sorulardan biri şudur: Bu davranış gerçekten hayatı mı büyütüyor, yoksa insanı kendi hayatından mı uzaklaştırıyor? Bu ayrımı yapmak zorundayız. Çünkü kendini yok ederek iyi bir insan olunmaz.
Bazen “hayır” demek, kendine verdiğin en büyük hediyedir.
Çocukluğumuzdan beri bize iyi insan olmanın başkalarını düşünmekle ilgili olduğu öğretildi.
Paylaş.
Anla.
Affet.
Yardım et.
Alttan al.
Fedakâr ol.
Bunların hiçbirinde sorun yok. Sorun, bu öğretilerin yanına bir cümle eklenmediğinde başlıyor: “Ama kendini de unutma.”
Oysa insanın kendisine karşı sorumluluğu da vardır.
Kendi hayatına.
Kendi zamanına.
Kendi değerlerine.
Kendi sınırlarına.
Kendi geleceğine.
Kierkegaard'ın düşüncesinde insanın kendi benliğiyle kurduğu ilişki merkezi bir meseledir. İnsan kalabalığın içinde eriyerek değil, kendi varoluşuyla yüzleşerek kendisi olabilir.
Huzurlu bir hayatın en zor taraflarından biri budur:
Herkesi memnun edemeyeceğini kabul etmek.
Çünkü bazı insanları mutlu etmek için kendinden vazgeçmen gerekir.
Ve işte orada durman gerekir.
Kendini sürekli ertelemek de bir seçimdir.
“Şimdi onun zamanı.”
“Sonra kendime bakarım.”
“Biraz daha sabredeyim.”
“İşler düzelsin.”
“İlişki düzelsin.”
“Bir gün kendim için yaşayacağım.”
İnsan hayatını çoğu zaman büyük trajedilerle değil, küçük ertelemelerle kaybeder.
Kendi hayallerini sürekli sonraya bırakarak…
Kendi sesini başkalarının beklentilerinin altında ezerek…
Kendi mutluluğunu bir başkasının kararına bağlayarak…
Ve sonra yaş ilerlediğinde insanın karşısına acı bir soru çıkar:
“Ben bütün bu yıllar boyunca kimin hayatını yaşadım?”
Gerçek fedakârlığın en görünmez biçimi budur: Kendi hayatını yaşamayı sürekli ertelemek. Gerçek sevgi kendini yok etmek değildir. Birini sevmek, onun için kendinden vazgeçmek anlamına gelmez. Aksine, gerçek sevgi iki insanın birbirini yok etmeden birbirine yer açabilmesidir. Bir ilişkide sürekli biri küçülüyor, diğeri büyüyorsa orada sevgi kadar dengesizlik de vardır. Çünkü sevgi, insanın kendisinden vazgeçmesini değil; kendisi olarak kalırken bir başkasına yer açmasını gerektirir. Bu yüzden sağlıklı bir ilişkide “senin için neler yaptım” kadar şu sorunun da sorulabilmesi gerekir: “Senin yanında kendim olarak kalabildim mi?” İlişkinin gerçek bedeli, verilen hediyeler ya da geçirilen yıllar değildir. Bazen bedel, söylenmemiş bir “hayır”dır. Ertelenmiş bir hayaldir. Bazen gidilmemiş bir yoldur. Bazen de sırf birini kaybetmemek için kaybettiğin kendinsindir.
Kendine karşı da sadık ol.
Hayatta başkalarına karşı sadakatten çok söz ederiz. Oysa insanın kendisine sadakati de vardır.
Kendi değerlerine.
Kendi vicdanına.
Kendi sınırlarına.
Kendi hayallerine.
Kendi ruhuna.
Bir başkasını kaybetmemek için kendini kaybettiğinde aslında bir şey kazanmış olmazsın. Sadece kaybın adını değiştirirsin.
Bu nedenle olgunlaşmak, daha fazla fedakârlık yapmayı öğrenmek değil; hangi fedakârlığın anlamlı, hangisinin kendine ihanet olduğunu ayırt etmeyi öğrenmektir.
Bazen gitmek gerekir.
Hayır demek.
Bazen cevap vermemek.
Bir ilişkiyi bitirmek.
Bazen yıllardır sürdürdüğün bir alışkanlığı bırakmak.
Herkes senden bir şey beklerken ilk defa kendine dönüp: “Peki ya ben?” diye sormak.
Bu bencillik değildir. Bu, kendine karşı sorumluluktur. Sonunda mesele fedakârlık değil, ölçüdür. Kendinden hiçbir şey vermeyen insanın sevgisi eksik kalabilir. Ama kendinden her şeyi veren insanın da sonunda verecek bir şeyi kalmaz. İşte denge burada başlar.
Başkalarına iyi gelirken kendine kötü gelmemek.
Severken kendini kaybetmemek.
Bağlanırken bağımlı olmamak.
Affederken sınırlarını unutmamak.
Vermek ama tükenmemek.
Ve gerektiğinde, dünyanın bütün beklentilerine rağmen kendi hayatını seçebilmek. İnsanın hayatındaki en büyük fedakârlık, başkaları için yaptıkları değil; kendisi olmak için vazgeçmek zorunda kaldığı şeylerdir.
Alkestis'in hikâyesi bize sevginin ne kadar ileri gidebileceğini gösterir. Ama aynı zamanda başka bir soruyu da sonsuza kadar açık bırakır: Sevdiğin biri için ölmek mi daha büyük fedakârlıktır, yoksa onunla birlikte yaşayabilmek için kendini kaybetmemeyi öğrenmek mi?
Belki de gerçek olgunluk, kendini feda edecek kadar sevebilmekte değil; severken kendini de koruyacak kadar bilge olabilmektedir. Çünkü hayat, başkalarının hikâyesinde iyi bir yan karakter olmak için verilmedi bize.
Bir gün kendi hayatımızın merkezine dönmek zorundayız.
Özgürlük tam o anda başlar:
Kendinden vazgeçmeyi fedakârlık sanmayı bıraktığın gün.
 
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın