Her Savaşa Girilmez: Kazanmanın Bedeli Üzerine

Her Savaşa Girilmez: Kazanmanın Bedeli Üzerine
1 Beğen
0 Yorum

Bir çatışmaya girmek kolaydır. Asıl ustalık, hangi savaşın insanı büyüttüğünü, hangisinin ise kazansan bile senden bir parça eksilteceğini bilmektir.

Hayatta bazı mücadeleler vardır; insan kendisini savunmak zorunda hisseder. Bir haksızlık, bir ihanet, bir küçümseme, bir sınır ihlali…

İçimizde bir ses hemen ayağa kalkar: “Buna sessiz kalamam.”
Oysa bazen sessiz kalmak korkaklık değil, stratejidir. Geri çekilmek yenilmek değil, kendini korumaktır. Ve en büyük zafer, karşındakini yenmek değil, onun seni kendi öfkesinin içine çekmesine izin vermemektir.

Sun Tzu'nun savaş sanatında asıl ustalık, her savaşı kazanmak değildir. Ona göre en yüksek başarı, düşmanın direncini savaşmadan kırabilmektir. 
Sun Tzu (Sun Zi), yaklaşık MÖ 5. yüzyılda yaşamış kabul edilen Çinli bir askerî stratejist, düşünür ve komutandır. En önemli eseri Savaş Sanatı (Bing Fa), savaş üzerine yazılmış en eski ve en etkili strateji metinlerinden biridir.

Fakat Sun Tzu'yu yalnızca bir “savaş teorisyeni” olarak görmek biraz eksik kalır. Asıl ilginç tarafı, güç, çatışma, insan psikolojisi, zamanlama ve karar verme üzerine söylediklerinin bugün bile iş hayatından ilişkilere kadar uygulanabilmesidir.
Düşmanın direncini savaşmadan kırabilmek. 
Bu düşünceyi günlük hayatımıza taşıdığımızda ortaya oldukça sert ama özgürleştirici bir soru çıkar:“Bu mücadeleyi kazanırsam gerçekten ne kazanacağım?”
Çünkü çoğu insan yalnızca kazanmayı hesaplar. Kaybedeceklerini değil.
 
Kazanmak her zaman kazanç değildir
Bir tartışmayı kazanabilirsiniz. Ama ilişkinizi kaybedebilirsiniz.
Bir insanı susturabilirsiniz. Ama onun size duyduğu saygıyı kaybedebilirsiniz.
Haklı olduğunuzu kanıtlayabilirsiniz. Ama içinizdeki huzuru günlerce geri getiremeyebilirsiniz.
Bir işte rakibinizi geride bırakabilirsiniz. Ama bunun karşılığında bütün enerjinizi, zamanınızı ve ruhunuzu tüketebilirsiniz. İşte burada Uzak Doğu düşüncesinin bize öğrettiği önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Sonuç ile bedel aynı şey değildir.

Batı düşüncesinde zafer çoğu zaman karşı taraf üzerinde üstünlük kurmakla anlatılırken, Taoist düşüncede insanın kendisi üzerindeki hâkimiyeti daha derin bir güç olarak görülür.
Laozi'nin sözü bu nedenle hâlâ çarpıcıdır: “Başkalarını yenmek güçtür; kendini yenmek gerçek kuvvettir.”
Bu cümleyi yalnızca öfkeyi kontrol etmek şeklinde okumak eksik kalır.
Asıl mesele şudur: Seni savaşa çağıran her duygunun peşinden gitmek zorunda değilsin.
Öfkelisin diye konuşmak zorunda değilsin. Kırıldın diye intikam almak zorunda değilsin. Haksızlığa uğradın diye hayatının geri kalanını o haksızlığı düzeltmeye adayamazsın. Çünkü insan bazı durumlarda karşısındakiyle değil, kendi egosuyla savaşır. Ve en yorucu savaşlar da genellikle burada başlar.
 
Samurayın kılıcından önce zihni hareket eder
Japon samuray geleneğinin en önemli isimlerinden Miyamoto Musashi, Beş Çember Kitabı'nda savaş sanatını yalnızca kılıç kullanma tekniği olarak görmez.
Onun düşüncesinde asıl mesele ritmi görebilmektir.
Ne zaman hızlanacağını, ne zaman bekleyeceğini, ne zaman yaklaşacağını ve ne zaman mesafe koyacağını bilmek…

Musashi, stratejide rakibin ritmini anlamanın ve beklemediği bir ritimle karşılık vermenin önemini vurgular. Ayrıca insanın her durumda kazanç ve kaybı ayırt etmesi gerektiğini söyler.
Bu, hayat için olağanüstü güçlü bir metafordur.
Çünkü herkes saldırmayı bilir.
Ama herkes zamanlamayı bilmez.
Herkes cevap verebilir.
Ama herkes ne zaman cevap vermemesi gerektiğini anlayamaz.
Herkes kapıyı çarpıp gidebilir.
Ama herkes kapıyı neden açtığını hatırlayamaz.
Hayatta ustalık da budur: Her provokasyona aynı şiddette karşılık vermemek.
Çünkü karşındaki insan senin ritmini belirlemeye başladığında, savaşın ilk raundunu zaten kaybetmişsindir.
 
İnsanlar sizi yenmek istemez; sizi kendilerine benzetmek ister
Hayatın en sinsi çatışmaları bağırışlarla başlamaz. Birinin küçümseyen bakışıyla başlar. 
İmalı bir cümleyle…
Gereksiz bir kıskançlıkla…
Sürekli kendini açıklamak zorunda bırakılmakla…
Birinin sizi kendi öfkesine çekmesiyle…
Ve fark etmeden onun oyununu oynamaya başlarsınız.
O artık ne söyleyeceğinizi belirliyordur.
Ne hissedeceğinizi belirliyordur.
Hatta ne zaman susup ne zaman öfkeleneceğinizi bile. İşte burada gerçek kayıp başlar. Çünkü insan bir tartışmayı kazanırken kendi karakterinden kaybeder. Bu yüzden bazı insanlarla aranıza mesafe koymak, onlardan korktuğunuz anlamına gelmez.
Tam tersine: Kendi zihninizin sınırlarını koruduğunuz anlamına gelir.
Laozi'nin başka bir öğretisi de bu noktada anlam kazanır: insanın ne zaman duracağını bilmesi tehlikeden uzak kalmasının yollarından biridir.
Durmak…
Modern dünyada bize çoğu zaman başarısızlık gibi öğretiliyor.
Oysa durmak, insanın kendisine verdiği en büyük değerdir.
 
Her haklılık savunulmak zorunda değildir.

Hayatın ilerleyen dönemlerinde insan garip bir şey öğreniyor: Haklı olmak ile huzurlu olmak aynı şey değil.
Gençken insan herkesin kendisini anlamasını ister. Yanlış anlaşılınca açıklama yapar. Haksızlığa uğrayınca kendisini savunur. Kendisine yapılanı unutmaz. Cevap vermeyi bir tür onur meselesi sayar.
Sonra zaman geçer.
İnsan bazı savaşların sonucunu değil, yorgunluğunu hatırlamaya başlar.
Ve bir gün şöyle düşünür: “Ben bunu neden bu kadar önemsemiştim?”
İşte olgunluk da burada başlar.
Her şeyi açıklamak zorunda olmadığınızı fark ettiğinizde…
Herkese kendinizi kanıtlamak zorunda olmadığınızı anladığınızda…
Bazı insanların sizi yanlış anlamasına izin verebildiğinizde…
Ve en önemlisi, başkasının sizin hakkınızdaki düşüncesini düzeltmeyi hayatınızın görevi olmaktan çıkardığınızda.
Bu teslimiyet değil, zihinsel bağımsızlıktır.
 
Asıl savaş insanın içinde

Uzak Doğu düşüncesinin savaş sanatından kişisel gelişime taşıyabileceğimiz en önemli fikir de budur: Dışarıdaki savaşı kazanmadan önce içerideki savaşı kazanmak gerekir.
Öfkenizi yenemiyorsanız, karşınızdaki insanı yenmiş olmanızın pek anlamı yoktur.
Kıskançlığınızı yönetemiyorsanız, rakibinizi geride bırakmanız size huzur getirmeyecektir.
Egonuzu susturamıyorsanız, haklı çıkmanız bile sizi özgürleştirmeyecektir.
Çünkü insanın dış dünyadaki zaferleri, iç dünyasındaki yenilgilerini her zaman telafi etmez.
Laozi'nin “kendini bilmek” ve “kendini yenmek” üzerine düşüncesi tam da buraya işaret eder: başkasını alt etmek güç göstergesi olabilir; fakat insanın kendi tutkularını ve dürtülerini yönetebilmesi daha derin bir kuvvettir.
Bu yüzden belki de hayattaki en büyük savaş şudur: Kendimizi kaybetmeden güçlü kalabilmek.
 
Savaşmadan kazanmak

Sun Tzu'nun düşüncesi yanlış anlaşılırsa yalnızca askeri bir stratejiye dönüşür. Oysa hayatımıza uygulandığında çok daha insani bir anlam taşır.
Bazen kazanmak; cevap vermemektir.
Bazen kazanmak; gitmektir.
Bazen kazanmak; kapıyı kapatıp bir daha dönmemektir.
Bazen kazanmak; bir insanın sizi incitmesine rağmen onun seviyesine inmeyi reddetmektir.
Bazen de kazanmak; haklı olduğunuzu bildiğiniz hâlde tartışmayı sürdürmemektir.
Çünkü her zafer alkışlanmaz. Bazı zaferler yalnızca geceleri daha rahat uyumanızı sağlar.
En değerlileri onlardır.
 
Kendine şu soruyu sormadan savaşa girme

Bir çatışmanın ortasında kaldığınızda, öfkeniz size hemen “haklısın” diyebilir. Ama öfke geleceği hesaplamaz.
Bu yüzden karar vermeden önce kendinize birkaç soru sorun: Bu mücadele gerçekten gerekli mi?
Kazanırsam ne elde edeceğim?
Kaybedersem ne kaybedeceğim?
Kazanırken kendimden ne götürecek?
Bu insanla savaşmak beni daha güçlü mü yapacak, yoksa sadece daha öfkeli mi?
Bir yıl sonra bugün yaşananları hâlâ önemseyecek miyim?
Tüm bunların içinde, en önemlisi: Bu savaş benim hayatımı büyütecek mi, yoksa yalnızca egomu mu besleyecek?
Bu soruların cevabı bazen kılıcı çekmektir. Ama çoğu zaman kılıcı yerine koymaktır.
 
Son söz: Her savaşa girmek zorunda değilsin

Hayat sana sürekli mücadeleler çıkaracak. Bazıları gerçekten savaşmanı gerektirecek. Haksızlık karşısında susmaman gereken zamanlar olacak. Kendini koruman gereken insanlar çıkacak. Sınır koyman gerekecek. Ama her çatışma aynı değerde değildir. Bazıları uğruna savaşmaya değer. Bazıları ise yalnızca senden zaman, dikkat ve ruhsal enerji çalar. Olgunluk, bütün savaşları kazanmak değildir.
Hangi savaşın senin savaşın olduğunu anlayabilmektir.
Çünkü en büyük güç, vurabileceğin hâlde vurmamaktır. Bazen en büyük cesaret, geri çekilebilmektir. Ve bazen gerçek zafer, karşındaki insanı yenmek değil; savaşın sonunda hâlâ kendin olarak kalabilmektir.
Sun Tzu'nun savaş sanatından Laozi'nin kendini aşma fikrine, Musashi'nin ritim ve zamanlama anlayışına uzanan ortak çizgi belki de burada buluşur:
Gücünü göstermek zorunda değilsin.

Asıl mesele, gücünü ne zaman kullanacağını bilecek kadar kendine hâkim olmaktır.
Savaşlarda kazanan taraf yoktur. Sadece daha az kaybeden vardır.
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın