Hüsn ü Aşk'ın aynasında aşk, yalnızlık ve insanın kendine dönüş yolculuğu
İnsan neden âşık olur?
Bir başkasında kendisini bulmak için mi?
Eksikliğini tamamlamak için mi?
Yalnızlığından kurtulmak için mi?
Yoksa aşk dediğimiz şey, bütün bunların ötesinde, insanı kendisine götüren tuhaf ve kaçınılmaz bir yolculuk mudur?
Bugün aşk hakkında konuşurken çoğu zaman aynı kelimelerin etrafında dolaşıyoruz: doğru insan, ruh eşi, güven, sadakat, özgürlük, bağlanma, terk edilme korkusu...
Birini seviyoruz; sonra onu kaybetmekten korkuyoruz. Yakınlaşmak istiyoruz ama fazla yaklaşınca özgürlüğümüzü kaybetmekten çekiniyoruz. Sevilmek istiyoruz ama kendimizi bütünüyle açmaktan korkuyoruz. Bir ilişki bitince yalnızca bir insanı değil, onunla birlikte kendimiz hakkında kurduğumuz bir hikâyeyi de kaybediyoruz.
Belki de bu yüzden Şeyh Gâlib'in yaklaşık iki buçuk asır önce yazdığı Hüsn ü Aşk bugün hâlâ şaşırtıcı derecede canlıdır.
Çünkü Gâlib'in anlattığı şey yalnızca bir aşk hikâyesi değildir.
Bir insanın, sevdiğini ararken kendisine doğru yürüyüşüdür.
Aşkın arkasındaki insan
Şeyh Gâlib, 1757'de İstanbul'da doğdu. Mevlevî kültürünün içinde yetişti; Arapça ve Farsça öğrendi, genç yaşta şiire yöneldi ve klasik Türk şiirinin artık büyük ölçüde kendi kalıplarını tekrar ettiği bir dönemde yeni bir şiir dili kurmaya çalıştı. 1799'da, henüz kırk iki yaşındayken öldü.
Onu edebiyat tarihindeki önemli isimlerden biri yapan yalnızca şiirinin güzelliği değildir.
Gâlib'in asıl ilginç tarafı, eski sözlerle yeni bir dünya kurmaya çalışmasıdır.
Nitekim şiirde “söylenecek yeni bir şey kalmadığı” düşüncesine karşı çıkar. Ona göre varlık değişiyorsa söz de değişmelidir. Şairin görevi, daha önce söylenmiş olanı tekrar etmek değil, yeni bir anlam ve yeni bir söyleyiş bulmaktır.
Bu yüzden Gâlib'i yalnızca geçmişin şairi olarak okumak eksik kalır.
Çünkü onun temel meselesi aslında bugün de bizim meselemizdir:
İnsan, kendisine verilmiş anlamlarla yetinmeden kendi anlamını nasıl bulur?
Bir aşk hikâyesinden fazlası
1783 yılında tamamladığı Hüsn ü Aşk, 2041 beyitlik bir mesnevidir.
İlk bakışta bir aşk hikâyesidir.
Aşk adlı genç, Hüsn'e âşıktır. Ona ulaşmak ister. Fakat bu kavuşma kolay değildir. Aşk'ın önünde uzun ve tehlikeli bir yol vardır. Kuyular, vadiler, ateşler, cadılar, korkular ve çeşitli engeller çıkar karşısına.
Fakat Gâlib'in asıl ustalığı tam burada başlar.
Çünkü bu yolculuk yalnızca dışarıda gerçekleşmez.
Aşk'ın geçtiği her yol, aslında insanın iç dünyasıdır.
Eserde Hüsn ve Aşk, sıradan bir kadın ile erkeğin isimleri değildir. Hüsn güzelliği, Aşk ise o güzelliğe yönelen insanı temsil eder. Eserdeki diğer kişi ve mekânlar da insanın manevi yolculuğunun çeşitli aşamalarını sembolize eder. Kalp Kalesi gönlü, Hûşrübâ nefsi, Gayret mücahedeyi, Sühan ise yol gösterici mürşidi temsil eder.
Böyle bakıldığında hikâyenin yönü değişir.
Aşk, Hüsn'e ulaşmak için yola çıkmıştır.
Fakat yolun sonunda keşfettiği şey şudur:
Aradığı güzellik, kendisinden ayrı değildir.
Gâlib'in anlatmak istediği tasavvufî hakikat budur: Aşk, Hüsn'ü kendisinden ayrı sandığı sürece yolculuk devam eder; yolculuk tamamlandığında ise ikiliğin ardındaki birlik görülür.
Bu düşünce, modern insan için beklenmedik ölçüde tanıdıktır.
Çünkü biz de çoğu zaman hayatımızdaki bir insanın bize vereceği şeyi arıyoruz.
Bizi tamamlamasını.
Bizi anlamasını.
Bizi iyileştirmesini.
Bizi yalnızlıktan kurtarmasını.
Fakat aşkın en büyük yanılgısı burada başlıyor:
Bir başkasının bizi tamamlayacağına inanmak.
İnsan sevdiğini mi arar?
Aşkın en romantik tarafı, sevdiğimiz insanı dünyanın geri kalanından farklı görmemizdir. Onu seçeriz. Sesini başka türlü duyarız. Gülüşünü hatırlarız. Bir cümlesini günlerce düşünürüz. Onunla ilgili küçücük ayrıntılar bile bizim için anlam kazanır. Sonra yavaş yavaş onu yalnızca olduğu kişi olarak değil, bizim içimizde uyandırdığı şey olarak sevmeye başlarız.
Burada aşk ile hayal birbirine karışır. Sevdiğimiz insanın kendisiyle, onun zihnimizdeki görüntüsü aynı şey değildir. Aşkın ilk büyüsü biraz da buradan doğar. İnsan, karşısındaki kişiye kendi özlemlerini, korkularını, eksikliklerini ve umutlarını yükler. Bu yüzden birini kaybettiğimizde kaybettiğimiz şey yalnızca o insan değildir.
Onun yanında olduğumuzu sandığımız, kendimizi de kaybederiz.
Şeyh Gâlib'in Hüsn ü Aşk'ı tam burada modern bir metne dönüşür. Çünkü Aşk'ın yolculuğu, sevdiği kişiye ulaşma çabasından çok daha fazlasıdır. Aşk yol boyunca kendisiyle karşılaşır.
Korkularıyla.
Nefsiyle.
Arzularıyla.
Yanılsamalarıyla.
Ve sonunda aradığı şeyin aslında yolculuk boyunca dönüşmekte olan kendisinden ayrı olmadığını fark eder.
Aşk neden acı verir?
Bugün aşkı çoğu zaman mutluluk üzerinden konuşuyoruz.
“Beni mutlu ediyor.”
“Yanında huzur buluyorum.”
“Bana iyi geliyor.”
Bunların hepsi değerli.
Fakat eski aşk düşüncesinde aşkın daha sert bir yüzü vardır: Aşk insanı olduğu yerde bırakmaz.
Çünkü gerçek yakınlık, insanın kendisi hakkında kurduğu bazı yalanları bozar. Birini gerçekten sevdiğimizde kıskançlığımızı görürüz. Kaybetme korkumuzu görürüz. Kontrol etme isteğimizi görürüz. Onaylanma ihtiyacımızı görürüz. Ne kadar bencil olduğumuzu fark ederiz. Ne kadar kırılgan olduğumuzu. Sevdiğimiz kişiyi değil, onun bize hissettirdiği kişiyi sevdiğimizi anlarız.
Bu nedenle aşk yalnızca iki insanın birbirine yaklaşması değildir.
İki insanın kendi iç dünyalarıyla karşılaşmasıdır.
Ve bu karşılaşma her zaman güzel değildir.
Modern insanın aşk paradoksu
Bugünün insanı aşk konusunda belki de tarihin en büyük paradokslarından birini yaşıyor.
Hiç olmadığı kadar özgürüz.
Ama hiç olmadığı kadar yalnızız.
İnsanlara ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay.
Ama birine gerçekten ulaşmak hâlâ zor.
Birini hayatımızdan çıkarmak birkaç saniye.
Yeni birini tanımak birkaç saat.
Fakat bir insanın ruhuna gerçekten dokunmak hâlâ aylar, yıllar, belki de bir ömür istiyor.
Üstelik modern ilişkilerde özgürlük ile bağlılık arasında sürekli bir gerilim var.
Yakınlık istiyoruz ama bağımlı olmak istemiyoruz.
Sadakat istiyoruz ama seçeneklerimizin kapanmasından korkuyoruz.
Sevgi istiyoruz ama incinmek istemiyoruz.
Birinin bizi bütün kusurlarımızla görmesini istiyoruz; fakat görülmenin getirdiği savunmasızlıktan da kaçıyoruz.
Aşkı istiyoruz ama aşkın bedelini istemiyoruz.
Oysa Şeyh Gâlib'in dünyasında aşkın bedeli vardır.
Aşk, insanın kendisinden vazgeçmesi değil; kendisi hakkında bildiklerinden vazgeçmesidir.
Bu çok farklı bir şey.
Hüsn'e giden yol neden bu kadar zordur?
Çünkü insanın en zor yolculuğu dışarıdaki mesafeyi değil, içerideki mesafeyi aşmaktır. Bir şehirden başka bir şehre gitmek kolaydır.
Fakat kendimizden kendimize gitmek? Orası daha uzun sürer. İnsanın kendi korkularına bakması gerekir.
Kendi kibrine.
Kendi açlığına.
Kendi yalnızlığına.
Kendi sevgisizliğine.
Ve belki en zoru: Kendisi hakkında oluşturduğu güzel hikâyenin doğru olmayabileceğini kabul etmesi gerekir.
Hüsn ü Aşk'ın sembolik dünyasında Aşk'ın karşılaştığı engellerin anlamı burada önem kazanır. Kuyu, nefis, ateş, korku ve diğer engeller yalnızca masalsı unsurlar değildir; insanın hakikate ulaşırken aşmak zorunda olduğu içsel engellerdir.
Bu nedenle Aşk'ın yolculuğunu bir aşk hikâyesinden ziyade bir dönüşüm hikâyesi olarak okumak daha anlamlıdır.
Aşk, Hüsn'e ulaşmadan önce Aşık olmaktan başka bir şey öğrenir: Kendisine bakmayı.
Mesele kavuşmak değildir
Romantik hikâyeler genellikle kavuşmayla biter.
İki insan birbirini bulur.
Engeller aşılır.
Kapılar açılır.
Ve hikâye sona erer.
Gâlib'in hikâyesinde ise kavuşma, aslında hikâyenin düşünsel sonucudur.
Çünkü mesele Hüsn'e ulaşmak değil, Hüsn ile Aşk'ın birbirinden ayrı olmadığını anlamaktır.
Bu, aşk hakkında çok daha zor bir düşünce ortaya koyar: Belki de insanın aradığı şey, karşısındaki insan değildir.
Karşısındaki insan aracılığıyla kendisinde açılan dünyadır.
Bu yüzden bazı insanlar hayatımıza girer ve çıktıktan sonra bile bizimle kalırlar.
Çünkü bize kendilerini değil, kendimizin daha önce tanımadığımız bir tarafını göstermişlerdir.
Bazen bir insanı kaybettiğimizde aslında onun bize açtığı kapıyı kaybederiz.
Bazen de o kapı kapanırken ilk kez içeride kim olduğumuzu görürüz.
Aşkın özgürlüğü
Burada Gâlib'in düşüncesini bugünün ilişkilerine taşımak mümkün. Sevdiğimiz insanı kendimize ait kılmak istediğimiz anda aşk başka bir şeye dönüşmeye başlar.
Sevgi, sahip olmaya.
Merak, kontrole.
Yakınlık, bağımlılığa.
Sadakat, beklentiye dönüşebilir.
Oysa bir insanı gerçekten sevmek, onun bizim istediğimiz kişi olmasına izin vermek değil; kendi hakikati içinde var olmasına izin vermektir.
Aşkın en zor biçimi budur: Sevdiğin insanın sana ait olmadığını kabul etmek. Onun bir hayatı, bir zihni, bir geçmişi, bir geleceği olduğunu kabul etmek. Ve bütün bunlara rağmen yanında kalmayı seçmek. Bu anlamda aşk, sahip olmak değil, tanıklık etmektir. Bir insanın değişimine, korkularına, eksikliklerine, güzelliğine, özgürlüğüne tanıklık etmek.
Şeyh Gâlib bugün yaşasaydı...
Hüsn ü Aşk'ın sorularını bugüne taşıdığımızda karşımıza ilginç bir insan çıkar. Sürekli bir şey arayan. Kendini eksik hisseden. Bir başkasında tamamlanmak isteyen. Fakat bulduğu her şeyden sonra yine başka bir şey arayan insan. Bugünün insanı da aynı yolculuğun başka bir biçimini yaşamıyor mu?
Yeni bir ilişki.
Yeni bir şehir.
Yeni bir iş.
Yeni bir hayat.
Yeni bir başlangıç.
Ve bütün bunların altında aynı sessiz soru: “Beni tamamlayacak şey nerede?”
Gâlib'in cevabı da beklediğimiz yerde değildir. Aradığın şey dışarıda olmayabilir. Çünkü insanın bütün hayatı boyunca aradığı kişi, aslında kendisinde uyandırdığı şeydir.
Sonunda Aşk neyi buldu?
Hüsn ü Aşk'ın en çarpıcı tarafı, başlangıçtaki ayrılığın sonunda anlamını değiştirmesidir.
Aşk, Hüsn'ü kendisinden ayrı sanarak yola çıkar.
Uzun bir mücadeleden geçer.
Nefsinin, korkularının ve hayallerinin içinden geçer.
Ve sonunda Hüsn'ün Aşk'tan, Aşk'ın da Hüsn'den başka olmadığını kavrar.
Belki de bu yüzden Şeyh Gâlib'in aşkı, bugünün romantik aşk anlayışından daha acı ama daha özgürdür. Çünkü o aşkı bir tamamlanma arayışı olarak değil, bir uyanma hâli olarak görür. İnsan sevdiğine ulaşınca tamamlanmaz.
Aşkın gerçek sorusu şudur: “Sevdiğim insan beni nasıl birine dönüştürüyor?”
Çünkü hayatımıza giren herkes bizi biraz değiştirir.
Kimi bizi kendimizden uzaklaştırır.
Kimi bize kendimizi gösterir.
Kimi bir yara bırakır.
Kimi bir kapı açar.
Ve bazıları vardır ki gittikten sonra bile içimizde yaşamaya devam eder. Onları unutamadığımız için değil.
Onlarla birlikte kendimizin bir parçasını bulduğumuz için.
Şeyh Gâlib'in yüzyıllar önce söylediği şeyin bugünkü karşılığı budur: İnsan sevdiğini ararken, farkında olmadan kendisine doğru yürür.
Ona göre aşkın en büyük sırrı da şudur:
Kavuştuğumuz kişi değil, o kişiye giderken dönüştüğümüz insanız.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın