İki Motor, Bir Otobüs ve Hafızada Kalan Yol: Sagalassos’a Doğru

İki Motor, Bir Otobüs ve Hafızada Kalan Yol: Sagalassos’a Doğru
0 Beğen
0 Yorum


Bazı yolculuklar vardır; eve döndüğünüzde aklınızda sadece gittiğiniz yer kalmaz.
Yolun bir virajı kalır.
Bir kahkaha.
Motorun üzerinde yüzünüze vuran rüzgâr.
Bir masada uzayan sohbet.
Çay kaşığının bardağa değen sesi.
Hatta o gün söylenmiş, aslında hiçbir önemi olmayan konuşma bile yıllar sonra hatırlanacak kadar güzel bir yere yerleşir insanın hafızasında.

Geçen gün Antalya’dan Burdur’a yaptığımız yolculuk benim için tam olarak böyle bir geziydi.
İki motosikletle yola çıktık. Aslında daha büyük bir grubun parçasıydık; dostlarımızın bir kısmı otobüsle geliyordu. Biz iki teker üzerinde ilerledik, onlar ise dört teker üzerinde.

Araçlarımız farklıydı.
Hızlarımız farklıydı.
Ama gittiğimiz yer aynıydı.
Günün sonunda ise bir kez daha anladım:
Bir yolculuğu güzel yapan, hangi araçla gittiğiniz değil; aynı yola kiminle çıktığınızdır.
 
İlk durak: Susuz Han

Antalya’dan Burdur’a doğru ilerlerken ilk durağımız Susuz Han oldu.
Ana yoldan birkaç kilometre içeride, sessizce duran bu yapı bir zamanlar Anadolu’nun önemli ticaret yollarından birinin parçasıydı. XII. yüzyılda, Selçuklu döneminde II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında inşa edilen hanın kapalı bölümü bugün hâlâ ayakta. Kazılar, yapının geçmişte bir avlusunun da bulunduğunu gösteriyor.

Bugün buraya motosikletle geliyoruz.
Yüzyıllar önce ise insanlar buraya atlarla, katırlarla ve kervanlarla geliyordu.
Bu düşünce hoşuma gitti.
Biz benzin istasyonlarında durup motorlarımızı dinlendiriyoruz. Onlar kervansaraylarda hayvanlarını dinlendiriyordu.
Biz telefonlarımızdan navigasyona bakıyoruz. Onlar yollarını yıldızlardan, tecrübelerinden ve kendilerinden önce bu yollardan geçmiş insanların anlattıklarından buluyordu.
Dünya değişmiş.
Araçlar değişmiş.
Yollar değişmiş.
Ama yolculuk yapan insanın kendisi pek değişmemiş.
Bir yere gidiyoruz.
Bir süre duruyoruz.
Bir şeyler yiyoruz.
Bir şeyler konuşuyoruz.
Gülüyoruz.
Sonra yeniden yola çıkıyoruz.
Susuz Han'ın önünde kısa bir mola verdik. Fotoğraflar çekildi, sohbetler edildi. Bir süre sonra otobüsle gelen arkadaşlarımız da bize katıldı.
İki motosiklet, bir otobüs ve bir sürü dost artık aynı hikâyenin içindeydi.


Burdur Arkeoloji Müzesi: Camın arkasındaki binlerce yıl

Burdur'daki ikinci durağımız Arkeoloji Müzesi oldu.

Açıkçası burayı beklediğimden çok daha etkileyici buldum.
Müzede Hacılar, Kuruçay ve Höyücek gibi önemli merkezlerden çıkan eserlerin yanı sıra Sagalassos, Kibyra ve Boubon kazılarından gelen bazı buluntular da sergileniyor. Koleksiyon, Neolitik Çağ'dan Roma dönemine kadar uzanan binlerce yıllık bir geçmişi aynı çatı altında buluşturuyor.

Gezimizi benim için farklılaştıran asıl şey eserlerin kendisinden biraz daha farklıydı:
Gürsel Tarba’nın duraklarımızda ki anlatımı.

   

Çünkü bir müzeyi tek başınıza gezdiğinizde çoğu zaman önce nesneyi görürsünüz.
Bir heykel.
Bir seramik.
Bir yazıt.
Bir kabartma.
Bir tarih.
Sonra başka bir vitrinin önüne geçersiniz.
Ama iyi bir anlatıcı devreye girdiğinde müze değişir.
Eser aynı kalır; sizin ona bakışınız değişir.

Gürsel Bey'in anlatımında benim hissettiğim şey tam olarak buydu.
Bir heykelin yalnızca ne olduğunu değil, neden yapıldığını; o nesnenin yalnızca hangi döneme ait olduğunu değil, o dönemde insanların nasıl yaşadığını, neye inandığını, neyi önemsediğini dinlemeye başladık.
Bir anda vitrinin arkasındaki taş, geçmişte yaşamış insanların hayatına açılan küçük bir pencereye dönüşüyordu.
Bence iyi bir rehberin yaptığı şey tam da bu.
Tarihi anlatmak değil, tarihle aramızdaki mesafeyi azaltmak.
 
Bir seramiğin başında durup, o dönemin insanını düşünmek
Hacılar'dan çıkan seramikler beni özellikle etkiledi.

Çünkü insanın karşısında binlerce yıllık bir eşya durduğunda ister istemez zamanın ne kadar acayip bir şey olduğunu düşünüyorsunuz.
Binlerce yıl önce biri o kaba dokundu.
Belki evinde kullandı.
Belki içine yiyecek koydu.
Belki bir başkası için yaptı.
Belki de yaparken hiçbir zaman binlerce yıl sonra başka insanların onun eserine bakacağını düşünmedi. Bugün ise o insan yok. Adını bilmiyoruz. Sesini hiç duymadık. Neye güldüğünü bilmiyoruz. Kimi sevdiğini, kimden korktuğunu, geceleri ne düşündüğünü bilmiyoruz. Ama eli hâlâ burada. Bir parça seramiğin üzerinde. İnsanlık tarihinin beni en fazla etkileyen taraflarından biri bu.

İnsan gidiyor, izi kalıyor.
Bazen bir kitapta.
Bazen bir heykelde.
Bazen bir taş duvarda.
Bazen de kimsenin adını hatırlamadığı bir insanın yaptığı küçücük bir seramik kapta.

Belki de Gürsel Bey'in anlatımıyla müzede dolaşırken hissettiğim şey tam olarak buydu: Geçmiş aslında ölü değil. Biz ona yeterince dikkatli bakmadığımız için sessiz. İyi bir anlatıcı o sessizliği bozuyor. Bir dönemin insanlarını yeniden karşımıza çıkarıyor. Onların hayatlarını birkaç dakikalığına olsun hayal etmemize izin veriyor. O zaman müzedeki eserler sadece “eski şeyler” olmaktan çıkıyor.
Bir zamanlar yaşamış insanların bize bıraktığı küçük mesajlara dönüşüyor.

Hacılar'da MÖ 6500'lerden itibaren yerleşim izlerine rastlanması ve bölgenin kendine özgü seramik dünyası düşünüldüğünde, cam vitrinin önünde duran o küçücük nesnenin arkasında ne kadar büyük bir insanlık hikâyesi olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.
Müzeden çıkarken aklımda şu düşünce vardı: İnsan ne kadar geçici; ama insanın ürettiği eserler kalmak konusunda ne kadar inatçı.
 

 

 

Tarihle acıkmak arasında: Burdur şiş köftesi

Tarih gezilerinin romantik olmayan tarafı da var tabii.
İnsan medeniyetleri, imparatorlukları, binlerce yıllık eserleri konuşurken bir noktada midesi “Ben de buradayım” diye hatırlatıyor kendini.
Biz de müzeden sonra Burdur'un meşhur şiş köftesine geçtik.
Yanında kıymalı pide de vardı. Açık konuşayım: Gayet güzeldi. Kalabalık bir arkadaş grubuyla aynı masaya oturmanın da başlı başına bir güzelliği var.
Yemek güzel.
Sohbet güzel.
Gülüşmeler güzel.
Bir de hesap geldiğinde “Bu kadar mı?” diyebiliyorsanız, o öğün artık sadece yemek olmaktan çıkıyor.
Gezi anısına dönüşüyor.
Karnımız doydu.
Çaylar içildi.
Ve günün asıl hikâyesine doğru yola çıktık.

Sagalassos

Dağın üzerinde unutulmuş bir şehir: Sagalassos

Ağlasun'a doğru ilerleyip yükselmeye başladıkça yolun havası değişiyor. Motosiklet üzerindeyseniz bunu daha da fazla hissediyorsunuz. Virajlar. Yükselen rakım. Değişen hava. Giderek genişleyen manzara. Aşağıda bıraktığınız şehir. Bir noktadan sonra şehir hayatının sesi tamamen geride kalıyor.
Sagalassos, Akdağ'ın yamaçlarında yaklaşık 1500–1700 metre yükseklikte kurulmuş. Roma döneminde Pisidia'nın önemli merkezlerinden biri olmuş ve bugün Anadolu'nun en iyi korunmuş antik kentlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Fakat oraya vardığınızda sizi yalnızca taşların büyüklüğü etkilemiyor. Şehrin konumu etkiliyor. Dağların arasında, yükseklerde, geniş bir manzaraya hâkim bir şehir. İnsan ilk bakışta bile neden buraya yerleşildiğini düşünmeden edemiyor. Sanki burayı seçen insanlar yalnızca yaşamak için değil, biraz da dünyaya yukarıdan bakmak için gelmiş.
Sonra yürümeye başlıyorsunuz.
Hamam.
Agora.
Tiyatro.
Anıtsal yapılar.
Sütunlar.
Merdivenler.
Ve bütün bunların arasında, yüzyıllar önce burada yaşamış insanların ayak seslerini zihninizde tamamlamaya çalışıyorsunuz.


 
Sagalassos Kütüphanesi: Taşların arasındaki düşünce

Sagalassos'ta beni en fazla etkileyen yerlerden biri Kütüphane oldu.
Çünkü antik kentlerde gözümüz genellikle tiyatrolara, tapınaklara, meydanlara ve anıtsal yapılara gidiyor. Kütüphane ise daha sessiz. Belki de bu yüzden bana daha yakın geldi.
Roma dönemine ait kütüphanenin yaklaşık MS 120'ler civarında T. Flavius Severianus Neon tarafından yaptırıldığı, kazılarda mozaik döşemesi ve önemli yazıtların ortaya çıkarıldığı belirtiliyor.
Benim için kütüphanenin asıl anlamı tarihi bilgisinden çok daha başka bir yerde. Bir şehir sadece taşlardan oluşmaz. Şehri şehir yapan insanların ne düşündüğüdür. Burada insanlar yalnızca alışveriş yapmıyordu. Yalnızca yemek yemiyor, tiyatroya gitmiyor, ticaret yapmıyorlardı.
Düşünüyorlardı.
Okuyor, merak ediyor, sorular soruyorlardı.
Belki yüzyıllar önce bu taşların arasında oturan bir insan da bizim bugün kendimize sorduğumuz soruların aynısını soruyordu:
“İyi bir hayat nedir?”
“İnsan nasıl yaşamalıdır?”
“Mutluluk nerede bulunur?”
“Ölümden sonra ne kalır?”
“Ben kimim?”
Bugün aynı soruları telefon ekranlarımızın ışığı altında soruyoruz.
Onlar ise taş duvarların arasında, papirüslerin ve kitapların arasında soruyordu.
Sorular değişmedi. Sadece dekor değişti.
Belki de Sagalassos Kütüphanesi'nin önünde durduğumda beni en fazla etkileyen şey buydu.
Binlerce yıl geçiyor.
İnsan hâlâ merak ediyor.
Seviyor.
Korkuyor.
Kaybediyor.
Hâlâ anlam arıyor.
Ve hâlâ kendisinden sonra ne kalacağını düşünüyor. Kütüphane bu yüzden yalnızca kitapların bulunduğu bir yapı değildir. Bir medeniyetin “Biz düşünmek istiyoruz” deme biçimidir.

 
 
Antoninler Çeşmesi ve akan zaman

Kütüphaneden önce Sagalassos'un en etkileyici yapılarından biri olan Antoninler Çeşmesi'ne doğru ilerledik. Burada tarihe başka türlü dokunuyorsunuz. Çünkü çeşme hâlâ akıyor. Yaklaşık iki bin yıl önce yapılmış bir yapının önünde duruyorsunuz ve suyun sesini duyuyorsunuz. Bir anda tarih, kitaplarda okuduğunuz kuru bir bilgi olmaktan çıkıyor.

Tarih bazen akar.

Bazen ses çıkarır. Bazen yüzünüze rüzgâr olarak dokunur. Bazen de iki bin yıl önce yapılmış bir çeşmenin suyunda karşınıza çıkar. Antoninler Çeşmesi'nin önünde dururken aklımda heykellerden çok su kaldı. Çünkü taşlar yaşlanıyor. İmparatorlar ölüyor. Şehirler terk ediliyor. Medeniyetler değişiyor. Ama su akmaya devam ediyor.

Doğanın insana verdiği en sade derslerden biri bu: Hiçbirimiz kalıcı değiliz.

Sagalassos’un Sessizce Akan Tarihi

Sagalassos’ta herkesin yolu önce Antoninler Çeşmesi’ne düşüyor. Haklı olarak… Mermerleri, heykelleri ve görkemiyle kentin en etkileyici yapılarından biri. Fakat Sagalassos’un biraz daha sessiz, biraz daha mütevazı ve çok daha dokunaklı bir hikâyesi var.
Antoninler Çeşmesi’nden daha eski bir çeşme…
Yaklaşık 2.100 yıl önce, kentin kuzey bölümünde, kütüphanenin hemen alt kısmında yüksek bir noktaya yapılmış. Dor sütunlarıyla küçük bir avlunun etrafında şekillenen bu çeşme, ilk bakışta Antoninler Çeşmesi kadar ihtişamlı görünmeyebilir. Fakat onu özel yapan şey mermerlerinin görkemi değil; zamanın içinden hâlâ su taşıyor olması.
1997 yılında restore edilmiş ve kendi doğal kaynağından yeniden su verilmeye başlanmış. Bugün hâlâ akıyor.
Düşünsenize…
Buraya gelen Romalı bir insanın elini uzatıp içtiği suya, iki bin yılı aşkın bir zaman sonra siz de elinizi uzatıyorsunuz.
Aradan imparatorluklar geçti. Şehirler yıkıldı. İnsanlar doğdu ve öldü. Diller değişti, yollar kayboldu, bu taşlara dokunan insanların isimleri unutuldu. Ama su, kendi yolunu bulmaya devam etti.
Belki de Sagalassos’ta tarihle bağ kurmanın en güçlü yollarından biri tam olarak bu.
Müzede iki bin yıllık bir heykeli görmek etkileyicidir. Taşın üzerinde binlerce yıl önce açılmış izi seyretmek insanı düşündürür. Ama iki bin yıldan fazla zamandır akan sudan içmek, tarihi yalnızca gözlerinizle değil, bedeninizle hissettirir.
O anda geçmiş uzakta değildir.
Elinizdedir.
Dudağınızdadır.
Boğazınızdan geçer.
Bir anlığına, aramızdaki iki bin yıllık mesafe ortadan kalkar.
Çeşmenin bulunduğu yüksek konumun manzarası da ayrıca etkileyici. Sagalassos’un dağların arasındaki konumuna yukarıdan bakarken, insan ister istemez buranın geçmişte nasıl bir yaşam alanı olduğunu düşünmeye başlıyor. Çeşmenin çevresindeki mimari düzen ve konumu, buranın kentin daha seçkin ve varlıklı kesiminin yaşadığı bir bölge olmuş olabileceğini düşündürüyor.
Burada yaşayan insanlar da aynı manzaraya bakıyordu. Onlar da bu çeşmenin başında konuşuyor, çocuklarını bekliyor, günlük hayatın telaşına kısa bir ara veriyor ve aynı sudan içiyorlardı.
Bugün isimlerini bilmiyoruz.
Hayatlarının nasıl geçtiğini bilmiyoruz.
Ama içtikleri suyu biliyoruz.
Çünkü su hâlâ burada.
Sagalassos’un bu çeşmesi bana tarihin aslında kitaplarda ve müzelerde saklı olmadığını hatırlatıyor. Tarih, önünüzde sessizce akan suyun kendisi.
O sudan içtiğinde, iki bin yıl önce burada yaşamış insanlarla arasında görünmez bir bağ kuruluyor.
Bazı yerlerde geçmişi seyretmezsiniz. Geçmişten bir yudum alırsınız.


 
Marcus Aurelius'un gölgesinde

Sagalassos'un bir başka etkileyici hikâyesi de Marcus Aurelius'a ait devasa heykelin parçaları.
Roma İmparatoru Marcus Aurelius'un heykeline ait baş ve bazı parçalar Sagalassos kazılarında bulundu; mermer baş bugün Burdur Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor.
Burada hoşuma giden küçük bir karşılaşma var. Bir tarafta dünyanın en güçlü insanlarından biri olan bir imparatorun devasa heykeli. Diğer tarafta ise onun kendi içine dönerek yazdığı düşünceler.
Güç.
Şöhret.
Ölüm.
Karakter.
Kendini yönetmek.


İnsan, Sagalassos'un taşlarının arasında bunları düşünürken ister istemez kendi hayatına da bakıyor. Motosiklet gezilerinin bana en iyi gelen taraflarından biri de bu oldu. Şehirden biraz uzaklaşınca insan kendi sesini daha rahat duyuyor. Telefon susuyor. Günlük telaş küçülüyor. Toplantılar, işler, hesaplar, yetişilecek yerler geride kalıyor. Önünüzde yol, yanınızda arkadaşlar ve kafanızın içinde biraz daha fazla boşluk kalıyor.
İnsanın kendini yeniden duyabilmesi için biraz rutinden uzaklaşması gerekiyor.


 
1200 yıllık çınarın altında bir çay

Sagalassos'tan ayrıldıktan sonra günü hemen bitirmedik. Ağlasun'da, yaklaşık 1200 yaşında olduğu söylenen çınarın altında oturup çay içtik. Biraz önce yaklaşık iki bin yıllık bir çeşmenin başındaydık. Roma döneminin taşlarının arasında dolaşmıştık. Yüzyıllar önce insanların bilgi aradığı kütüphanenin önünde durmuştuk. Sonra geldik, bin yıldan fazla zamandır ayakta duran bir ağacın altında çay içtik. Ve o an zaman duygusu iyice garipleşti. Biz birkaç saatlik bir gezinin içindeydik. O ağaç ise yüzyıllardır oradaydı. Kim bilir kaç insanın gelip geçtiğini görmüştü. Kim bilir kaç kişinin konuşmasına, kaç ayrılığa, kaç buluşmaya, kaç sevince sessizce şahit olmuştu. Biz ise altında oturup çay içiyorduk.
Çay sıradandı. Ama an sıradan değildi. Çünkü çayın tadını yalnızca çay belirlemiyor. Nerede içtiğiniz ve kiminle içtiğiniz belirliyordu.

 
Son durak: Karacaören

Artık gün yavaş yavaş akşama dönüyordu. Son durağımız Karacaören Baraj Gölü oldu. Motorları park ettik. Herkesin üzerinde tatlı bir yorgunluk vardı. Bir kahve daha söyledik. Günün fotoğraflarına baktık. Yolda yaşananları yeniden konuşmaya başladık. İnsan günün ne kadar dolu geçtiğini ancak gün bitmeye başladığında anlıyor.
Sabah Antalya'dan çıkarken bunun yalnızca bir gezi olduğunu düşünüyorduk.
Akşam olduğunda elimizde onlarca fotoğraf, yeni bilgiler, güzel sohbetler ve birbirimize anlatacak hikâyeler vardı.
Ve fark ettik ki aslında bir yere gidip dönmemiştik.
Birlikte bir gün yaşamıştık.
 
Asıl mesele yol değil, yol arkadaşları

Bu gezide benim için ayrı bir yeri olan insanlardan biri de yirmi yıllık dostum Ali Esat Yıldız.
Beni motosikletinde artçı olarak ağırladığı için ayrıca teşekkür etmek istiyorum.
Kendi motosikletiyle solo sürüş yapan Okan Çelik'e ve otobüsle bizimle aynı macerayı paylaşan bütün dostlara da ayrıca teşekkürler.

 

Çünkü şimdi dönüp baktığımda daha iyi görüyorum: Geziyi güzel yapan yalnızca Sagalassos değildi. Susuz Han değildi. Burdur Müzesi değildi. Şiş köfte değildi. Antoninler Çeşmesi'nin hâlâ akan suyu bile tek başına değildi.
Bütün bunları anlamlı yapan, yanında kimlerin olduğuydu.

İki motosiklet olarak başladığımız yolculuk, otobüsle gelen dostlarımızla birlikte kalabalık bir hikâyeye dönüştü. Bir gün boyunca tarihin içinde dolaştık.
Yedik.
İçtik.
Güldük.
Fotoğraf çektik.
Birbirimize takıldık.
Yeni şeyler öğrendik.
Ve günün sonunda insanın zihninde bütün bunların içinden süzülüp kalan o sade gerçek ortaya çıktı:
Bazı yollara bir yere gitmek için değil, birlikte hatırlanacak anılar için çıkılır.
 
Bir yere gitmekten fazlası

Burdur'a daha önce hiç gitmediyseniz, “Burdur'da ne var ki?” diye düşünmeyin. Bir şehrin size verebileceklerini görebilmek için ona biraz daha dikkatli bakmanız gerekir. Bir ulaşım aracı bulun. Arkadaşlarınızı toplayın. Çıkın yola. Susuz Han'da birkaç yüzyıl geriye gidin. Burdur Arkeoloji Müzesi'nde birkaç bin yıl daha geriye gidin. Bir tabak şiş köfte yiyin. Sonra Ağlasun'a doğru yükselin. Sagalassos'un taşlarının arasında yürüyün. Kütüphanenin önünde biraz durun. Yüzyıllar önce insanların bilgi aradığı yerde, bugün sizin ne aradığınızı düşünün. Antoninler Çeşmesi'nin suyunu dinleyin. Bir ağacın altında çay için. Akşam Karacaören'de kahvenizi yudumlarken günün fotoğraflarına bakın. Ve sonra eve dönün. Yorulmuş olabilirsiniz. Üzeriniz tozlanmış olabilir. Telefonunuzun şarjı bitmiş olabilir. Ama muhtemelen yüzünüzde küçük bir gülümseme olacaktır.

Çünkü insanın macera yolculuğundan eve getirdiği şey her zaman fotoğraf değildir. Bazen bir manzara getirir. Bazen bir cümle. Bazen bir dostun kahkahasını. Bir çeşmenin iki bin yıllık su sesini. Bazen de yıllar sonra hatırlayacağı bir günü.
Ve belki bütün mesele budur.

Yollar bizi sadece bir yerden başka bir yere götürmez. Bazı yollar, hayatımızın içinde dönüp dolaşacağımız güzel bir hatıraya çıkar.

O gün Antalya'dan iki motosiklet ve bir otobüsle çıktık.

Akşam olduğunda ise hepimizin elinde aynı şey vardı: Birlikte yaşanmış güzel bir gün.
Ve bazı günlerin değeri, yaşandığı anda değil, yıllar sonra hatırlandığında anlaşılır.
Çünkü kilometreler yolu ölçer; ama insanın hafızasında kalan yolu, birlikte yaşadıkları belirler.
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın