---
*"Kuklacı gitti diyorlar, ama ipler hâlâ duruyor — sadece kim tuttuğunu bilmiyoruz artık."*
*— Teşkilat arşivinden, devriye güncesinin altına düşülmüş bir not*
---
Nurcan başını kaldırdığında beni tanımadı önce — gözleri terden, tozdan, belki de yorgunluktan bulanıktı. Sonra bir şey oturdu yüzünde, hem şaşkınlık hem bir çeşit rahatlama. "Sen," dedi, elleri hâlâ yaralının üstünde ışıkla dolu, "burada ne işin var?"
"Bilmiyorum," dedim, ve bu tuhaf bir şekilde doğruydu. "Yürüdüm, buraya çıktım."
Yaralı asker — genç bir Nefer, benden büyük değildi belki — inledi, Nurcan'ın eli omzundaki derin bir çiziği kapatırken. "Fare-adam dişi," dedi Nurcan, benim bakışımı fark edip, "ama zehirli değil bu tarafınkiler, şükür. Karaköy sınırındakiler kadar güçlü olsaydı şimdiye kadar ölmüştü."
Enkazın gölgesinde çatışma dinmiş, birkaç Teşkilat askeri nefes nefese, kimi otururken kimi hâlâ ayakta, ellerinde silahları gevşek tutarak etrafı kolaçan ediyordu. Uçağın kırık gövdesi üstümüzde bir çatı gibi duruyordu, paslı metal, içeri sızan ay ışığıyla tuhaf bir katedral görünümü kazanmıştı.
"Kaç kişiydiniz," diye sordum.
"Beş," dedi bir asker, sesi hâlâ titrek. "Devriyeydik sadece. Bunlar üstümüze geldi, birden, karanlıktan." Elini uzattı, enkazın ötesini, gemi iskelesine doğru uzanan karanlık kıyı şeridini işaret etti. "Asıl yuvaları orada. Buradakiler oradan taşan artık — zayıf olanlar, ya da meraklı olanlar."
Nurcan ayağa kalktı, elini belindeki çantaya attı, bir şişe çıkardı, yaralıya içirdi. "Sen ne zamandır Neferlik yapıyorsun," dedi bana, konuyu değiştirir gibi ama gözleri hâlâ enkaza kayıyordu.
"Antrepo'dan beri. Sonra Yasemin, Işık, dün gece bir baskın."
"Kırlangıç'ı duydum," dedi, hafif gülümseyerek. "Onur senden bahsetti, dönerken. 'Yeni bir Nefer var,' dedi, 'meraklı gözlü.' Demek sensin." Bir an durdu, sonra ciddileşti. "Buraya yalnız gelmemelisin. Ben de yalnız gelmemeliydim aslında — ama bir haber aldım, birinin buraya, enkaza sürüklendiğini, ve bekleyemedim."
"Kim?"
"Önemi yok artık," dedi, kısaca, ve gözlerinde bir şey kapandı, benim daha fazla sormamı engelleyen bir şey. Konuyu kendisi açtı yeniden: "Gemi enkazını biliyor musun?"
"Yasemin'in iskelesinden bahsetmişti. Karşı tarafta bir şey olduğunu."
"Karşı taraf değil," dedi, "aynı kıyı, ama Mısır Çarşısı'na bakmayan yüzü. Orada koca bir gemi var, paslı, yan yatmış, denizin ortasında değil karaya oturmuş neredeyse. İçi ve etrafı — fare-adamların gerçek yuvası. Buradakiler," enkaza baktı, "onun döküntüsü sadece."
Askerlerden biri, elinde hâlâ silahı, yaklaştı. "Nöbetçiler geliyor," dedi, "devriyeyi değiştirmeye. Siz de bizimle gelin, tek başınıza gitmeyin oraya bu saatte."
Nurcan bana baktı, bir soru gibi. "Görmek ister misin," dedi, "gündüz, güvenli mesafeden? Yalnız gitmemen şartıyla."
Kabul ettim.
---
Ertesi gün, öğleye doğru, Nurcan'la birlikte kıyı şeridine indik — Yasemin'in iskelesinden görünmeyen, ama sesi bazen rüzgârla taşınan bir yer. Yaklaştıkça koku değişti önce; deniz kokusuna bir şey karışmıştı, keskin, hayvani, tanımadığım ama iliklerime kadar rahatsız edici bir şey.
Gemi, Nurcan'ın tarif ettiği gibi, gerçekten karaya oturmuştu — devasa, paslı, bir böğrü açılmış, içindeki karanlık boşluk bir ağız gibi duruyordu. Güvertesinde, iskelet gibi kalmış vinçlerin arasında, hareket eden gölgeler vardı, çok sayıda, aşağı yukarı geziniyor, bazıları birbirine bir şeyler taşıyor, bazıları sadece nöbet tutuyordu.
"Sayamıyorum bile," dedim, alçak sesle.
"Kimse sayamaz," dedi Nurcan. "Teşkilat'ın tahmini var sadece." Baktım, uzun uzun — güvertede hareket eden her gölge aynı düzenle yürüyordu, aynı sıklıkta devriye değişiyordu, hiçbirinde Antrepo'daki cinlerde gördüğüm o gündelik, amaçsız hareketlilik yoktu. "Buradakilerin hepsi asker, Nefer," dedi Nurcan, sesimi okumuş gibi. "Sivili yok bu geminin. Burası Seçilmiş'in toprağı — kim varsa, onun emrinde, onun için nöbet tutuyor."
"Hepsi mi?"
"Hepsi." Sesini daha da alçalttı. "Güvertenin arkasında, kırmızı giysili olanları görürsen — onlardan uzak dur. Tetikçi derler. Tüfekle vururlar, uzaktan, hiç yaklaşmadan." Bir an durdu, gözü hâlâ gemide. "Fare-adamların hepsi böyle sanma ama. Karaköy'e kaçanlar, sürülenler — onlar başka. Orada kendi hayatlarını kurmuşlar, diyorlar, klan savaşından uzak. Ama burası öyle değil. Burası, Seçilmiş'in bölgesi olduğu için, tepeden tırnağa asker."
Tam o an, sanki sözünü doğrularcasına, güvertenin gerisinden bir hareket oldu — uzun boylu, insan boyundan iri bir silüet, sırtı bize dönük, elinde tüfeğe benzer uzun bir alet, omzuna asılı. Kırmızı bir kumaş parçası, rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu, uzaktan bile seçilebiliyordu. Döndü, bir an, yüzü — sivri, uzamış bir kafatası, öne fırlamış dişler, küçük yana yerleşmiş gözler — güneşe döndü, sonra tekrar arkasını verdi, devriyesine devam etti, bizi fark etmeden.
İçimde bir şey ürperdi, ama tuhaftı — korku değildi tam olarak, daha çok bir tanıma hissi, sanki bir yerlerde, çok eskiden duymuş olduğum bir hikâyenin resmini ilk kez görüyormuşum gibi.
"Bunlar nereden geldi," diye sordum, "gerçekten? Yasemin'e sormuştum, tam cevap vermemişti."
Nurcan uzun bir süre sessiz kaldı, gözü hâlâ gemide. "Kuklacı," dedi sonunda, kelimeyi ağzında tartar gibi söyleyerek. "Kıyamet günlerinde, saklı türlere karşı savaşmak için birilerini değiştirmiş, dönüştürmüş — insan değil artık ama tam hayvan da değil, ikisinin arasında bir şey. Bazıları öldü o günlerde, bazıları hayatta kaldı, kendi başına üremeye başladı. Şimdi burada olanların çoğu o ilk değişimin ne kadar uzağında bilmiyorum bile."
"Kuklacı hâlâ var mı?"
"Kimse bilmiyor," dedi, ve sesindeki tonda, bu cevabın kendisi için de rahatsız edici olduğu belliydi. "Bazıları öldüğünü söylüyor, çok eskiden. Bazıları hâlâ bir yerlerde, sessizce, ipleri çektiğini." Bana döndü, gözlerinde bir uyarı vardı. "Bunu düşünme çok. Kimse düşünmemeye çalışıyor, ondan bir şey duyana kadar."
Uzun bir sessizlik oldu aramızda, sadece uzaktan gelen deniz sesi ve geminin gövdesinden çıkan, metalin rüzgârda çıkardığı boğuk bir inilti.
"Geminin en ucunda," dedim sonunda, hatırlayarak — Yasemin'in söylediği bir şeyi, tam olarak açıklamadığı bir şeyi — "bir şey daha varmış, değil mi?"
Nurcan'ın yüzü değişti, bir anda, ciddileşti daha da. "Duymuşsun demek."
"Sadece bir isim. Seçilmiş."
Başıyla onayladı, yavaşça. "Orası bugün gideceğimiz yer değil," dedi, kesin bir sesle. "Ne senin ne benim. O, büyük bir ekip ister — Işık'ın bile tek başına karar veremeyeceği kadar büyük. Bugün sadece bakıyoruz, Nefer. Bakıyoruz ve dönüyoruz."
Kabul ettim, ama gözlerim gemiden ayrılmadan önce son bir kez, geminin en uzak ucuna kaydı — orada, sisin ve mesafenin ardında, hiçbir şey net seçilmiyordu, ama bir ağırlık vardı, bir bekleyiş, tarif edemediğim ama hissettiğim bir şey. Sanki gemi kendisi de nefes alıyordu, ve o nefesin kaynağı en ucundaydı.
Dönüş yolunda, Nurcan'a Onur'un dediklerini anlattım — kudretlendiren eksikliğini, Lokman Şevket Bey'in derslerini. Güldü, hafifçe. "O dersleri ben de aldım," dedi. "Hocam ısrar etmişti. 'Şifa yalnız elle olmaz,' derdi, 'bazen bir damla, bir yıl eğitimden daha çok işe yarar.'" Bir an durdu, sanki fazla mı söyledi diye kendine soruyormuş gibi, sonra devam etmedi.
"Hocan kim," diye sormaya çalıştım, ama tam o an bir ses geldi arkamızdan — bir devriye çağrısı, bizi kıyıdan uzaklaştıran, ve soru havada asılı kaldı, cevapsız.
Eminönü'ne döndüğümde, aklımda tek bir şey vardı: geminin ucundaki o bekleyiş, ve onu görmeden önce ne kadar büyük bir ekibe ihtiyacımız olacağı.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın