Edward Hopper’ın Tablolarındaki İnsanlar Neden Hep Bir Şey Bekliyor?

Edward Hopper’ın Tablolarındaki İnsanlar Neden Hep Bir Şey Bekliyor?
7 Beğen
0 Yorum

Hopper tablolarının ortak bir hissinden söz edeceksek, insanın kendini çoğu zaman yanlış bir zamanda oradaymış gibi hissettiğini söyleyerek başlayabiliriz. Sanki bir odaya konuşma bittikten hemen sonra girmiş, bir kafede yan masadaki kişinin dalıp gittiği ana denk gelmiş ya da gece yürürken ışığı açık bir pencereye gereğinden birkaç saniye fazla bakmışız gibi. Karşımızdaki insanların kim olduğunu, biraz önce ne yaşadıklarını ya da biz gittikten sonra ne yapacaklarını bilmiyoruz. Zaten Hopper da bize bunları anlatmaya pek niyetli görünmüyor.

Belki de resimlerini bu kadar merak uyandırıcı yapan şey tam olarak bu. Çünkü Hopper’ın dünyasında büyük olaylar pek yaşanmıyor. İnsanlar kahve içiyor, gazete okuyor, pencereden dışarı bakıyor, bir odada sessizce oturuyor ya da vardiyalarının bitmesini bekliyor. Yine de bu sıradan anların hiçbirinde zaman tamamen durmuş gibi değil. Aksine, sanki biz o insanlara hayatlarının iki anı arasında rastlamışız gibi bir his var. 

Yaklaşık altmış yıl boyunca yaşadığı New York da bu hissin en doğal dekorlarından birine dönüşüyor. Tahmin edersiniz ki Hopper’ın tanıklık ettiği New York pek yerinde duran bir şehir değildi. Gökdelenler şehrin silüetini değiştiriyor, otomobiller ve trenler gündelik hayatın hızını artırıyor, tiyatrolar, sinemalar ve gece hayatı sokakları sürekli canlı tutuyordu. Hopper’ın ilgisini çekense çoğu zaman bütün bu hareketin ortasında kalan sessiz anlardı. Gecenin geç saatlerinde hala ışıkları yanan bir restoran, karşı apartmanın penceresi, birkaç kişinin sessizce oturduğu bir oda ya da karanlık bir sinema salonunun kenarında tek başına duran görevli…

Bu yüzden New York, Hopper’ın resimlerinde yalnızca olayların geçtiği bir arka plan olarak kalmıyor. Birbirinden habersiz hayatların aynı anda devam ettiği büyük bir sahneye dönüşüyor. Bir pencerede biri dışarıyı seyrederken birkaç sokak ötede başka biri kahvesinin başında oturuyor, bir başkası vardiyasının bitmesini bekliyor. Aynı şehrin içinde yan yana yaşayan ama birbirlerinin hikayelerinden habersiz insanların yalnızca birkaç dakikasına tanık oluyoruz.

Aslında bu sahne hissinin sinemayı çağrıştırması da pek tesadüf sayılmaz. Hopper sinema ve tiyatroya oldukça meraklıydı; salonlarda eskizler yapıyor, filmlere gidiyor ve sinemanın karanlığında uzun zaman geçiriyordu. Bunun izlerini resimlerindeki kadrajlarda, ışığın kullanımında ve karakterlerin mekanlara yerleştirilme biçiminde görmek mümkün. Bir Hopper tablosunun karşısında bazen tamamlanmış bir resme değil de tam ortasında durdurulmuş bir filme bakıyormuşuz gibi hissetmemizin nedeni biraz da bu.

Karakterler yerlerini almış, ışık doğru yere düşmüş ve hikaye biz gelmeden önce başlamış. Fakat senaryonun birkaç sayfası eksik. Hopper o sayfalarda ne olduğunu söylemek yerine bizi tam da hikayenin ortasında bırakıyor.

Gelin, Hopper’ın en bilinen tablolarından birkaçına biraz daha yakından bakalım ve bu insanların neyi, kimi ya da hangi anın gelip geçmesini bekliyor olabileceklerini birlikte düşünelim.

Automat

Automat’taki kadına birkaç saniye bakmanız, onun hakkında senaryolar üretmeye başlamanız için yeterli. Gece, tek başına oturmuş kahvesine bakıyor; eldivenlerinden birini çıkarmış, arkasındaki pencere ise tamamen karanlık. Aslında tabloda bundan başka hiçbir şey olmuyor ama insan tam da bu yüzden merak ediyor: Birini mi bekliyor, kötü bir gün mü geçirdi, yoksa eve gitmek istemediği için biraz daha mı oyalanıyor? Sonra akla en basit ihtimal geliyor; belki de sadece kahvesini içiyor. Ama Hopper’ın dünyasında birinin sadece kahve içmesine izin vermek nedense pek kolay değil. Birkaç dakika bakınca hikayeyi çoktan biz yazmış oluyoruz.

Room in New York

Room in New York’ta yalnızlık bu kez iki kişilik. Adam gazetesini okurken kadın hemen yanında piyanonun tek bir tuşuyla oyalanıyor ve aralarında birkaç adım olmasına rağmen sanki birbirlerinden kilometrelerce uzaktalar. Haliyle yine hikaye yazmaya başlıyoruz: Kavga mı ettiler, birbirlerinden mi sıkıldılar, yoksa son derece sıradan bir akşama mı denk geldik? Üstelik bütün bunları düşünürken fark ediyoruz ki aslında odaya davet edilmiş bile değiliz. Çifti sokaktan, açık bir pencerenin ardından izliyoruz. Yani Hopper bize yalnızca iki yabancıyı göstermiyor; bizi de birkaç saniyeliğine onların hayatına bakarken yakalıyor.

Nighthawks

Nighthawks’ta yine pencerenin dışındayız, yalnız bu kez içerisi fazlasıyla davetkar görünüyor. Boş ve karanlık sokakların ortasında ışıl ışıl bir diner var; içeride birkaç müşteri oturuyor ve dev cam sayesinde hepsini neredeyse yanı başımızdaymış gibi görebiliyoruz. Sorun şu ki yanlarına gidemiyoruz, hatta resimde içeri açılan bir kapı bile seçilmiyor. Böylece mekan aynı anda hem tanıdık hem de ulaşılmaz hale geliyor. Sanki gece geç saatte önünden geçtiğimiz bir yere şöyle bir bakmışız da içerideki hayat biz olmadan devam ediyormuş gibi.

New York Movie

New York Movie’da sonunda içeri giriyoruz ama Hopper bu kez dikkatimizi başka bir yere çekiyor. Burası bir sinema olmasına rağmen perdede ne olduğunu neredeyse görmüyoruz; çünkü gözümüz salonun kenarında duvara yaslanmış, başını eline dayamış genç görevliye gidiyor. Seyirciler filmi izlerken o yere bakıyor, biz de bir noktadan sonra filmi değil onu merak ediyoruz. Üstelik sinemayı çok seven Hopper’ın kendi sinema resminde filmi geri plana atması oldukça yerinde. Herkes hikayeyi izlerken o, gözden kaçan kişiyi seçiyor ve bir anda asıl hikaye orada başlıyor.

Tüm bunlardan sonra rahatlıkla söyleyebiliriz ki Hopper’ın yeteneği, son derece sıradan anları açıklanması gereken bir şeye dönüştürmesinde yatıyor. Bir fincan kahve, açık bir pencere ya da sinemanın köşesinde dalıp giden biri… Normalde yanından geçip gideceğimiz bu anlar, onun resimlerinde gözümüzü alamadığımız sahnelere dönüşüyor.

Kim bilir, belki de Hopper’ın asıl meselesi beklemekten çok bizim bekleyişe anlam yüklemeden duramamamızla ilgili.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın