Selçuk Baran: Ankara Rüzgarına Sürgün Yalnızlık

Selçuk Baran: Ankara Rüzgarına Sürgün Yalnızlık
0 Beğen
0 Yorum

 

Hatıraların Soğuk Alevinde
Aralanmış pencerelerin arasından süzülen kurşuni ikindi ışığı, eşyaları da, hatıraları da olduğundan daha yorgun gösterir. Ankara’da gün batımı, hele mevsim eylüle dönüyorsa, göğün kıyısında kırık bir kiremit rengine bürünür. Bu renk ne yangın rengine benzer ne de  şölen rengine; daha çok, yılgın bir gülümseyişle içine çekilen bir başkentin sessiz solgunluğudur. Parkelerin gıcırtısını, duvardaki solgun boyanın kıvrımlarını, sehpa örtüsünün kenarındaki ince kolayı, fincanın dibinde soğumuş ıhlamuru ve hiçbir yere sığamayan o  kırgınlığı sanki içimizde duyarız. Masada açılmamış zarflar, kenarı sararmış müsveddeler durur. Odanın sessizliğini yalnızca duvardaki saatin sarkacı bozar; bir de dışarıdan, Sıhhiye Köprüsü’nün altından geçen trenin uzun düdüğü.

Baran’ın edebiyatında ilk belirginleşen imge, sesini yükseltmeden derinleşen bir kadındır. Ne bağırır ne de suskunluğunu bir teatral duruşa dönüştürür. Varlığıyla yokluğu arasında ince bir çizgide duran bu kadın, Cumhuriyet terbiyesinin ölçülü zarafetini de, o zarafetin altında biriken iç kırıklığını da taşır. Onun kahramanları  -tıpkı kendisi gibi- kırıldıkları için değil, kırıldıklarında bunu kimsenin fark etmeyeceğini bildikleri için üzgündürler.

Kitaplarının kapaklarındaki portreler de bu duyguyu destekler. Eşi, Ayhan Baran’ın objektifinden yansıyan yüz, kırılgan ama zayıf olmayan, hüzünlü ama teslimiyetçi görünmeyen bir yüzdür. Gözlerde büyük iddialardan çok erken edinilmiş bir bilgelik, duruşta ise yazıya ve hayata sığmayan bir iç gerilim vardır.

İnci Aral’ın onun ardından yazdığı anma yazısındaki “Bir Yazma Kırgını” başlığı bu yüzden doğru bir tespittir. Baran’ın eserlerine sinen karamsarlık, yalnızca edebi bir atmosfer değil, ömrünün de ana damarlarından biridir. Küçük memurların, emeklilerin, yalnız kadınların, gelinlik kızların ve hayal kırgınlarının arasında dolaşırken kendi kaderini de anlatır. Yakın bir dostuna yazdığı şu cümle, bu karanlığı bütün çıplaklığıyla özetler: “Düzen denilen gidişe ayak uyduramayacak kadar güçlü, onu değiştiremeyecek, hatta etkileyemeyecek kadar güçsüzüm.”

Selçuk Baran’ın trajedisi tam da bu iki kutbun arasında gerilir: dünyaya uyum sağlayamayacak kadar duyarlı ve haysiyetli, dünyayı dönüştüremeyecek kadar narin ve silahsız olmanın arasında gidip gelen bir ruh.

Bu iç gerilim, onu yalnızca kendi odasının yazarı yapmaz; Ankara’nın soğuk ışığıyla birleştiğinde, bütün bir şehrin duygusuna dönüştürür.

Bozkırın Ortasındaki Sessizlik
Ankara, Selçuk Baran için harita üzerindeki bir şehirden çok daha fazlasıdır. Yazdıklarında kış ayazıyla, kuru rüzgârıyla, geniş ama yalnız bulvarlarıyla insanın içini biçimlendiren bir varlık gibi durur. Denizi olmayan bu şehirde teselli de sınırlıdır; insanın bakışı uzağa değil, çoğu zaman kendi içine döner. Her sokak, her apartman boşluğu, her memur odası başka bir iç hesaplaşmaya açılır.

1933’te Ankara’da doğan Selçuk Baran, Cumhuriyetin genç başkentinde modern eğitimin bütün imkânlarıyla yetişir. Ankara Kız Lisesi’nden Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne uzanan bu çizgi, ona güçlü bir entelektüel donanım ve dönemi için ayrıcalıklı bir kadınlık bilinci kazandırır. Fakat bu parlak formasyon, ruhundaki çatlakları kapatmaya ne yazık ki, yetmez. Son yıllarında çocukluğunu anarken yazdığı şu sözler, kendinden beklediklerinin ağırlığını gösterir:

“Çocukluğum, gençliğim beni şımarttı. Çok önem verdiler bana, el üstünde tuttular. Bu durum çevreme karşı şımarmama yol açmadı. Ama kendime karşı şımardım ve kendimden çok şey bekledim. Şimdi her şey sona erdi. Geçmişe bakıp avunmak da benim harcım değil.”

Ailesi ve çevresi ona parlak bir gelecek biçmiş; o da kendi çıtasını daima yüksekte tutmuştur. Gerçekleşmeyen her hayal, hayata geçirilemeyen her plan onda keskin bir yetersizlik duygusuna dönüşür. Akıllı bir kadındır Baran; fakat bu akıl onu koruyan bir kalkan değil, her acıyı daha berrak gösteren bir neşterdir. Dünyanın bayağılığını, bürokrasinin soğuk dişlilerini, evliliklerin zamanla paslanan düzenini gördükçe çoğu insanın yaptığı/yapacağı gibi dışarıya karşı hırçınlaşmaz; daha derin bir iç sürgüne, yalnızlığına çekilir.

Ellili yıllarda mezun olduğu fakültenin bünyesindeki Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü’nde kurs müdürü olarak çalışmaya başlar. İlk romanı Bozkır Çiçekleri’nde karşımıza çıkan küçük memur kadının sıkışmışlığı; evraklar, dosyalar, tekdüze mesai saatleri ve renksiz evliliklerin içinde boğulan hayatlar, kuşkusuz bu koridorların havasıyla beslenmiştir. Yine de Baran, fildişi kulede yaşayan hayattan kopuk bir yazar değildir. Memuriyetin düzeninden, bir işe yarama duygusundan ve gündelik bir meşguliyetin sağladığı emniyetten vazgeçemez. Ev ile iş, yazı ile sorumluluk, iç dünya ile dış düzen arasında gidip gelen hayatı, zamanla edebiyatının da temel gerilimine dönüşür.

Bu gerilim, Baran’ın kişisel hayatıyla sınırlı kalmaz; onun anlatılarında evlerin, odaların ve gündelik suskunlukların içine sinen daha geniş bir edebiyat iklimi kurar.

Evin İçindeki Hüzün
Selçuk Baran’ı Çehov’la yan yana düşünmek yanlış olmaz. Çehov’un taşra evlerinde, gidilemeyen şehirlerin hayaliyle oyalanan, gündelik hayatın içinde sessizce eksilen kadınlarıyla Baran’ın Ankara’daki kahramanları arasında akrabalık vardır. İkisinde de dram kapıyı çarparak girmez; yavaşça, neredeyse fark ettirmeden usulca yerleşir.

Onun yazdıklarında patlayan silahlar, tantanalı intiharlar ya da teatral haykırışlar yoktur. Hayat, küçük bir çay fincanına atılan kesme şekerin usulca erimesi gibi, gündelik konuşmaların arasından geçer. Bir komşu ziyaretinde “Hava bugün ne kadar ayaz,” denir; oysa bu sıradan cümlenin altında yaşanmamış tutkular, ertelenmiş kararlar ve mutfakta soğuyan çorbanın kederi birikir. Baran’ın kahramanları büyük bir kurtuluşun eşiğinde beklemez; gelmeyecek olanı, gelse bile hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bilerek yorgun bir kabullenişle karşılarlar.

Bu hüzün yavaş yanan bir ateştir. Alev alev yükselip kısa sürede sönmez; külün altında uzun süre sıcak kalan meşe kömürü gibi içten içe sürer. Selçuk Baran’ın evinde bu ateş, düzen ve titizlikle perdelenir. Ev hayatını, sofranın nizamını, mutfağın telaşını, eşyanın yerine oturmasını önemser. Kendi ifadesiyle, “Henüz yaşanmamışş bir evde yazı yazmanın keyfi olmaz.” Yazı için bile önce evin çatısının kurulması, dış dünyanın dağınıklığına karşı içeride küçük bir düzen alanı açılması gerekir.

Ayhan Baran’la evliliği, bu düzen arzusunun hem en parlak hem de en yıpratıcı sahnesi olur. Dönemin önemli opera sanatçılarından biriyle kurulan bu hayat, başlangıçta müziğin, aşkın, çocukların ve ortak emeğin sıcaklığıyla örülüdür. Cemal Reşit Rey’in, “Böyle bir sanatkârın eşi olmak ve böyle bir eşin sanatkârı olmak çok mesut bir tesadüf,” sözü, bu birlikteliğin iki yönlü emeğini zarifçe özetler.

Fakat zamanla evin bütün yükü, çocukların bakımı ve duygusal emeğin büyük kısmı Selçuk Baran’ın omuzlarına biner. Eşinin turneleri ve sanat hayatının genişleyen çevresi, içindeki yalnızlığı daha görünür kılar. Büyük aşk, gündelik hayatın görünmez işleri arasında aşınmaya başlar. Günlüğüne düşürdüğü “O büyük aşka yazık değil mi?” sorusu, yalnızca bir evliliğin değil, kendini sürekli başkalarının hayatını mümkün kılmaya adamış bir kadının iç kırgınlığını da duyurur.

Annelik de bu kırgınlığın dışında değildir. Kızlarına duyduğu yoğun sevgi, zaman zaman kendi karamsarlığından onları koruyamama korkusuyla karışır. “Zavallı, şirin yavrularım. Benim yüzümden ziyan olmasalar bari,” derken ev artık yalnızca bir sığınak değil, sevginin de yük haline gelebildiği kapalı bir alan olarak belirir.

Ama Baran’ın dünyası yalnızca evin kapalı odalarından ibaret değildir. Ankara’nın edebiyat çevreleri, pastane masaları ve mektuplaşmalar, onun kırılgan iç dünyasına hem temas eder hem de onu yeniden yaralar.

Pastane Masalarında
Ankara’nın ellili, altmışlı yıllarında edebiyat yalnızca dergilerde değil, pastane masalarında da şekillenir. Atatürk Bulvarı’nın geniş kaldırımlarına açılan o mekânlarda kahve kokusu, taze pasta buğusu ve tartışmaların harareti birbirine karışır. Nurullah Ataç’ın sivri dili, tavizsiz zevki ve edebiyat ahlakı, genç kuşağın kelimelere bakışını belirleyen görünmez bir mengene gibidir.

Baran’ı bu masaların gürültülü merkezinde değil, biraz daha geride, gölgelerin ardında, konuşulanları dikkatle dinleyen biri olarak hayal etmek daha doğrudur. O, edebiyatın çığırtkanı olmaktan çok gözlemcisidir. Konuşulanları, insanların kendilerini sunma biçimlerini, saklı kibirleri ve incinmişlikleri ruhuna bulaştırıp; sonra bütün bunları, acımasız bir gerçeklikle değil, derinden işleyen, hüzün dolu anlatı malzemesine dönüştürür.

1966 yılına gelindiğinde, artık içindeki yazma arzusu bir çığlık haline gelmiştir. Fakat ev işleri, çocukların telaşı, Enstitü’deki yorucu mesai ona nefes alacak tek bir saniye bile bırakmaz. Günlüğüne o çaresiz, o yürek burkan cümleyi not düşer:

“Yalnız başıma olabilmeliyim. Birazcık olsun. Günde bir saat kalemimle baş başa kalabilsem, kendimi iyi ederim gibime geliyor.”

Bütün ömrü boyunca yazı onun için şöhret kapısı değil, kendini ayakta tutma imkânıdır. “Yaşarken ölmemek için çırpınıyorum,” der. 1968’de ilk öyküsü Çocuğun Biri, Yeditepe’de yayımlanır. Daha önce kaleme aldığı Alangoya’ya Mektuplar ise bilinçaltının en serbest, en yaralı ve en cesur kayıtları olarak onun edebiyatındaki mahrem bölgeyi açığa çıkarır.

Edebiyat çevresi ise onun gibi sakin, kulislerden uzak ve kendi köşesinde yazan bir kadın için kolay bir yer değildir. Cemal Süreya ve Edip Cansever’le yazışmaları, bir yandan dostluk ve edebi yakınlık taşırken, öte yandan dönemin erkek egemen edebiyat ortamındaki buyurgan tonu da açık eder. Baran bu ilişkilerde hem görülmek ister hem de görülmenin incitici biçimleriyle de karşılaşır.

Cemal Süreya’nın mektuplarında yer yer öğretici, yer yer hınzır ve canlı bir ses vardır. Edip Cansever ise kendi iç sıkıntısını paylaşırken, edebiyat dünyasına karşı seçici ve dışlayıcı bakışını da saklamaz. Bu iki ses Baran’ın odasına hem arkadaşlık hem ölçü, hem yakınlık hem gerilim taşır. Onların varlığı kadar bakışlarının ağırlığı da yazarın ruhuna temas eder.

Edebiyatın bu yakın ama yorucu halkasından bakınca, Baran’ın başka şehirlere ve başka ihtimallere yönelen hayalleri daha anlaşılır hale gelir.

İstanbul Rüyası
Ulus’taki Opera binası, Baran’ın hayatında Ankara’nın sert gerçekliğiyle sanatın ışıltılı vaadi arasında duran güçlü bir imgedir. Merdivenlerden çıkan şık kalabalık, program kâğıtlarının hışırtısı, sahneden yükselen aryalar ve Ayhan Baran’ın salonu dolduran sesi, bozkırın ortasında kurulmuş geçici bir büyü alanı yaratır.

Fakat bu büyünün sıcaklığı, dışarıdaki ayazı ortadan kaldırmaz; tersine onu daha görünür kılar. Baran, eşinin başarılarını gururla izlerken bile evin sorumluluklarını, çocuklarını, ertesi günkü mesaiyi ve içinde dinmeyen kuraklığı yanında taşır. Opera, onun için bir kaçış olduğu kadar, kaçamadığı hayatı daha keskin bir dille hissettiren bir aynadır.

İstanbul ise onun imgeleminde daima başka bir ihtimal olarak belirir. Ankara’da yaşayan bir Cumhuriyet aydını için İstanbul, Boğaz’ın serinliği, Beyoğlu vitrinleri ve geçmişin parıltısıyla çağıran uzak bir vaattir. Baran’ın yazılıp gönderilmeyen mektuplarında bu şehir, gerçek bir yerden çok, yaşanamamış hayatların incelikli adı olur.

Yine de o mektuplar çoğu kez yola çıkmaz. Çünkü Baran’ın sezdiği şey şudur: Yer değiştirmek, insanın içindeki asıl boşluğu doldurmaz. İstanbul hayal olarak kaldığı sürece güzeldir; gündelik hayatın kabalığına teslim edildiğinde o serap da ister istemez dağılacaktır.

Nitekim seksenli yıllarda ailece İstanbul’a taşındığında beklenen şifalı dokunuş gelmez. Bu yıllar, edebiyat kaynaklarında ve hatıralarda neredeyse sisli bir boşluk halinde kalır. Belki de İstanbul, vaat ettiği kurtuluşu vermediği için sessizliğine gömülmüştür. Büyük aşkın yorulması, evliliğin çözülmesi ve çocukların kendi hayatlarına çekilmesi, bu dönemi Baran’ın biyografisinde kapalı bir kutuya dönüştürür.

Nihayet, 1993’te boşanmış, çocuklarını evlendirmiş ve torun sahibi olmuş bir kadın olarak yeniden Ankara’ya döner. Bu dönüş özlenen bir yere kavuşmaktan çok, eski bir kederin içine yeniden girmek gibidir. Yaşlılık kapıdadır; yalnızlık daha çıplak, zaman daha acımasızdır. Mektuplarında bunu hem ürkek hem de kendisiyle alay etmeyi bilen bir sesle anlatır.

“Yaşlanmaktan ürküyorum. Artık bir erkeğin beğenemeyeceği durumda bulunmayı kabullenmek çok zor. Ben mutlu bir ihtiyar olacağım, herkes beni sevecek ama biraz da gülünç bulacak. 20-40 yaş arasındaki erkeklere olan hayranlığımı gizlemeyecek, birtakım budalalıklar yapıp gülünç duruma düşeceğim.”

Bu satırlarda, onun gelgitli ruh halinin en çarpıcı tezahürü vardır: Bir yanda dipsiz bir varoluşsal endişe, diğer yanda kendi zaaflarıyla alay edebilen, canlı ve kendini gözleyebilen bir kadın. Fakat hemen ardından gelen şu tespit, edebiyat tarihimizde pek az kadının dile getirmeye cesaret edebildiği yakıcı hakikati fısıldar:

“Yalnızlık gibi taşımamız gereken bir yükümüz daha var: Kadınlığımız. Bu, yalnızlık gibi tek başına taşınamayan bir yük üstelik. Parmağının ucuyla da olsa, bir bakışla da olsa bir erkeğin, köşesinden tutması gerek.”

Kadınlığın yükü... Bu söz bir muhtaçlığın ya da acizliğin ifadesi değildir. Selçuk Baran gibi bağımsız, hukuk öğrenimi görmüş, ayakları üzerinde duran bir aydın kadın için bu yük; içindeki coşkun duygusal ve tensel potansiyelin akacak bir mecra bulamayışından, tenin ve ruhun çoraklaşmaya terk edilmesinden doğan derin ve trajik gerilimdir.

Bu kadınlık yükü, yalnızca biyografik bir sancı olarak kalmaz; Baran’ın roman ve öykülerinde karakterlerin iç dünyasına, susuşlarına ve geç kalmışlık duygusuna dönüşür.

Bir Solgun Adam
Selçuk Baran’ın külliyatı, az sayıda ama yoğun metinden oluşur. Haziran’ın 1972’de yayımlanıp ertesi yıl TDK Öykü Ödülü’nü kazanması, ardından Anaların Hakkı ile Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görülmesi, onun edebiyattaki yerini erken dönemde belirginleştirir. Fakat asıl doruk, çoğu zaman yeterince konuşulmayan Bir Solgun Adam’dır.

Bir Solgun Adam’daki Mehmet Sami, Türk romanında yalnızlığın ve hayata karışamamanın en derin figürlerinden biridir. Emekliliğin, pansiyon odalarının, eski bir aşkın ve geç kalmışlık duygusunun içinden geçen bu adam, yalnızca bir erkek karakter değildir; Baran’ın kendi iç sürgününün başka bir kılığa bürünmüş halidir.

Baran’ın dili özellikle bu romanda ve öykülerinde sakin bir berraklıkla ilerler. Cümleler gösterişli olmadan derinleşir; okuru büyük sözlerle etkilemeye çalışmaz. Bir odanın serinliği, bir pansiyon koridorunun kokusu, yaşlı bir adamın susuşu, gereksiz açıklamalara boğulmadan yerini bulur. Bu serinlik, anlatılan acıya mesafe koyabilmesinden gelir. Baran kahramanlarının başında ağıt yakmaz; onları bütün kırılganlıklarıyla görünür kılar ve sessizce geri çekilir.

Buna rağmen Baran’ın yazısı döneminin gürültülü edebiyat ortamında hak ettiği yankıyı bulmakta zorlanır. Yetmişli ve seksenli yılların ideolojik kamplaşmaları, yüksek sesli edebiyat kavgaları ve çevre ilişkileri içinde onun iç dünyaya eğilen, ölçülü ve kırılgan metinleri kolayca geriye itilir. O ise ne kulislerin insanıdır ne de kendi yeteneğinin reklamcısı. Bu dışarıda kalma hali, zamanla yazıyla arasına da kapanması zor bir mesafe koyar.

“Kendimi ayıplamıyorum. Nasıl bir kırgınlık yaşamışım ki, bu kadar uzağına düşmüşüm edebiyatın. Kendimin yazması bir yana, tüm edebiyatı nasılsa reddetmişim.”

Bu kırgınlık yalnızca edebiyat çevresine değil, zamanla edebiyatın kendisine yönelir. Yazı, onu hayatta tutan en güçlü bağken, aynı zamanda en derin hayal kırıklığının alanına dönüşür. Kendi hayatını kısa bir süreliğine susturup başkalarının hayatına yer açan o büyü, artık onu taşımaya yetmez.

“Hayat benim dışımda ulu ve suskun bir nehir gibi akıyor. Onu seyretmekten bıktım galiba. Yazarken kendi hayatımı kısa bir süre için yok etmiş oluyorum. Başka insanlar o ulu nehrin içine giriyor, çıkıyor, çağıltısını dinliyor. O zaman huzur duyuyorum.”

Yazmak, kendi hayatını geçici bir süre için yok etmekse; yazmamak, o yokluğun kendisine dönüşmek demektir. Baran, ömrünün son döneminde bu yokluğun içinde nefes alamaz hale gelir.

Yazıyla arasındaki bu kopuş, onun son yıllarını daha çıplak ve daha dokunaklı kılar; artık edebiyatla hayat arasındaki mesafe kapanmaz, yalnızca daha görünür hale gelir.

Uzun Yol, Az Zaman
Doksanlı yılların ortasında Selçuk Baran, Ankara’da yeniden tek başınadır. Hayatla bu kez daha yaşlı, daha yorgun ve daha savunmasız mücadele etmek zorundadır. Yalnızlık, terk edilmişlik duygusu ve içindeki taşkın duyarlık onu zaman zaman alkolün sisli alanına sürükler. Bütün kırılganlığına rağmen kendi durumunu görecek kadar berrak, yeniden ayağa kalkmayı deneyecek kadar da dirençlidir.

Yardım arar, tedavi yollarına başvurur, eski çalıştığı Enstitü’ye başka bir görevle dönerek kısa süreli de olsa gündelik bir ritim kurar. Sabahları yeniden hazırlanıp sokağa çıkmak, ona hayata karışmanın küçük ama değerli bir imkânını verir. Fakat zaaflar, insanın peşini kolay bırakmayan gölgeler gibidir; Baran da dönem dönem o karanlığın çekimine kapılır.

Ölümüne ramak kala, tükenen sağlığı ve titreyen elleriyle dostuna yazdığı son mektuplardan birinde şu sarsıcı satırı düşer:

“Önümde çok uzun bir yol var... Uzun bir yol, az zaman.”

Gerçekten de az zaman kalmıştır. 1999 Kasım’ında Ankara’nın erken ayazı şehre inerken, ardında kırgın hikâyeler, kenara itilmiş romanlar, gönderilmemiş mektuplar ve alçak sesli bir edebiyat bırakarak dünyadan çekilir. Ölümü de hayatı gibi gösterişsizdir; büyük nutukların değil, sessiz bir eksilişin izini taşır.

Yine de Baran’ın dünyası yalnızca karanlıktan ibaret değildir. Doğaya, toprağa, özellikle de ağaçlara duyduğu yakınlık, onun insanda bulamadığı şefkati başka bir varlık düzeyinde aradığını gösterir. Bir ağacın kabuğu, bir yaprağın dökülüşü, bir sardunyanın eğilişi onun metinlerinde insanlardan daha sadık, daha sessiz tanıklara dönüşür.

“Beni özlersen ağaç kabuklarına daya kulağını ve söyleyemediklerimi dinle.”

Bugün Ankara’da gün batarken gökyüzü  kiremit rengine döndüğünde, eski bir pastanenin buğulu camında ya da bir akasya ağacının kabuğunda onun cümlelerinden bir iz kalmış gibi gelir. Selçuk Baran’ın edebiyatı yüksek sesle konuşmaz; yaklaşana, bekleyene, dinlemeyi bilene açılır. Onun serin sızısı hâlâ oradadır: gösterişsiz, inatçı ve unutulmayı reddeden bir Ankara rüzgarı olarak.

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın