Şems-i Tebrîzî’yi anlamak için Mevlânâ’yı bir kenara bırakmak gerekiyor. Biliyorum bu ifade sert. Şems’i yalnızca “Mevlânâ’nın hayatını değiştiren adam” olarak anlattığımızda, onu kendi başına bir düşünür olmaktan çıkarıp başka bir insanın hikâyesindeki yardımcı karaktere dönüştürüyoruz.
Oysa Makâlât’a biraz yakından bakınca karşımıza başka bir Şems çıkıyor.
Daha sert.
Daha huzursuz.
Daha ironik.
İnsanın kendisi hakkında anlattığı güzel hikâyelere pek inanmayan bir adam.
Şems’in asıl derdi, insanın ne bildiği değil; bildiği şeyin içinde ne kadarının gerçekten yaşadığıydı.
Bu yüzden onun dünyasında bilgi güvenli bir sığınak değildi.
Hatta tam tersi. İnsan öğrenir, okur, konuşur ve bütün bunların arkasına saklanarak kendisini hiç değiştirmeden yaşamaya devam eder.
Şems’in rahatsız edici tarafı burada ortaya çıkar: Senin bildiklerinle değil, bildiklerinin seni neye dönüştürdüğüyle ilgilenir.
“Yıllardır okudun, ne geçti eline?”
Şems’in Makâlât’ta geçen sorularından biri, yüzyıllar öncesinden bugünün insanına uzanabilecek kadar sade: “Yıllardır okudun, ne geçti eline?” Bu, cehalete karşı söylenmiş bir söz değil. Aksine, bilginin insanı dönüştürmemesine karşı söylenmiş sözdür. Çünkü okumak kolaydır. Bilmek kolaydır. Bir düşünürün sözünü paylaşmak, bir kitabın altını çizmek, bir kavramı doğru kullanmak da kolaydır. Zor olan, öğrendiğin şeyin seni değiştirmesine izin vermektir.
Bir insan affetmenin ne kadar değerli olduğunu anlatabilir ve yıllarca kin taşıyabilir.
Tevazudan söz edebilir ve en küçük eleştiride öfkelenebilir.
Özgürlükten bahsedebilir ama sevdiği insanın özgürlüğünü kabullenemeyebilir.
Aşktan söz edebilir ama sevdiği kişiyi sahiplenmeden sevemeyebilir.
Şems’in sorusu tam burayı hedef alıyor: Bütün bunları biliyorsun. Peki sende ne değişti?
Bu yüzden Şems’te bilgi, biriktirilecek bir eşya değildir.
Bilgi insanın üzerinde ağırlık yapıyorsa, henüz bilgi değildir.
İnsanın içine işleyip davranışına, bakışına, ilişkilerine ve hatta kendisi hakkındaki düşüncesine dokunmuyorsa, yalnızca zihinsel bir koleksiyondur.
Şems’in asıl kavgası cehaletle değil, bilginin arkasına saklanan insanladır.
Aşk neden bu kadar acıtır?
Şems’in aşk anlayışını bugünün romantik diliyle anlatmak neredeyse imkânsız.
Çünkü bugün aşkı çoğunlukla huzur üzerinden tarif ediyoruz.
Beni anlasın.
Yanımda olsun.
Sadık olsun.
Beni seçsin.
Beni terk etmesin.
Şems’in dünyasında ise aşk insanın huzurunu garanti eden bir duygu olmaktan çok, benliğinin sınırlarını zorlayan bir ateştir.
Bu yüzden Şems’in aşkını yalnızca “çok sevmek” diye anlamak eksik kalır.
Onun için mesele sevginin şiddeti değil, sevginin sende açtığı değişimdir.
Makâlât’ta Şems’in kendi aşk deneyimini anlatırken çocukluk yıllarından şöyle söz ettiği aktarılır: “Aşk deryasına daldım mı, 30-40 gün hiç bir şey yiyemezdim.”
Bugünün dünyasında kulağa neredeyse romantik bir abartı gibi geliyor. Şems’in dünyasında aşk, insanın günlük düzenine eklenen hoş bir duygu değildir. İnsanın düzenini bozan şeydir.
Burada Şems’in aşk anlayışının en önemli tarafına ulaşıyoruz: Aşk, insanı kendisine rağmen değiştirebiliyorsa aşktır.
İnsan sevdiğinde yalnızca sevdiği kişiyi görmez. Kendisini de görmeye başlar.
Kıskançlığını.
Gururunu.
Korkusunu.
Sahip olma arzusunu.
Terk edilme endişesini.
Haklı çıkma ihtiyacını.
Ve insanın sevdiği kişiden çok, kendi egosuna bağlı olduğunu fark ettiği an vardır.
İşte o an aşk romantik olmaktan çıkar.
Aynaya dönüşür.
Şems'in aynası
Şems’in Makâlât’ındaki en güçlü imgelerden biri aynadır.
Şems şöyle der: “Aynada kusur görürsen onu aynadan bilme; ... kusuru kendinde bul.”
Bu cümle yalnızca tasavvufî bir öğüt değil. Aynı zamanda insan psikolojisine dair şaşırtıcı derecede güçlü bir gözlemdir. İnsan karşısındaki kişide gördüğü kusurların bir kısmını kendinde görmek istemez.
Kibirliye kızar. Ama kendi gururunu “onur” diye adlandırır.
Bencil insandan nefret eder. Ama kendi isteklerini “ihtiyaç” diye tanımlar.
Kıskançlığı ayıplar. Kendi kıskançlığını “sevgi” diye savunur.
Yalan söyleyen insanı küçümser. Kendi yalanlarını ise “mecburiyet” diye açıklar.
İnsan kendisini anlatırken avukattır. Başkalarını anlatırken hâkim.
Şems ise aynayı masanın üzerine bırakır ve bütün savunmaları gereksiz hâle getirir.
Bak.
Sadece bak.
Kendini haklı çıkarmaya çalışma.
İnsanın en büyük yanılgısı, kendisini olduğu gibi görmek değil; olduğu hâliyle görmek istememesidir.
Şems'in derdi insanı iyi hissettirmek değildi
Şems bugün yaşasaydı muhtemelen kişisel gelişim sektörünün pek sevdiği biri olmazdı.
Onun sözlerinde insanı sürekli rahatlatan taraf yoktur.
“Sen olduğun hâlinle harikasın.”
“Her şey senin için oluyor.”
“Kendini sev.”
“Evren sana istediğini verecek.”
Bunların Şems’in dünyasına yeri yoktur. O, insanın önce kendisini sevmesini değil, kendisine dürüst olmasını ister. Bu ikisi aynı şey değildir. Kendini sevmek kolaylaşabilir. Kendine dürüst olmak ise can yakar. Çünkü dürüstlük, insanın kendi mazeretlerini elinden alır.
Şems’in “hakikat” anlayışında sertlik vardır. Hakikat, hoşumuza giden şey değildir. Hakikat, bizim hoşumuza gitmediğinde de hakikat olarak kalandır.
Bu nedenle Şems’in düşüncesi insanı rahatlatmaktan önce yerinden oynatır. Bir sandalyeyi hafifçe çekmek gibi. Oturduğunu sanırsın. Bir anda dengen bozulur.
“Benim gönlüm hiç kimsenin hazinesi değildir.”
Şems’in insan ilişkilerine bakışı da aynı sertliği taşır. Makâlât’ta şöyle bir cümlesi var: “Benim gönlüm hiç kimsenin hazinesi değildir, ancak Hakk’ın hazinesidir.”
Bu cümleyi yalnızca dinî bir ifade olarak okumak mümkün.cZira insan ilişkileri açısından da çok güçlü tarafı var. Bir insanı sevmek, onu sahiplenmek değildir. Bir insanın hayatında bulunmak, onun hayatının sahibi olmak değildir.
Dostlukta da aşk da insanı kendimize ait bir mülk gibi görmeye başladığımız anda sevgi başka bir şeye dönüşür.
Şems’in Mevlânâ ile ilişkisini de yalnızca romantik bir “iki ruhun buluşması” hikâyesine indirgemek bu nedenle eksik kalır. Makâlât’ta Mevlânâ’ya yönelik sevgisini anlatırken onun sevgisinin “arttığını ve eksilmediğini” söyler; aynı pasajda doğruluğa başladığında dışarı atıldığını da anlatır. Bu küçük ayrıntı Şems’in karakterini anlatmak açısından yüzlerce menkıbeden daha değerlidir.
Şems için sevgi, yumuşaklık demek değildir.
Sevgi doğruyu söyleyebilecek kadar yakın olmaktır.
Doğruyu söylediğin için yalnız kalmayı göze almaktır.
Şems neden “rahatsız edici” bir düşünür?
Çünkü insanın en sevdiği şeyi elinden alır: Kendisi hakkındaki iyi fikrini.
İnsan kendisini iyi biri olarak görmek ister.
Sadık.
Dürüst.
Merhametli.
Aşık.
Adil.
Bilgili.
Şems ise bunların hiçbirini hazır kimlik olarak kabul etmez.
“Öyle misin?” diye sorar.
İşte bütün mesele budur.
Şems’in soruları insanın üzerine geldiğinde, cevap vermek yerine savunmaya geçmek kolaydır. Kendimiz hakkındaki hikâyeyi bozmak istemeyiz.
Oysa tasavvufun Şems’teki sert damarlarından biri burada ortaya çıkar: Kendini bulmak için önce kendin hakkında uydurduğun kişiyi kaybetmen gerekir.
Bu yüzden Şems’in “hiçlik” fikri de sıradan bir tevazu çağrısı değildir. “Ben bir hiçim” demek, kendini aşağılamak değildir. Benliğin hayatın merkezindeki tahtını indirmektir.
Şems’in başka bir yerde söylediği şu söz bu düşünceyi çok iyi yakalar:
“Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol.”
Modern insan bunun tam tersini yapıyor. Bir şey olmaya çalışıyor.
İsim.
Mevki.
Başarı.
Statü.
Ve bütün bunların sonunda kendisine dönüp: “Ben kimim?” diye soruyor.
Şems’in cevabı şaşırtıcı: Önce bütün o “bir şey”leri biraz kenara bırak. Seni sen yapan şey, sahip oldukların değil; sahip oldukların arkasında kalan insandır.
Şems'in Mevlânâ'ya yaptığı şey de buydu
Şems Mevlânâ’ya yeni bir bilgi vermedi.
Zaten Mevlânâ bilgi sahibi bir âlimdi. Şems ile karşılaştığında ilim ve irfan bakımından olgun bir şahsiyetti. Şems’in etkisini yalnızca “ona aşkı öğretti” şeklinde anlatmak bu nedenle fazlasıyla basit kalır. Türk Diyanet Vakfının Sözlüğü’nün Şems maddesinde de bu ilişkinin, Mevlânâ’nın daha önceki ilmî ve mânevî birikimi üzerine yeni bir dönüşüm evresi açtığı görülüyor.
Şems’in yaptığı daha incelikli bir şeydi: Mevlânâ’nın bildiği hakikatlerle yaşadığı hayat arasındaki mesafeyi ortadan kaldırdı.
Bilgi ile tecrübe arasındaki mesafeyi.
Söz ile hâl arasındaki mesafeyi.
Akıl ile gönül arasındaki mesafeyi.
İnsan ile kendi hakikati arasındaki mesafeyi.
Sonrasında ortaya çıkan Mevlânâ’yı yalnızca Şems yaratmadı elbette. Ama Şems, Mevlânâ’nın içinde zaten bulunan başka bir kapının açılmasına vesile oldu.
Nitekim Şems’in kayboluşundan sonra Mevlânâ’nın onun “mânasını” bulduğu ve Şems’in artık onda devam ettiği yönündeki anlatılar da bu ilişkinin basit bir hoca-talebe ilişkisi olmadığını gösterir.
İki insanın birbirine verebileceği en güçlü şey budur: Kendini sana geri vermek.
Şems'in bugün bize söyleyebileceği en zor şey
Şems’in sözlerini sosyal medyada paylaşmak kolay. Zor olan, o sözlerin bizi kendimize karşı kullanmasına izin vermek.
“İncinsen de incitme” demek kolaydır. Peki incindiğinde ne yapıyorsun?
“Hiç ol” demek kolaydır. Peki gururun incindiğinde ne yapıyorsun?
“Aşk” demek kolaydır. Peki sevdiğin insanın özgürlüğünü gerçekten kabul edebiliyor musun?
“Hakikat” demek kolaydır. Peki sana ait olduğunu düşündüğün hikâyeyi bozduğunda hakikate yine de sadık kalabiliyor musun?
Şems’i bugün yeniden okumayı değerli kılan şey bence burada. O bize yeni bir kişisel gelişim reçetesi vermiyor. Bizi daha mutlu etmeye çalışmıyor. Hatta yer yer huzurumuzu kaçırıyor.
Onun sorusu “Nasıl daha iyi hissedersin?” değil.
“Kendine karşı ne kadar gerçeksin?”
Şems’in asıl mirası budur. Aşkı anlatması değil. İnsanın kendi içindeki yalanlarla karşılaşmasını istemesi. Bilgiyi küçümsemesi değil. Bilginin insanın hayatına dönüşmesini istemesi. Benliği yok sayması değil. Benliğin tahtından indirilmesini istemesi. Ve insanı kendisinden mahrum bırakması değil. Kendisinin sandığı kişiden kurtarması.
Şems’in güneşi bu yüzden dışarıdan vurmaz.
İnsanın yüzünü aydınlatmak için değil, aynadaki görüntüyü kaçamayacağı kadar netleştirmek için doğar. Sonunda insan aynaya bakar. Bir süre susar. Sonra bütün o güzel cümleleri, bütün savunmaları, bütün mazeretleri bir kenara bırakır.
Hayatında ilk kez kendisine şu soruyu sorarsınız: “Bunca şey bildim. Peki bütün bunlardan sonra gerçekten kim oldum?”
Şems’in kapısı galiba tam orada açılır.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın