İncir Reçeli Aslında Bir Aşk Filmi Değilse?

İncir Reçeli Aslında Bir Aşk Filmi Değilse?
1 Beğen
0 Yorum

Bazı filmler vardır.

Bittikten sonra hikâyesini unutursunuz.

Bazılarını ise yıllar geçmesine rağmen unutamazsınız.

Çünkü aslında filmi değil, film izlerken hissettiğiniz şeyi hatırlarsınız.

İncir Reçeli biraz böyle bir film.

İlk bakışta bir aşk hikâyesi gibi görünür.

Bir adam.

Bir kadın.

Birbirine yaklaşan iki yabancı.

Ve sonunda kaçınılmaz bir ayrılık.

Ama İncir Reçeli’ni yalnızca bir aşk filmi olarak izlediğimizde, filmin asıl anlatmak istediği şeyi biraz ıskalamış oluyoruz.

Çünkü bu hikâyede asıl mesele sadece sevmek değil.

Asıl mesele, sevdiğiniz birini kaybedeceğinizi bilerek onu sevmeye devam edebilmek.

Ve belki de daha zor olan soru şu:

Bir insan, sonunu bildiği bir hikâyeye neden başlar?

 

Bir Aşk Hikâyesinden Daha Fazlası

Metin’in hayatı aslında film başlamadan önce bile biraz yarım kalmıştır.

Senaryo yazmaktadır.

Fakat yazdığı hikâyeler istediği gibi ilerlememektedir.

Hayatı da öyle.

Bir şeylerin değişmesini bekleyen, kendi hayatının içinde sıkışıp kalmış bir adamdır.

Sonra karşısına Duygu çıkar.

Fakat Duygu’nun gelişi, klasik romantik filmlerdeki gibi hayatı güzelleştiren bir başlangıç değildir.

Çünkü Duygu’nun sakladığı bir gerçek vardır.

Ve bu gerçek, ilişkilerinin geleceğini daha başlamadan belirler.

Burada film bize alışık olduğumuz aşk hikâyesini vermek yerine başka bir soru sorar:

Bir ilişkinin geleceği olmadığını bilseydiniz yine de o ilişkiye başlar mıydınız?

Çoğumuzun vereceği cevap muhtemelen hayır olurdu.

Çünkü insan geleceğini garantiye almak ister.

Mutlu son ister.

Birlikte geçirilen yılları düşünür.

Fotoğrafları.

Anıları.

Birlikte yaşlanmayı.

Ama Metin ve Duygu’nun hikâyesinde bunların hiçbirinin garantisi yoktur.

Belki de bu yüzden ilişkileri daha gerçek hissettirir.

Çünkü bazı insanların hayatımıza ne kadar süreliğine gireceğini bilmiyoruz.

 

Duygu Neden Bu Kadar Etkileyici?

Duygu’yu yalnızca “hasta olan kadın” olarak okumak filmin en büyük yanılgılarından biri olur.

Çünkü Duygu’nun karakterini yalnızca hastalığı üzerinden kurarsak, onu bir karakterden çok bir trajedi aracına dönüştürürüz.

Oysa Duygu yaşamak isteyen biridir.

Gülmek ister.

Gezmek ister.

Sevmek ister.

Bazen çocukça davranmak ister.

Bazen hiçbir şeyi düşünmeden sadece o anın içerisinde kalmak ister.

Ve belki de filmin en acı tarafı burada ortaya çıkar.

Duygu ölümden çok, yaşayamayacağı şeylerle mücadele eder.

Henüz gerçekleşmemiş anıların yasını tutar.

Hiç yaşlanamayacak olmanın.

Bazı planların hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olmasının.

Bazı cümlelerin söylenmeden kalmasının.

Bazı insanların hayatında daha fazla yer edinemeyecek olmanın.

Bu yüzden Duygu’nun hikâyesi yalnızca ölümle ilgili değildir.

Yarım kalmakla ilgilidir.

Peki Metin Neden Bırakamıyor?

Metin için Duygu yalnızca âşık olduğu kadın değildir.

Duygu, onun yeniden yaşamaya başladığı noktadır.

Çünkü Metin’in hayatında uzun zamandır bir şeylerin eksik olduğunu hissederiz.

Yazamadığı senaryoları vardır.

Kendisini tekrar eden günleri vardır.

Ve sonra Duygu gelir.

Bir anda hayatına büyük bir mucize gibi değil, küçük küçük girer.

Konuşmalarıyla.

Tavırlarıyla.

Birlikte geçirdikleri zamanlarla.

Ve Metin’in hayatındaki boşluğu doldurmaya başlar.

İşte bu yüzden Duygu’nun kaybı yalnızca bir sevgilinin kaybı değildir.

Metin, Duygu’yla birlikte kendisinin yeniden bulduğu tarafını da kaybeder.

Belki de filmin en acı taraflarından biri budur.

Bazen bir insanı kaybettiğimizde sadece onu kaybetmeyiz.

Onun yanındayken olduğumuz kişiyi de kaybederiz.

İncir Reçeli Neden?

Filmin ismi bile hikâyenin kendisi kadar anlamlı.

İncir reçeli yapmak için incirin kendisine ihtiyacınız vardır.

Ama incirin bir de başka bir özelliği vardır.

İçinde yüzlerce küçük çekirdek bulunur.

Belki de bu yüzden filmdeki incir reçeli, büyük olaylardan çok küçük anları hatırlatıyor.

Birlikte geçirilen sıradan bir zamanı.

Bir mutfakta yapılan konuşmayı.

Bir şarkıyı.

Bir bakışı.

Bir cümleyi.

Çünkü sevdiğimiz insanları kaybettiğimizde geriye çoğu zaman büyük olaylardan çok küçük şeyler kalır.

Ses tonu.

Gülüşü.

Bir alışkanlığı.

Birlikte izlenen film.

Birlikte içilen kahve.

Ve hiç beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkan bir şarkı.

İşte İncir Reçeli tam olarak bu küçük şeylerin nasıl kocaman acılara dönüşebildiğini anlatıyor.

Film Bittiğinde Neden Hikâye Bitmiyor?

Belki de İncir Reçeli’nin yıllar sonra bile konuşulmasının nedeni budur.

Film bittiğinde hikâye gerçekten bitmez.

Çünkü seyirci kendi hayatından parçaları filmin içine yerleştirmeye başlar.

“Ben olsam ne yapardım?”

“Ben sevdiğim insanın böyle bir sırrı olduğunu bilsem kalır mıydım?”

“Bir insanı kaybedeceğimi bilerek sevebilir miydim?”

“Yoksa kendimi korumak için uzaklaşır mıydım?”

Filmin etkisi de burada başlar.

Çünkü iyi bir aşk filmi bize sadece aşkı anlatmaz.

Bize kendimizi düşündürür.

Sonra İncir Reçeli 2 Geliyor

İlk filmin sonunda kaybettiğimiz şey yalnızca Duygu değildir.

Metin’in de bir parçası orada kalır.

İkinci film tam olarak bu boşluğun içerisine girer.

Ve bu kez soru değişir.

İlk film:

“Birini kaybetmeden önce onunla nasıl yaşarsın?”

İkinci film:

“Birini kaybettikten sonra nasıl yaşamaya devam edersin?”

Bu iki soru arasında çok büyük bir fark vardır.

Çünkü aşkın kendisinden yasın kendisine geçeriz.

Metin artık Duygu’yla birlikte değildir.

Ama Duygu’nun olmadığı bir dünyada yaşamayı da öğrenememiştir.

İncir Reçeli 2: Aşkın Yerine Yas Gelince

İkinci filmde Metin’in yaşadığı şey, klasik anlamda bir ayrılık değildir.

Çünkü ayrılıklarda bir ihtimal vardır.

Belki tekrar görüşürsünüz.

Belki barışırsınız.

Belki bir gün yeniden konuşursunuz.

Ama ölümde böyle bir ihtimal yoktur.

Bu yüzden yas, aşkın en acı hâllerinden biridir.

Çünkü sevgi devam eder.

Ama sevdiğiniz kişi artık yoktur.

İnsanın kabul etmekte en çok zorlandığı şeylerden biri de budur.

Kalbiniz birini sevmeye devam ederken hayat onun artık hayatınızda olmadığını söylemektedir.

Metin’in mücadelesi tam olarak budur.

Peki İnsan Birini Unutmalı mı?

Belki de İncir Reçeli 2’nin en önemli sorusu budur.

Birini kaybettikten sonra onu unutmak mı gerekir?

Yoksa onunla yaşamayı öğrenmek mi?

Çünkü toplum bize çoğu zaman yasın da bir son kullanma tarihi varmış gibi davranır.

Bir süre üzülürsün.

Sonra toparlanırsın.

Hayatına devam edersin.

Yeni insanlarla tanışırsın.

Gülersin.

Ve artık geride bırakmış olursun.

Ama gerçek hayat böyle çalışmaz.

Bazı insanlar hayatımızdan çıkar.

Fakat bizden tamamen çıkmaz.

Bir şarkıda.

Bir sokakta.

Bir kokuda.

Bir cümlede.

Bir filmde.

Bazen de hiç beklemediğimiz bir anda.

Ve belki iyileşmek, onları unutmak değildir.

Onları hatırladığımızda artık eskisi kadar canımızın yanmamasıdır.

İki Film, İki Farklı Acı

İncir Reçeli ile İncir Reçeli 2 arasındaki en büyük fark belki de budur.

İlk filmde acı gelecektedir.

Duygu’nun zamanı sınırlıdır.

Metin bunu bilmektedir.

Seyirci de bilir.

Bu yüzden birlikte geçirilen her anın üzerinde görünmez bir geri sayım vardır.

İkinci filmde ise acı geçmiştedir.

Artık geri sayım yoktur.

Çünkü süre bitmiştir.

İlk filmde:

“Ne kadar zamanımız kaldı?”

İkinci filmde:

“Bundan sonra nasıl yaşayacağım?”

İşte iki filmi birbirine bağlayan şey aşk olsa da, onları birbirinden ayıran şey zamandır.

Birinde zaman azalır.

Diğerinde zaman geçer.

Asıl Hikâye Aşk Değil, Zaman Olabilir mi?

Belki de İncir Reçeli filmlerine yeniden baktığımızda aşk hikâyesinden çok zaman hikâyesi görmemizin nedeni budur.

Çünkü film bize zamanın değerini ölüm üzerinden hatırlatır.

Normalde bir insanla geçirdiğimiz sıradan bir günün değerini düşünmeyiz.

Aynı masada otururuz.

Aynı konuşmaları yaparız.

Aynı şarkıları dinleriz.

“Son kez” olduğunu bilmeyiz.

Filmin karakterleri ise bunun farkındadır.

Ve bu farkındalık her şeyi değiştirir.

Birlikte geçirilen sıradan bir akşam bile değerli hâle gelir.

Çünkü belki de insan, bir şeyin son olduğunu bilmediği sürece onun değerini tam olarak anlayamaz.

Neden Hâlâ Bu Filmi Konuşuyoruz?

Çünkü İncir Reçeli bize büyük bir aşk masalı anlatmıyor.

Bize kusursuz insanlar da vermiyor.

Aksine yarım kalmış insanları gösteriyor.

Sevmekten korkanları.

Kaybetmekten korkanları.

Kaybettikten sonra ne yapacağını bilemeyenleri.

Ve belki de hepimizin hayatında bir şekilde karşılaşacağı o soruyu soruyor:

“Bir insanı gerçekten seviyorsan, onu kaybetme ihtimalini de kabul etmek zorunda mısın?”

Bunun kolay bir cevabı yok.

Zaten filmin gücü de burada.

Cevabı bizim yerimize vermiyor.

Bizi kendi cevabımızla baş başa bırakıyor.


Bazı Aşklar Mutlu Sonla Bitmediği İçin Değersiz Değildir

Romantik filmler bize çoğu zaman aşkın ödülünün mutlu son olduğunu öğretir.

İki insan kavuşur.

Birlikte kalır.

Hayat devam eder.

Ama gerçek hayatta her aşk böyle bitmez.

Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bize bir şey bırakmak için girer.

Bir bakış.

Bir şarkı.

Bir alışkanlık.

Bir cesaret.

Bir yara.

Belki de Metin’in Duygu’dan aldığı en büyük şey de budur.

Duygu onun hayatında sonsuza kadar kalmamıştır.

Ama Metin’in hayatını değiştirmiştir.

Ve bazen bir insanın hayatımızdaki değeri, bizimle ne kadar uzun kaldığıyla ölçülmez.

Bizi ne kadar değiştirdiğiyle ölçülür.

Belki de Hepimizin Bir İncir Reçeli Hikâyesi Var

Hepimizin hayatında yarım kalan bir şey vardır.

Söylenemeyen bir cümle.

Gidilemeyen bir yer.

Birlikte yapılamayan bir plan.

Son kez olduğunu bilmeden yaşanan bir an.

Bir daha hiç duyamayacağımız bir ses.

Ve belki de bu yüzden İncir Reçeli yalnızca Metin ve Duygu’nun hikâyesi değildir.

Bir noktadan sonra bizim hikâyemize dönüşür.

Çünkü herkes birini kaybetmenin ne demek olduğunu aynı şekilde yaşamasa da, herkes bir şeylerin elinden kayıp gittiğini bilir.

Bir insan.

Bir dönem.

Bir arkadaşlık.

Bir aşk.

Bazen de eski hâlimiz.

İncir Reçeli’nin Asıl Acısı Ne?

Belki de filmin en büyük başarısı bizi ağlatması değildir.

Asıl başarısı, ağladıktan sonra kendi hayatımızı düşündürmesidir.

Kimi aramadığımızı.

Kime söylemediğimiz bir şeyi.

Ertelediğimiz bir buluşmayı.

“Daha sonra yaparız” dediğimiz planları.

Çünkü hayatın en büyük yanılgılarından biri, zamanın bize ait olduğunu düşünmemiz.

Oysa zaman bize ait değil.

Sadece içinden geçiyoruz.

Ve bazı insanlarla geçirdiğimiz zamanın son olduğunu, çoğu zaman ancak bittikten sonra anlıyoruz.

Belki de İncir Reçeli tam olarak bu yüzden canımızı acıtıyor.

Çünkü bize ölümden çok daha tanıdık bir şeyi hatırlatıyor:

Kaybetmeden önce değerini anlamadığımız şeyleri.

Belki İncir Reçeli’ni yıllar sonra tekrar izlediğimizde aynı sahnelere ağlamamızın nedeni film değişmediği için değildir.

Biz değiştiğimiz için aynı sahneler artık başka anlamlara gelir.

Bir zamanlar sadece bir aşk hikâyesi olarak gördüğümüz şey, yıllar sonra bir vedaya dönüşebilir.

Bir başka zaman bir hastalık hikâyesi görürüz.

Başka bir zaman ise yas.

Ve belki bir gün, filmin bize anlattığı şeyin aşk bile olmadığını fark ederiz.

Zaman olduğunu.

Çünkü bazı insanların hayatımızda ne kadar kalacağını seçemeyiz.

Bazı vedaların ne zaman geleceğini bilemeyiz.

Ama elimizde olan tek şey, henüz veda etmediğimiz insanlarla geçirdiğimiz zamandır.

Belki de İncir Reçeli bize yıllardır aynı şeyi söylüyor:

Bazı hikâyelerin mutlu sonu olmaz.

Ama bu, o hikâyenin yaşanmaya değmediği anlamına gelmez.

Çünkü bazı insanlar hayatımıza sonsuza kadar kalmak için değil,

hayatımızda bıraktıkları iz sonsuza kadar kalsın diye girer.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın